Papers by Fatma Sabiha Kutlar Oğuz

Research paper thumbnail of Nasîrüddîn-i Tûsî’nin İhtiyârât’ının Türkçe Tercümeleri -Manzum Tercüme Ahmed-i Dâ‘î’nin mi?-

HİKMET-Akademik Edebiyat Dergisi [Journal of Academic Literature], 2026

Yıldız ilmini iki bölüme ayıran eski zamanların astronomi âlimleri bu ilmin, yıldızların bir insa... more Yıldız ilmini iki bölüme ayıran eski zamanların astronomi âlimleri bu ilmin, yıldızların bir insanın doğumu sırasında bulunduğu yere bakarak kehanette bulunmayla ilgili olanına “mevâlid”, hangi zamanda hangi işin yapılması gerektiğine dair bilgilerle ilgili olanına ise “ihtiyârât” adını vermişlerdir. Literatür incelendiği zaman “ihtiyârât” konulu birçok metnin yazıldığı görülmektedir. Bunlardan birinin yazarı Meraga Rasathanesi’nin kurucusu Nasîrüddîn-i Tûsî’dir. Türkiye'deki kütüphanelerde de İhtiyârât’ının farklı adlarla istinsah edilmiş yazma nüshalarına rastlamak mümkündür. Tûsî’nin bu manzum metninde Ay’ın on iki burcu seyri esnasında bulunduğu burca göre insanların yapması ve yapmaması gereken şeyler sıralanmaktadır. Bu makalede Tûsî’nin manzumesinin tespit edilen üç Türkçe tercümesi tanıtılacaktır. Bu tercümelerden biri manzum olup her bölümde önce Tûsî’nin Farsça metnine, sonra da her bölümün ardından onun Türkçe tercümesine yer verilmesi şeklinde tertip edilen Millet Kütüphanesi Ali Emîrî Farsça 641/2 numarada kayıtlı metindir. Diğer iki tercüme ise mensurdur. Bunlar Çorum Hasan Paşa Kütüphanesi 539/1 numarada ve Köprülü Kütüphanesi, Mehmed Asım Bey Bölümü 727/5 numarada bulunmaktadır. Çalışmada sırasıyla önce konuyla ilgili bilgi verilmiş, sonra üç tercümenin muhtevası mukayese edilmiş, manzum tercümenin Ahmed-i Dâ’î’ye aidiyeti meselesi tartışılmış ve son olarak da üç tercüme metnin yazıçevrimi yapılmıştır.

Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü , 2021

Muhtemelen Sâ’î veya Dâ’î mahlaslı divan şairlerinden birinin kaleme aldığı müstehcen şehrengiz.

Journal of Turkish Studies - Bir Kelep İplik: In Memoriam Ahmed Ateş, 2025

Nüsha üzerindeki mühürler hususunda verdiği fikirler için Emeritus Prof. Dr. Günay Kut'a, metnin ... more Nüsha üzerindeki mühürler hususunda verdiği fikirler için Emeritus Prof. Dr. Günay Kut'a, metnin bazı ağız özellikleri konusundaki yardımları için Prof. Dr. Leylâ Karahan'a, metin içindeki kimi Arapça ibarelerin çözümünde sağladıkları destek için Prof. Dr. Derya Adalar Subaşı, Doç. Dr. Bünyamin Ayçiçeği ve Gökdeniz Baş'a, ayrıca nüshadaki tezyini ve tasviri unsurların tahlili bahsinde yardımcı olup kıymetli görüşler sunan Dr. Lâle Uluç'a teşekkür ederiz.

Research paper thumbnail of Tâcîzâde Cafer Çelebi ve Ahmed Paşa’nın Mısralarından Hareketle Divan Şiirinde Ma‘nâ-yı Hâs ve Rengîn Elfâza Dair

Türkbilig, 2025

Divan edebiyatı, estetik ve poetik değerleriyle yalnızca bireysel ifade aracı değil, aynı zamanda... more Divan edebiyatı, estetik ve poetik değerleriyle yalnızca bireysel ifade aracı değil, aynı zamanda eleştiri geleneği inşa eden bir edebiyat disiplini olarak da dikkat çeker. Özellikle şairlerin birbirlerine yönelik eleştirilerinin, bu gelenek içinde kendine özgü yeri vardır. Tâcîzâde Cafer Çelebi'nin Heves-nâme adlı mesnevisi, bu tür eleştirilerin erken örneklerinden olması bakımından önem taşır. Cafer Çelebi, eserinde Şeyhî ve Ahmed Paşa gibi dönemin büyük şairlerine yönelik eleştiriler yapmış; söz konusu eleştirilerinde onların şiir estetiğini, hayal gücünü ve özgünlüklerini sorgulamıştır. Bu bağlamda, Çelebi'nin Ahmed Paşa'nın şiirlerine ilişkin olarak dile getirdiği "ma'nâ-yı hâs/hayâl-i hâs" eleştirisi, buna mukabil Ahmed Paşa'nın "rengîn elfâz" savunusu divan şiirinin temel poetik tartışmalarını yansıtan kavramlar olarak öne çıkmıştır. Nitekim Latîfî gibi önemli tezkire yazarlarının söz konusu eleştirileri "eleştirinin eleştirisi" bağlamında yeniden yorumlaması, divan edebiyatındaki eleştiri geleneği açısından dikkate değerdir. Bu makale, Tâcîzâde Cafer Çelebi'nin eleştirilerinde öne çıkan "hayâl-i hâs/ma'nâ-yı hâs" gibi poetik kavramların izini sürerek Ahmed Paşa'nın kıt'asında-muhtemelen-kendisine yönelik söz konusu eleştirilere verdiği cevabı merkeze almaktadır. Dolayısıyla çalışmada şairin sözü edilen kıt'asında dile getirdiği "rengîn elfâz" ve "hayâl-engîz" gibi kavramlar incelenecek, tartışmanın divan şiirindeki estetik anlayışa katkıları değerlendirilecektir. Ayrıca bu tartışma, dönemin poetik eleştiri anlayışıyla ilişkilendirilerek daha geniş bir çerçevede ele alınacaktır.

Research paper thumbnail of Derleme Bir Münşeât Kitabı: Tezkire-i Mahbûb-ı Veysî

Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 2025

Osmanlı döneminde kaleme alınmış münşeât mecmuaları Klasik Türk Edebiyatının önemli araştırma ala... more Osmanlı döneminde kaleme alınmış münşeât mecmuaları Klasik Türk
Edebiyatının önemli araştırma alanlarından biridir. Bu mecmuaların yazma
olanlarının yanı sıra matbu örnekleri de günümüze ulaşmıştır. Bunlardan
biri 1289/1872 senesinde yayımlanmış olan Tezkire-i Mahbûb-ı Veysî
başlıklı eserdir. Başlığı itibarıyla meşhur yazar Veysî’ye (ö. 1628) ait olduğu
intibaı uyandıran kitabın içinde Kânî’nin (ö. 1791) Münşeât’ından da
parçalar yer almaktadır. Eserin en dikkat çekici yanı isminden de
anlaşılacağı üzere “mahbûb”a yazılmış mektupları bir araya getirme
amacıyla düzenlenmiş olmasıdır. Ancak bu mektuplar incelendiğinde
aralarında başlıktaki muhtevadan farklı nitelikte olanların da bulunduğu
görülmektedir. Nitekim mektupların bir kısmında sadece “elkāb”a yer
verilmesi eserin hazırlanmasında didaktik bir amacın olduğunu kanıtlar
niteliktedir. Bu makalede mecmuadaki mektupları kimlerin kaleme aldığı
sorusuna cevap aranacak, bunların muhteva, dil ve üslup hususiyetleri
üzerinde durulacak, aralarından yayımlanmamış olanların metinleri Latin
harflerine aktarılacaktır.

Collections of münşeât composed during the Ottoman period are one of the significant research areas in Classical Turkish Literature. In addition to manuscript copies, printed examples of these collections have also survived to the present day. One of them is a work titled Tezkire-i Mahbûb-ı Veysî, published in 1289/1872. Owing to its title, the book gives the impression that it belongs to the renowned author Veysî (d. 1628), yet it also includes parts from Münşeât of Kânî (d. 1791). The most remarkable aspect of the work is that it was arranged with the aim of bringing together letters written to “mahbûb,” as its name suggests. However, when the letters are examined, it is seen that some of them are different from the
content expected from the title. In fact, in some of the letters, there is only “elkāb”, which shows that the work had a didactic purpose. In this article, the question of who wrote the letters in the collection will be addressed, the features of letters’ content, language, and style will be examined, and the texts of those that have not been published will be transcribed into Latin letters.

Research paper thumbnail of Abdî'nin Hz. İsmail Anlatısı: Nev-zuhûr

Turkish Studies-Comparative Religious Studies, 2025

Bu çalışma XVIII. yüzyıl şairlerinden Abdî Çelebi tarafından 1167/1753-54 yılında kaleme alınan N... more Bu çalışma XVIII. yüzyıl şairlerinden Abdî Çelebi tarafından 1167/1753-54 yılında kaleme alınan Nev-zuhûr adlı mesnevi ve bu mesnevinin 1277/1860-61 yılında Seyyid Mahmûd Âgâh isimli bir müstensih tarafından istinsah edilen nüshası üzerinedir. Adı geçen metinde Abdî, temelde Kur’an-ı Kerim kaynaklı bir kıssa olan Hz. İsmail’in kurban edilme hadisesini anlatmıştır. Ancak eser incelendiğinde, şairin anlatıyı kurarken Tevrat, mitoloji, halk anlatıları gibi kaynaklardan da beslendiği görülmektedir. Fedakârlık, teslimiyet ve sabır gibi temalar etrafında şekillenen hikâyeye göre Hz. İbrahim, gördüğü bir rüya neticesinde oğlu Hz. İsmail’i kurban etmek istemiş; ancak elindeki bıçak Allah’ın emriyle çocuğun boğazını kesmemiştir. Ardından Allah, kendisine kurban etmesi için bir koç göndermiş, böylece o gün kurban bayramı olarak kutlanır olmuştur. Abdî’nin sözü geçen kıssayı anlattığı Nev-zuhûr’un elimizdeki tek nüshasının en dikkat çekici yönü ise 1277/1860-61 yılında Mahmûd Âgâh tarafından istinsah ve tashih edilmesidir. Âgâh, orijinal metne doğrudan müdahale etmiş, uygun bulmadığı kimi sözcükleri ve sözcük öbeklerini değiştirmiş, hatta manzumeye bir beyit de ilave etmiştir. Eserin sonunda da yaptığı müdahalelerin gerekçesini anlattığı mensur bir parça ile bunun yanı sıra toplamda yirmi dört beyitlik iki manzumeye yer vermiştir. Bu çalışmada mesnevinin farklı yönleri üzerinde durulmakla birlikte özellikle anlatıda kullanılan motifler, bunların kutsal kitaplarda ve çeşitli kültürlere ait mitik anlatılarda sözü geçen benzer motiflerle ilişkisi, dinler tarihi ve mitoloji bağlamda ele alınmış, ardından metnin çeviriyazısı verilmiştir.

***

This study focuses on the Naw-dhour (Nev-zuhûr), a mesnevi written in 1167/1753-54 by Abdi Chelebi, one of the 18th-century poets, and the copy of this work transcribed in 1277/1860-61 by a scribe named Sayyid Mahmoud Agah. In the work, Abdi narrates the incident of the sacrifice of Prophet Ishmael, a story fundamentally based on the Qur'an. However, upon close examination, it becomes evident that the poet also drew inspiration from other sources such as the Torah, mythology, and folk narratives while constructing the story. The tale, shaped around themes such as sacrifice, submission, and patience, recounts how Prophet Abraham, following a dream, intended to sacrifice his son Ishmael. However, by God's command, the knife did not cut the boy's throat. Then, God sent a ram to be sacrificed instead, and that day began to be celebrated as Eid al-Adha. The most striking aspect of Abdî's work that this study examines is the fact that the Naw-dhour (Nev-zuhûr) was transcribed and revised by Mahmoud Agah in 1277/1860-61. Agah directly intervened in the original text, altering words and phrases he deemed inappropriate and even adding a couplet. At the end of the work, he included a prose piece justifying his editorial interventions, along with two poetic passages totaling twenty-four couplets. In this study, a transliteration of the text has been carried out, and the motifs within the work have been examined. Their connections to similar motifs found in holy scriptures and mythical narratives from various cultures have been evaluated in the context of the history of religions and mythology.

Research paper thumbnail of Ser-güzeşt-i Raʿnâ vü Zîbâ

Ser-güzeşt-i Raʿnâ vü Zîbâ, 2025

On yedinci yüzyılda yaşamış İranlı şair/münşi Türkmen Berhurdâr Ferâhî'nin İsfahan'daki Türkmen m... more On yedinci yüzyılda yaşamış İranlı şair/münşi Türkmen Berhurdâr Ferâhî'nin İsfahan'daki Türkmen meclislerinden derlediği Ser-güzeşt-i Raʿnâ vü Zîbâ, Doğu hikâyelerinin renklerini bünyesinde barındıran özgün bir anlatıdır. Ferâhî'nin Mahbûbu'l-kulûb'unun hâtime bölümünde yer alan ve adı geçen eserdeki diğer metinlerden daha sade bir üslupla kaleme alınmış bu anlatı, üretildiği coğrafyada popüler olmuş; tercümelerle on dokuzuncu yüzyıl Özbek ve Osmanlı edebiyatlarına da taşınmıştır. Bir çerçeve hikâye ile on bir alt hikâyeden oluşan sergüzeşt, nişanlısından ayrı düşen ve bir gemici tarafından hileyle kaçırılan bir kadının sayısız zorluklara rağmen iffetini koruma yolunda verdiği mücadeleyi anlatır. Aşk hikâyesinden ziyade ayrılık ve macera hikâyesi olan hikâye, ahlaki normları ve iyi insan olmanın esaslarını kadın-erkek ilişkileri üzerinden okura sunan gerçekçi bir anlatıdır. Raʿnâ ve Zîbâ hikâyesinin Osmanlı edebiyatındaki tercümesini merkezine alan bu çalışmanın temel amacı, farklı edebiyat geleneklerine mâl olmuş, bugün neredeyse hiç bilinmeyen bir Doğu hikâyesini literatüre kazandırmak ve aynı kültür dairesinde olan edebiyat geleneklerinin farklı açılardan karşılaştırmalı olarak yorumlanabileceğini söz konusu eser üzerinden araştırmacıların dikkatine sunmaktır.

Research paper thumbnail of Gerçek ile Kurgu Arasında Bir Yolsuzluk Hikâyesi: Hikâye-i Mûcid-i Şerr ü Nifâk Hâcı Fırıldak

Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, 2024

Yazar ismine yer verilmeden basılan Hikâye-i Mûcid-i Şerr ü Nifâk Hâcı Fırıldak adlı hikâye, 1902... more Yazar ismine yer verilmeden basılan Hikâye-i Mûcid-i Şerr ü Nifâk Hâcı Fırıldak adlı hikâye, 1902 yılında zararlı içeriğinden dolayı toplatılır. Hikâyenin merkezinde Çeşme müftüsü olarak görev yapmış ve adı birtakım yolsuzluklara karışmış Hacı Fırıldak karakteri yer alır. Kıssadan hisse çıkarmak amacıyla yazılmış bu ibretlik hikâye, aslında 1881 yılı ve sonrasında cereyan etmiş gerçek olayların kurgusal düzleme aktarılmış bir formudur. Hikâye, Çeşme’de uzun yıllar müftülük yapmış Hacı Hasan Hilmi Efendi’nin (ö. 1928) yolsuzluklarına dayanmaktadır. Hikâyede ismini gizleyen yazar ise Hacı Hasan Hilmi hakkında defalarca suç duyurusunda bulunmuş, 1908-1912 yılları arasında Aydın mebusluğu yapmış İsmail Sıdkı Efendi (ö. 1935)’dir. İsmail Sıdkı Efendi, Hacı Hasan Hilmi Efendi’nin bizzat şahit olduğu yolsuzlukları hakkında defalarca şikâyette bulunmuş, bir sonuç alamayınca edebiyatın gücünü kullanarak bunları okurların dikkatine sunmuş, Çeşme müftüsünü Hacı Fırıldak karakteri üzerinden parodileştirerek 19. yüzyıl sonu Osmanlı bürokrasinin işleyişine ve yozlaşmış bürokrat tipine eleştiriler yöneltmiştir. Böylelikle ilhamını gerçeklikten almış, üslubu ve anlatım özellikleriyle geleneksel hikâye tarzına uygun, mizahi yönden güçlü sıra dışı bir anlatı ortaya koymuştur. Hikâye-i Mûcid-i Şerr ü Nifâk Hâcı Fırıldak hikâyesini araştırmacıların dikkatine sunmayı amaçlayan bu makalede söz konusu hikâye, kurgu ve gerçeklik bağlamında analiz edilerek hikâyenin sosyal ve tarihi bağlamda taşıdığı değer ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Research paper thumbnail of Dîvânçe-i Nebîl

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, 2024

Şair Mehmed Nebîl Bey'in torunu, şair Şeref Hanım'ın yeğeni Mehmed Nebîl Bey'in (d. 1258/1842-43 ... more Şair Mehmed Nebîl Bey'in torunu, şair Şeref Hanım'ın yeğeni Mehmed Nebîl Bey'in (d. 1258/1842-43 - ö. 1307/1890) Dîvânçe'si. Son Asır Türk Şairleri’nde Hammâmi-zâde İhsân Bey'den aktarılan bilgilere göre şairin gençlik dönemine ait, başı sonu eksik şekilde ve gayr-i müretteb “51 gazel, 23 terkib ve manzume, 22 kıta, 14 şarkı, 74 tarih, 51 beyit ve matla” bulunduğu belirtilen har-ı müretteb bir mecmuası mevcuttur. Son yıllara kadar bu eserin yazmasına kütüphane kayıtlarında rastlanmamıştı. Ancak Dîvânçe'nin Prof. Dr. Rifat Kütük'ün özel kütüphanesinde yer aldığı belirlenmiştir. Yazmanın sayfalarının muhtemelen bir kısmının kayıp olması nedeniyle içindeki şiir sayısı Hammâmi-zâde'nin verdiğinden biraz farklıdır. Yazmada bir kısmı hece, büyük kısmı aruz vezniyle kaleme alınmış olan şiirler mevcuttur. Bunların büyük kısmına şair başlık koymuştur. Manzumeler başlıklara göre tasnif edilirse metinde “31 beyit (1’i müşterek), 12 matla (1’i müşterek), 8 rubâ’î, 44 gazel (1’i müşterek, 1’i müstezad), 38 kıt’a (21’i kıt’a-i kebire), 11 şarkı (9’u murabba, 2’si muhammes), 2 mısra, 3 terci‘, 2 mesnevi, 2 murabba, 4 müseddes, 1 muhammes, sonda baş kısmı yırtık olduğu için nazım şeklini belirleyemediğimiz gazel/kıt’a-i kebire olması muhtemel bir şiir”in mevcut olduğu görülmektedir. Nüshada Nebîl Bey'in kız kardeşi Nakıyye Hanım'la yazdığı müşterek şiirleri, kızı için kaleme aldığı ninnisi ve teyzesi Şeref Hanım'ın vefatı için yazdığı tarihi dikkati çekmektedir.

Research paper thumbnail of Tezkireciler ve Şair Kadınlar: Şair Tezkirelerinde Cinsiyetçi Söylem / Tazkira Writers and Poetees: Sexist Discourse in Tazkiras

Turkish Studies - Language and Literature, Prof. Dr. M. Faruk Toprak Özel Sayısı (PROF. DR. M. FARUK TOPRAK’A ARMAĞAN), 2024

Klasik Türk edebiyatının ilk kadın şairleri Anadolu sahası dışındaki edebiyatın temsilcileridir. ... more Klasik Türk edebiyatının ilk kadın şairleri Anadolu sahası dışındaki edebiyatın temsilcileridir. Tespit edilebildiği kadarıyla bilinen ilk Türk kadın şairlerinden biri 12. yüzyılda Azerbaycan sahasında yetişen ve Müslüman Doğu’nun ilk büyük kadın şairi kabul edilen Mehsetî-i Gencevî’dir. Diğeri ise Dehli Sultanlığı melikesi, Şîrîn mahlasıyla şiirler kaleme alan Radıyye Begüm’dür (ö. 1240). Türkçe şiirleri bugüne ulaşmayan bu
iki şaire Anadolu’da kaleme alınan şuara tezkirelerinde yer almaz. Osmanlı dönemi şair tezkirelerinin ve diğer biyografik kaynakların verdiği bilgilere göre Anadolu sahasında yetişen kadın şairlerin ilki 15. yüzyılda yaşayan Zeyneb Hâtûn’dur (ö. 1474-75). Ancak birkaç parça Türkçe şiiri elimizde olan şairin kaynaklarda sözü edilen divanı kaybolmuştur. Aynı sahada yetişen ve şiirlerini topladığı Türkçe Dîvân’ı bugüne ulaşan şaire ise Mihrî Hâtûn’dur (ö. 1514-15). Sadece 16. yüzyılın ilk yarısında kaleme alındığı tahmin edilen Garîbî Tezkiresi’nde sözü edilen ve diğer tezkirelerde yer verilmeyen Âfitâbî (ö. ?) mahlaslı Şerîfe isimli kadın şairin ise hangi dönemde yetiştiği belli değildir. 15. yüzyıldan sonra sayısı çok olmasa da Anadolu sahasında yetişmiş şaireler tezkirelerde ve diğer biyografik kaynaklarda yer almışlardır. Nitekim 20. yüzyıl başlarına kadar geçen zaman diliminde, klasik Türk şiiri özelliklerine uygun olarak şiir yazdığı tespit edilen kadın şair sayısının son çalışmada 90’a ulaştığı belirtilmiştir. Bu makalede Sehî Tezkiresi ile Fatîn Tezkiresi arasındaki dönemde kaleme alınan Osmanlı sahası
şair tezkirelerinde sözü edilen “Zeyneb Hâtûn, Mihrî Hâtûn, Âfitâbî, Hubbî Âʾişe Hâtûn (ö. 1589-90), Sıdkî Kadın (ö. 1703-04), Ânî Kadın (ö. 1710), Fâ’ize Mollâ Kadın (ö. 1763), Fıtnat Hanım (ö. 1780), Nesîbe Safvet Hanım (ö. 1837-38), Ferîde Hanım (ö. 1903-04)” olmak üzere 10 kadın şair, tezkire yazarlarının onları hangi özellikleri üzerinde durarak nasıl anlattıkları bağlamında incelenecektir. Tezkirelerde Zeyneb Hâtûn’a ve özellikle Mihrî Hâtûn’a fazlaca yer verilmesi nedeniyle makalede yer alan mevcut değerlendirmelerin büyük kısmının bu iki şair üzerinde yoğunlaştığını, dolayısıyla örneklerin de ağırlıklı olarak bu şairlere ilişkin olanlardan seçildiğini belirtmek gerekir. Tezkirecilerin kadın şairler hakkında yaptıkları değerlendirmeleri merkezine alan bu makalede, tezkire yazarlarının kullandıkları dilin toplumsal cinsiyet bağlamındaki özellikleri, bu dilin erkek egemen söylem özellikleri taşıyıp taşımadığı ve bunun dil içindeki açık ya da kapalı örneklerinin neler olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.

16. yüzyılda kaleme alınmıs Risâle-i Cevâhir-nâme, Balkan ağızlarına özgü bazı özellikleri göster... more 16. yüzyılda kaleme alınmıs Risâle-i Cevâhir-nâme,
Balkan ağızlarına özgü bazı özellikleri gösteren harekeleri
nedeniyle dil çalısmaları için önemli bir metindir. Bu ve
benzeri nitelikteki metinleri dil bakımından değerli kılan
da öncelikle bu nitelikleridir. Dolayısıyla böyle eserlerin
çevriyazılarını hazırlarken harekelerine bağlı kalmak
gerekir. Ayrıca geç dönem Osmanlı metinlerinin yazı
çevrimleri yapılırken “neye, ne ölçüde” müdahale
edeceğimize iliskin ölçütleri önceden belirlemek imlaya
iliskin olarak ortaya çıkacak sorunları önlemek
bakımından önemlidir. 19. yüzyıl sonuna ait Trabzonlu
Osman Avnî Divanının yazım özellikleri belirleyeceğimiz
bu ölçütler konusunda yol gösterebilecek niteliktedir.

Ta’kid yani yazarın ne kastettiğinin açıkça anlaşılamaması, bir edebî metnin şerh edilmesini gere... more Ta’kid yani yazarın ne kastettiğinin açıkça anlaşılamaması, bir edebî metnin şerh edilmesini gerektiren sebepler arasındadır. On sekizinci yüzyılın ilk yarısında yaşamış şairlerden Arpaemînizâde Sâmî’ye ait bir beytin, uzun yıllardır kaynaklarda ta’kid örneği olarak gösterildiği ve âlimler tarafından yorumlanmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu çalışmada Sâmî’nin beyti hakkındaki farklı açıklamalar ve aynı beyte on sekizinci yüzyıl âlimlerinden Müstakîmzâde Süleymân Sadeddin Efendi’nin yaptığı ilk şerh üzerinde durulacak, şerhin günümüz Türkçesine çevirisi yapılacak, çevriyazılı metni verilecektir.

Research paper thumbnail of Mehmed Nebîl Bey ve Hicr ü Visâlʼi
19. yüzyılda yetişmiş divan şairlerinden biri de Mehmed Nebîl Bey’dir. Osmân Sâ’ib Efendi ile Şer... more 19. yüzyılda yetişmiş divan şairlerinden biri de Mehmed Nebîl Bey’dir. Osmân Sâ’ib Efendi ile Şerîfe Sâmiye Hanım’ın oğludur. 1258/1842-3 yılında İstanbul’da doğmuştur. Meşhur şairlerden Şeref Hanım’ın yeğenidir. Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhi Osmân Selâhaddîn Dede’den sikke giymiş, bu dergâhta ney öğrenmiştir. Kaynaklarda onun tabiaten müstağnî, zevke, işrete düşkün, şuh ve zarif bir kişi olduğu söylenmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli devlet memuriyetlerinde bulunmuş, mukâvelât muharrirliği (noterlik) göreviyle gittiği Ayvacık’ta Ramazan 1307/Nisan-Mayıs 1890’de vefat etmiştir. Şiirlerinden bir kısmının, vefatından sonra Külliyât-ı Mîr Nebîl ismiyle toplandığı ve bu külliyatta 2793 beyitlik Dîvân (Külliyât-ı Mîr Nebîl)’ında bir tevhid ve naat, Hicr ü Visâl başlıklı bir manzume ve karışık hâlde “40 gazel, 2 mersiye, kısmen hiciv ve hezelden oluşan 44 terci, tahmis ile 16 manzume, 30 tarih, 11 şarkı, 37 kıta ve 12 müfred”’in bulunduğu belirtilmiştir. Ayrıca başı ve sonu eksik bir Mecmû’a’sında gençlik dönemine ait “51 gazel, 23 terkib ve manzume, 22 kıta, 14 şarkı, 74 tarih, 51 beyit ve matla”ın yer aldığına da değinilmiştir. Ancak kütüphanelerde bu eserlerin nüshası mevcut değildir. Nebîl Bey’in, günümüze ulaşan tek eseri Hicr ü Visâl adlı mesnevîsidir. 1299/1881-2’da tamamlanan 610 beyit uzunluğundaki bu manzume bir civana duyulan aşkın konu edildiği âşıkâne bir sergüzeşttir. Hicr ü Visâl’ine istinaden şairin çok da sade olmayan bir dille şiir yazdığını, gazellerinin âşıkâne ve rindâne olduğunu, manzumelerinde özgün olmaktan ziyade divan şiirinin aynı tarzdaki örneklerinin başarılı bir tekrarı düzeyinde kaldığını söylemek mümkündür. Bu çalışmada önce Mehmed Nebîl Bey’in hayatı, eserleri ve edebî kişiliği hakkında bilgi verilmiş, ardından Hicr ü Visâl isimli mesnevîsi incelenmiş ve eserin tek nüshasının yazıçevrimi yapılmıştır.

Research paper thumbnail of Mehmed Tevfikʼin Nevâdirüʼz-Zarâʾifʼi
Klasik Türk edebiyatında, güldürmek amacıyla yazılmış “latife” adlı kısa hikâyelerin de toplandığ... more Klasik Türk edebiyatında, güldürmek amacıyla yazılmış “latife” adlı kısa hikâyelerin de toplandığı “letâif” ya da “letâif-nâme”lerin ilk örneği XV. yüzyıla aittir. Bu tür, XVI. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmış ve XIX. yüzyıl sonlarına kadar birçok örneği verilmiştir. Çaylak lakaplı Mehmed Tevfik de XIX. yüzyılda letâif düzenleyenler arasındadır. Çıkardığı ilk mizah gazetesi ve fıkra derlemeleriyle Türk mizahına önemli katkılarda bulunan yazarın konuyla ilgili eserlerinden biri meşhurlarımızın, özellikle edip ve şairlerimizin latifelerini toplamak ve unutulmamalarını sağlamak amacıyla kaleme aldığı Nevâdirüʼz-zarâʾifʼtir. Bu kitap tek cüz olarak H.1299/M.1881-82ʼde yayımlanmış, ancak tamamlanamamıştır.
Mehmed Tevfikʼin, işittiği latifelerden hafızasında muhafaza ettiği ya da yazıya geçirdiklerini bir araya getirmeye çalıştığı adı geçen kitap, mukaddimeyi takiben tek bölümden oluşmaktadır. Ana metne Hz. Muhammed ve Hz. Dıhye arasında geçen bir latifeyle başlayan yazar, İslam ve Doğu kültürüne mensup diğer önemli kimselerin latifeye gösterdikleri ilgi üzerinde durmayı da ihmal etmemiştir. Murâd-ı Evvel, Emir Süleyman, Çelebi Sultan Mehmed, Fatih, Bâyezîd-i Sânî ve Yavuz Sultan Selim asırlarına göre düzenlediği metinde bu dönemlerde yaşamış meşhur kimseler hakkındaki latifelere yer vermiş ve söz konusu dönemler hakkında çok kısa da olsa kimi değerlendirmeler yapmıştır.
Şair ve ediplerimizle ilgili pek de yaygın olmayan bazı latifeleri günümüze ulaştırması nedeniyle Nevâdirüʼz-zarâʾif de Türk mizah edebiyatına katkısı olacak metinlerden biridir. Bu çalışmada Nevâdirüʼz-zarâʾif hakkında kısa bir değerlendirme yapılmış, eserin metni günümüz alfabesine aktarılarak sonunda metnin içinde geçen özel isimlerden oluşan bir dizin verilmiştir.

Mekan tasvirlerinin yer aldığı şiirler okura, şairlerin mekanı nasıl anlattıklarını değerlendirme... more Mekan tasvirlerinin yer aldığı şiirler okura, şairlerin mekanı nasıl anlattıklarını değerlendirme ve mekana ilişkin bazı bilgilere ulaşma imkanı sunar. Bu konuda yapılacak çalışmalar için Divan şiiri de zengin bir kaynaktır. Divan şiirine taşınan mekanların en ünlülerinden biri ise, Sultan III. Ahmed döneminde imar edilerek Sa'dabad adı verilen Kağıdhane'dir. Şiirlerde, Kağıdhane'nin eski halinden pek söz edilmediği, daha çok Sa'dabad kasrının ve Sa'dabad'ın tasvir edildiği görülmektedir.

Research paper thumbnail of Klasik Türk Şiirinde Şehir Hicivleri ve Arpaemîni-zâde Mustafa Samî'nin Edirne Kasidesi
ÖZET Klasik Türk şiirinde şehir, kasaba, köy gibi yerleşim yerlerinin konu edildiği manzumeler ar... more ÖZET Klasik Türk şiirinde şehir, kasaba, köy gibi yerleşim yerlerinin konu edildiği manzumeler arasında hiciv niteliği taşıyan örnekler de bulunmaktadır. Şairler, bu metinlerde " beğenmeme, halkından hoşlanmama, umduğunu bulamama, doğasından ya da coğrafî konumundan rahatsızlık duyma, isteği dışında gönderilme " gibi çok farklı gerekçelerle İmparatorluk coğrafyasına ait birçok yerleşim yerini, genellikle isminden ya da halkının özelliklerinden hareketle söz sanatlarından ve argo ifadelerden de yararlanarak hicvetmişlerdir. Bu çalışmada divan şairlerinin kaleme aldığı şehir hicivlerinin tespit ettiğimiz örnekleri kısaca tanıtılmış ve XVIII. yüzyıl şairlerinden Arpaemîni-zâde Mustafa Samî'nin, Edirne'ye ilişkin olumsuz duygularıyla kış mevsiminin olumsuz özelliklerini birleştirmek suretiyle kaleme aldığı Edirne hicvi üzerinde durulmuştur. Şair, bu kasidedeki ifadeleriyle hem Edirne'yi ve halkını sevmediğini samimi bir biçimde ortaya koymuş hem Osmanlı İmparatorluğu'nun iki başkenti arasında kökü fetih yıllarına uzanan çekişmenin izlerinin XVIII. yüzyıl başlarında örtülü bir biçimde de olsa devam ettiğini göstermiştir. ABSTRACT In the classical Turkish poetry, there are satirical examples among the poems which is subject about settlement places like cities, towns and villages. Poets, in these texts, had satirized various settlement place at imperial geography, generally because of its place name and folk features under cover of rhetoric and argo, reasons such as " disapprobation, aversion of the folk, disappointment, getting irritate from nature or geographical location, to be dispatched involuntarily ". In this study, the city satires that put down on paper by the Divan poets shortly familiarized which we have made firm, and it is focused on the Edirne satire of the XVIII. century poets Arpaemîni-zâde Mustafa Samî which put down on paper his negative feelings about the Edirne city, combining by negative features of the winter season. By the expressions in this qasida, the poet revealed intimately that he doesn't like the Edirne and its folk. Likewise, he had indicated the contention among the two capital city of Ottoman Empire which its root reached to conquest years, continued implicitly beginnig of the XVIII. Century.

Research paper thumbnail of Seher Abdal’ın Helvâ vü Nân’ı
Seher Abdal, Seher veya Seherî mahlaslarını kullanan şairin hayatı hakkında eski kaynaklarda herh... more Seher Abdal, Seher veya Seherî mahlaslarını kullanan şairin hayatı hakkında eski kaynaklarda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Cönklerde ve mecmualarda çok sayıda şiiri yer alan Seher Abdal'ın bir de Helvâ vü Nân isimli mesnevîsi vardır. Seher Abdal, 138 beyitlik bu küçük mesnevîde bir derviş ile bir Hâricî ve oğlu arasında Belh şehrinde geçen olayı anlatmaktadır. Son derece kötü özelliklere sahip Hâricî'nin şahsında Hâricîlere olan olumsuz duygularını; Hz. Ali muhibbi dervişle Hâricî'nin oğlunun şahsında ise, Hz. Ali taraftarlarının iyiliğini ve kendisinin Hz. Ali'ye, ailesine, on iki imama duyduğu aşırı sevgiyi dile getirmektedir. Hikâyede Hızır ve Hz. Ali'nin mucizelerine/kerametlerine de yer veren şair, peygamber/ nebî olduğunu işaret ettiği Hızır'la Hz. Ali'yi özdeşleştirmemekte; Hz. Ali'yi Hızır tarafından tavaf edilen ve ona emreden biri olarak Hızır'dan üstün tutmaktadır. Şair, Helvâ vü Nân'ın beyit sayısının toplamını "1+3+8: 12" olacak şekilde düzenlemek suretiyle de on iki imama olan bağlılığını vurgulamaktadır. Mesnevîde "helvâ" ve "nân"a farklı bir anlam yüklemeyen Seher Abdal, Doğu kültüründe ölenlerin canı için yapılan ve günümüzde de devam eden "helva ve ekmek dağıtma" geleneğinin, eskiden İran'da "Hz. Ali aşkına helva ve ekmek dağıtmak" şeklinde yaşatıldığını ortaya koymaktadır. Bu çalışmada Helvâ vü Nân, incelenerek eserin çevriyazılı metni verilecektir.

Research paper thumbnail of Menkabet-i Penc Keştî
Hz. Ali’nin mitolojik kimliği etrafında şekillenen edebi metinlerden biri de Menkabet-i Penc Keşt... more Hz. Ali’nin mitolojik kimliği etrafında şekillenen edebi metinlerden biri de Menkabet-i Penc Keşti’dir. Muhtemelen XVIII. yüzyılda Bağdat ve civarında yaşamış olan Şeyhoğlu mahlaslı bir şair tarafından kaleme alınmıştır. Seksen beş beyitlik bu mesnevi, örnekleri Orta Asya, Kafkaslar, Hindistan, İran gibi Anadolu dışındaki edebiyatlarda tespit edilen ve bir varyantı XVIII. yüzyılda Türkmen şairi Şeydayı tarafından da yazıya geçirilen Gül-Senuber hikayesinin yeniden yazımıdır. Gül-Senuber, Çin şahı Hurşid’in oğlu Senuber’le Şehr-i Şebistan kralı Ferruh Şah’ın kızı Gül’ün aşkını konu edinen fantastik bir aşk hikayesidir. Şeyhoğlu, bu manzum-mensur karışık anlatıyı yeniden yazarken Hz. Ali’nin kerametlerini dile getirmek ve onu yüceltmek amacıyla şekil ve içerik bakımından önemli ölçüde değiştirmiştir. Dolayısıyla Menkabet-i Penc Keşti şairin, Alevi/Şii kültüründeki motiflerle kimi fantastik unsurlara yer verdiği bir Hz. Ali hikayesi haline dönüşmüştür. Bu çalışmada önce Şeyhoğlu’nun kimliği üzerinde durulmuş, daha sonra Menkabet-i Penc Keşti şekil ve içerik bakımından incelenerek manzumenin tespit edilen beş nüshasından dördünün karşılaştırılmasıyla hazırlanan metni verilmiştir.

Research paper thumbnail of Klasik Türk Edebiyatında Çâr-ender-çâr ve Kara Fazlî’nin Kasidesi
Özet: Çâr-ender-çâr, dört unsurun karşılıklı olarak sıralanabildiği leff ü neşr, taksim, tensikü'... more Özet: Çâr-ender-çâr, dört unsurun karşılıklı olarak sıralanabildiği leff ü neşr, taksim, tensikü's-sıfat, tefrik gibi sanatların bir şiirin bütün beyitlerine uygulanmasıyla ortaya çıkan tarz için kullanılan edebî terimdir. Klasik Türk Edebiyatında belirleyebildiğimiz ilk Türkçe çâr-ender-çâr kaside ve gazeller Ahmedî'ye aittir. Bu çalışmada incelemeye çalıştığımız ve çeviri yazılı metni ile nesre çevirisini verdiğimiz çâr-ender-çâr kaside ise, 16. yüzyıl şairlerinden Kara Fazlî tarafından yazılmıştır. Anahtar Kelimeler: Çâr-ender-çâr, leff ü neşr, taksim, tensikü's-sıfat, tefrik, kaside, gazel, Klasik Türk Edebiyatı. " Çar-Ender-Çar " in the classical turkish Literature and the Kaside of Kara Fazlı Abstract: " Çâr-ender-çâr " is a literary term used to indicate the poems written by literary arts such as leff ü neşr, taksim, tensikü's-sıfat and tefrik created using the four elements in the same order. In Classical Turkish literature, as far as we have specified, the first çâr-ender-çâr kasides and gazels belong to Ahmedî. In this article, we transliterated a çâr-ender-çâr kaside, which was written by Kara Fazlî in the 16 th century. I Edebî sanatların bir kısmı, belâgat ilminin sözün ses ve anlam açısından nasıl güzelleştirilebileceğinin yollarının anlatıldığı bedî grubu içerisinde yer alır. Bu grubu oluşturan sanatlar mana ya da lafızla ilgili olmak üzere iki bölüme ayrılır. Mana ile ilgili sanatlardan biri leff ü neşrdir. Söze hem güzellik hem de îcâz vasfı kazandıran, ancak lafzın ön plana çıkarılmasının haşve, unsurlar arasındaki bağlantının kolayca kavranamayacak biçimde düzenlenmesinin ise ta'kide sebep olduğu bu sanat; önce iki ya da daha fazla unsurun söylenmesi, daha sonra bunların her biriyle ilgili başka unsurların sıralanması yoluyla oluşturulur. Leff ü neşr, tafsîlî ve icmalî olarak da ikiye ayrılır. Tafsilî leff ü neşrin, birbirinin karşılığı olan unsurların aynı sırayla düzenlenmiş şekline mürettep, aynı sırayla düzenlenmemiş şekline müşevveş leff ü neşr denir. cmalî leff ü neşr ise ilk sıradaki unsurların karşılıklarının tek tek verilmeyip bunları kapsayan tek bir kelimenin söylenmesi • Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi.