T.C. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlâhiyat Anabilim Dalı İslâm Felsefesi ABDULLAH BEHÇET EFENDİ’NİN BEHCETÜ’L-AHLÂK İSİMLİ ESERİNİN ÇEVRİMYAZISI Bitirme Tezi Hazırlayan: Muhammed YETİM Danışman: Prof. Dr. İsmail KARA Temmuz 2009 İstanbul İÇİNDEKİLER GİRİŞ ................................................................................................................................. i Abdullah Behçet Efendi’nin Hayatı ............................................................................... i Behcetü’l-ahlâk Hakkında ........................................................................................... iii Çevrimyazı Hakkında .................................................................................................. vi MUKADDİME ................................................................................................................. 1 MEDHAL ......................................................................................................................... 5 Makāle-i Ûlâ [Hulkun Değişebilirliği] ............................................................................. 5 Makāle-i Sâniye [Hikmet’in Tarif ve Taksimi; Hikmet-i ʻAmeliyye] ................................ 8 Makāle-i Sâlise [İnsanın Hakiki Saadeti]......................................................................... 9 BÂB-I EVVEL [İLM-İ AHLÂK] ..................................................................................... 11 Fasl-ı Evvel [İlm-i Ahlâkın Tarifi, Mevzūu ve Gayesi] ................................................... 11 Fasl-ı Sânî [Nefs-i İnsanî ve Kuvveleri] ......................................................................... 11 Nefs-i İnsânî ............................................................................................................ 12 BÂB-I SÂNÎ [İyi Ahlâk ve Kısımları] ............................................................................... 17 Fasl-ı Evvel: Hikmet ................................................................................................... 18 Hikmetin Şu‘abâtı ................................................................................................... 18 Fasl-ı Sânî: Şecâʻat ..................................................................................................... 20 Şecâʻatin Şu‘abâtı ................................................................................................... 22 Fasl-ı Sâlis: İffet.......................................................................................................... 29 [İffetin] Şu‘abâtı ..................................................................................................... 30 Fasl-ı Râbi‘: Adâlet ..................................................................................................... 40 Adâletin Şu‘abâtı .................................................................................................... 43 BÂB-I SÂLİS [Kötü Ahlâk] ............................................................................................. 64 Fasl-ı Evvel [Kuvve-i Nutkıyyenin İfrat ve Tefriti] ........................................................ 64 Cerbeze: .................................................................................................................. 64 Gabâvet: .................................................................................................................. 65 Fasl-ı Sânî [Kuvve-i Gazabiyyenin İfrat ve Tefriti] ................................................... 68 Tehevvür: ................................................................................................................ 68 Cübün: ..................................................................................................................... 80 Fasl-ı Sâlis................................................................................................................... 81 Kısm-ı Evvel [Kuvve-i Şeheviyyenin İfrat ve Tefriti: Fücûr ve Humûd] .............. 81 Kısm-ı Sânî [Kötü Huyların İctimâından Oluşan Sıfatlar] ........................................... 85 Fasl-ı Râbi‘ [Adâletin Mukabili Rezîletler] .................................................................... 93 Zulm: ....................................................................................................................... 93 İnzılâm: ................................................................................................................... 93 Fasl-ı Hāmis [Fazīlete Benzeyen Rezîletler] .................................................................. 94 Fazīlet-i Hikmete Müştebih Olan Keyfiyet-i Redâet .............................................. 94 Fazīlet-i Şecâʻate Müştebih Olan Rezîlet ............................................................... 94 Fazīlet-i İffete Müştebih Olan Rezîlet .................................................................... 95 Fazīlet-i ʻAdle Müştebih Olan Rezîlet .................................................................... 95 HĀTİME ......................................................................................................................... 96 LUGATÇE .................................................................................................................... 100 GİRİŞ Abdullah Behçet Efendi’nin Hayatı Abdullah Behçet Efendi’nin hayatı hakkında ulaşabildiğimiz tek kaynak, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki Dâhiliye Nezareti’ne ait defterlerden birindeki tek sayfalık resmî özgeçmiştir. (BOA, DH.SAİD, Dosya No: 22; Gömlek No: 351) Bu defter, resmî bir özgeçmiş evrakı olması hasebiyle sadece onun hayatı boyunca bulunduğu memuriyetler, aldığı maaşlar ve nâil olduğu taltiflerden bahsetmektedir. Abdullah Behçet Efendi, Hicrî 13 Zilkade 1260 (M. 24 Kasım 1844) tarihinde Samsun’da, Hasan isminde yerli bir tüccarın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Her Osmanlı çocuğu gibi mahalle mektebinde mukaddime-i ulûm-i dîniyye denilen temel dinî bilgileri tahsil etmiş, daha sonra da farklı müderrislerden Arapça, Farsça ve hesap ilimlerini öğrenmiştir. Onun bu ilimleri düzenli bir surette medreseye devam ederek mi, yoksa müderris efendilerden özel dersler alma yoluyla mı tahsil ettiğini kesin olarak bilmiyorsak da, biyografisinde sadece bu üç ilimden bahsedilip medreselerde okutulan diğer ilimlerden bahsedilmemiş olması, özel dersler aldığı ihtimalini akla getirmektedir. Abdullah Behçet Efendi’nin memuriyet hayatı çok erken bir tarihte başlamıştır. 11 Şevval 1271 senesinde, yani henüz on bir yaşındayken mülâzemetle Samsun Muhasebe Kalemi’ne dâhil olan Abdullah Behçet Efendi 1273 senesinin sonlarına doğru Samsun Kontrat Kitabeti’nde yüz on kuruş düzenli maaşla ilk memuriyetini almıştır. Bu tarihten sonra vazife aldığı memuriyetleri şöyle sıralayabiliriz: 5 Rebiülevvel 1275’te Canik Sancağı Tapu Kalemi İkinci Refâkati, 1282 senesinin başlarında aynı kalemin Baş Kâtipliği, 15 Muharrem 1286’da önce vazifesinden istifayla Samsun Rüsûmat Nezareti Muhasebe Kalemi Refîk-i Evvelliği, 7 Receb 1286’da aynı kalemin Baş Kâtipliği, Şaban 1289’da Samsun Livâsı Muhasebe Kalemi Baş Kâtipliği, 1290 senesi başlarına Menâfi-i Umûmiye Sandığı Kitabeti. i 1292 senesi başlarında bu vazifeden ayrılarak aynı senenin ortalarında İstanbul’a gelerek Hazine-i Celîle Vâridât-ı Umûmiye Muhâsebesi’ne devam etmeye başlamış ve Rebîülevvel 1293 senesinde Ta’dâd-ı Ağnâm Memuriyeti’ne tayin olunmuştur. Bu tarihten sonraki vazife aldığı memuriyetleri yine şöyle sıralamaya devam edebiliriz: 1294’ten 8 Rebîülevvel 1295’e kadar Canik Sancağı A‘şâr-ı Tahrîrât Kâtipliği, Cemâziyeluhrâ 1295’te Amasya Sancağı Vâridât-ı Öşriye Memurluğu, Safer 1297’de Sivas Vilâyeti Müddeî-i Umumî Muavinliği, 23 Rebîülâhir 1299’da Şûrâ-yı Mâliye Evrak memuriyeti, Aynı senenin 7 Şevval’inde aynı şûrânın mülâzımlığı, 27 Şevval 1301’de Encümen-i İdare-i Mâliye Kalemi Memurluğu, 8 Cemaziyeluhrâ 1302’de Dîvân-ı Muhâsebât Müddeî-i Umumî Muâvinliği, 1306 senesinde Mektubî-i Mâliye Muâvinliği. Abdullah Behçet Efendi, memuriyet hayatı boyunca bazı taltiflere de lâyık görülmüştür. Nitekim 1307 senesinin Ramazan ayında kendisine dördüncü rütbeden “Nişan-ı Âlî-i Osmanî” verilmiştir. Daha sonra Abdullah Behçet Efendi, 15 Cemâziyelûlâ 1308’de Mâliye Sicill-i Ahvâl Müdürlüğü vazifesine gelmiş ve 1316 tarihine kadar bu makamda vazife yapmıştır. Behcetü’l-ahlâk isimli eserinin basım tarihi de bu memuriyette bulunduğu bir tarih olan Hicrî 1314 senesine tesadüf etmektedir. Abdullah Behçet Efendi, 26 Şaban 1310 tarihinde rütbe-i ûlâ sınıf-ı sânîsine, 8 Safer 1318 tarihinde ise rütbe-i ûlâ sınıf-ı ûlâsına sahip olmuştur. 1319 senesinin Zilhicce ayında ise Altın Hicaz Demiryolu Madalyası almıştır. 11 Muharrem 1320 senesine gelindiğinde üçüncü rütbeden Mecidî Nişanı’na, 1321 senesinin Zilkadesi’nde ise ikinci rütbeden Nişan-ı Âlî-i Osmanî’ye lâyık görülmüştür. Abdullah Behçet Efendi’nin hayatı hakkında sahip olduğumuz malûmat, 12 Receb 1326 (M. 10 Ağustos 1908) tarihinde memuriyet hayatından emekliye ayrıldığına dair kayıtla son bulmaktadır. Vefat tarihine dair herhangi bir bilgiye ulaşamadık. ii Behcetü’l-ahlâk Hakkında Behcetü’l-ahlâk, Abdullah Behçet Bey’in bilinen tek eseridir. Müellif bu eseri II. Abdülhamid’in Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne’de İslâm Ahlâkı’nın ders olarak okutulması yönündeki teşebbüsü üzerine, bir ders kitabı olarak hazırlamış olduğunu ifade etmektedir. Hicrî 1314 (M. 1896) senesinde İstanbul’da basılmıştır.1 Behcetü’l-ahlâk, ilk bakışta, Osmanlı coğrafyasında en fazla okunmuş ahlâk kitaplarından birisi olan Ahlâk-ı ʻAlâî’nin “ahlâk-ı şahsiye”yi konu alan birinci kısmının muhtasarı gibi gözükmektedir. Ancak ihtiva ettiği bilgiler itibariyle bu eserin hazırlanışında başka kaynaklardan da istifade edildiği ortadadır. Nitekim yazarın kendisi de istifade etmiş olduğu eserler arasında şunları saymaktadır: Ahlâk-ı Celâlî2, Ahlâk-ı Muhsinî3, Ahlâk-ı ʻAlâî4, Fihrist-i Ahlâk5, İhyâu ʻulûmiddîn6, Nevâdirü’l-usūl7. Eserde dikkati çeken husus, kaleme alındığı tarihteki genel temayülden farklı bir şekilde ahlâk kitabı yazımında klâsik üslûp ve muhtevâya sâdık kalınmış olmasıdır. Muâsırı olan ahlâk kitaplarından farklı olarak ahlâkî ıstılahların anlam dünyasındaki kaymalara ve farklılaşmalara8 bu eserde rastlanmaz. Yazarın, fikirlerini daha yakından tanıyıp mukayese edebileceğimiz bir başka eserinin bulunmadığı cihetle bu durumun sebepleri hakkında söz söylemek, tahminlerden öteye geçemeyecektir. Sahip olduğumuz biyografik bilgisi itibariyle eli kalem tutan bir devlet memurundan ibaretmiş Kitabın basım tarihi olan 1314 tarihinin Rûmî değil de Hicrî tarih olduğu şu kayıttan anlaşılmaktadır: “Mûmâ ileyhin ilm-i ahlâka dair Behcetü’l-ahlâk namıyla Türkçe bir risale telif eyleyerek bâ-ruhsat-ı resmiye neşreylediği, Mâliye sicil şubesinin 7 Kânûn-i Evvel 1312 tarihli vukuat cetvelinden anlaşılmıştır.” (BOA, DH.SAİD, Dosya No: 22; Gömlek No: 351) Nitekim Rûmî 7 Kânûn-i Evvel 1312 tarihi Hicrî 14 Receb 1314 tarihine tekabül etmektedir. 2 Levâmiʻu’l-işrâk fî mekârimi’l-ahlâk, Ebû Abdullah Celâluddin b. Muhammed Devvânî (908 / 1502). Dili Farsçadır. 3 Ahlâk-ı Muhsinî, Vaiz Hüseyin b. Ali el-Kâşifî (910 / 1504-5). Dili Farsçadır. 4 Ahlâk-ı ʻAlâî, Kınalızâde Ali Efendi (979 / 1572). Dili Türkçedir. 5 Fihrist-i ahlâk, Seyyid Hüseyin Hüsni Efendi. Bu eser h. 1302 tarihinde Mihran Matbaası’nda basılmıştır. İsminden de anlaşılacağı üzere ahlâkî ıstılahlar hakkında lûgat şeklinde hazırlanmış bir eserdir. Dili Türkçedir. 6 İhyâu ʻulûmi’d-dîn, İmam Gazalî (505 / 1111). 7 Nevâdirü’l-usūl fî ma‘rifeti ehâdîsi’r-Rasûl, Ebû Abdullah b. Hasan Hakîm et-Tirmizî (320 / 932). 8 Tasavvufî ve onunla irtibatlı olarak ahlâkî kavramların Meşrûtiyet sonrası dönemde farklı algılanmaya başlanması hususunda bkz: İsmail Kara, “Çağdaş Türk Düşüncesinde Bir Tenkit/Tasfiye Alanı Olarak Tasavvuf ve Tarikatlar”, Din İle Modernleşme Arasında, Dergâh Yayınları, İstanbul 2003, s. 358-384. 1 iii gibi görünen yazarın içinde yaşadığı dönemin fikriyatıyla olan irtibatı ve tartışma alanlarına olan yakınlığı ile ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmadığımız için şimdilik bu hususta fikir yürütmek zordur. Müellif, ahlâkın ilk insan olan Hz. Âdem’le başladığını beyan etmekle beraber müstakil bir ilim hâline gelişini Aristoteles ile başlatmaktadır. Onun Aristoteles hakkında yazdığı şu satırlar ise felsefî geleneğin İslâmîleştirilmesinin uzandığı noktaları göstermesi açısından câlib-i dikkattir: “Putperestliğin intişâr ettiği öyle bir zaman ve mekânda hakîm-i müşârun ileyh rehberî-i akl u ilm ile Cenâb-ı Kibriyâ’nın vahdâniyetine ihtidâ etmiş bir zât olup müşârun ileyhin gerek bu ihtidâsı ve gerek ilm-i mezkûrda kavâʻid-i mahsūsa vaz‘ına muvaffakıyeti ahkâm-ı şerâyi‘-i sâlifeye istitlâ‘at vâkıasının netîce-i müfîdesi bulunduğu umûr-ı mütehakkıkadandır.” (s. 4) Behcetü’l-ahlâk konuların tertibi bakımından da felsefî ahlâkın tertibini takip etmektedir. Ancak müellif muhteva bakımından dinî bir kitap yazdığının farkındadır. Kitapta kullanılan âyet ve hadîslerin çokluğu da bunu göstermektedir. Hatta Abdullah Behçet’e göre ahlâkın temel şartlarından birisi hak dine mensup olmaktır, diyebiliriz. Onun, sahih bir îmandan kaynaklanmayan güzel davranışları hakikî ahlâk dairesinde telâkki etmediğini, hayâyı anlatırken vermiş olduğu şu örnek bize göstermektedir: “Mervîdir ki Nuşirevân, sarayının hâb-gâhında gül ve nergis bulunduğu zaman çeşm-i nergis, a‘yun-i nâzıra gibi göründüğünden nâşî zevce ve câriyelerine mübâşeret etmez idi. Nûşirevân’ın şu muâmelesine hayâ-i hakīkī denilemeyip belki bunun bir sūret-i edebîsinden ʻadd olunmak lâzım gelir. Çünkü kendisi ateş-perest idi. Hâlbuki bâlâda nigâriş-pezîr-i hāme-i takrîr olan hadîs-i şerîf muktezāsınca hayâ îmandan bir şube olduğuna göre bu misillü muâmelât-ı edebiyye îmândan nâşî olur ise hayâ-i edeb-i hakīkī ıtlâkı sahîh olur.” (s. 61) Abdullah Behçet Efendi, felsefî geleneği takip etmesinin yanında ahlâkî fiillerle yakın irtibatı olan tıp anlayışı bakımından da hâlâ mizaç teorisini kullanmaktadır. Öfkeyi anlatırken mizaç teorisine göre yapılmış şu açıklamalar bunu göstermektedir: iv “... esbâb-ı gazabdan nâşî, nefs müteellim olduğu kimseden intikam kasd u irâdetiyle müteharrik olunca fi’l-hâl eseri bedene sirâyetle harâret-i garîziyye galeyana gelip demde harâret ve bu harâretten dimağa doğru bir buhar hâsıl eder. (...) ... galebei gazab zamanında kıyamdan kuʻûda ve kuʻûddan kıyâma ve hareketten sükûna ve sükûndan harekete nakl misillü tegayyür-i evzâʻ-ı bedeniye, buharın imhâsına ve isti‘mâl-i mâ-i bârid, harâretin teskînine ve husūl-i nevm, harâret-i deme sebeb olan maddenin nisyânına bâʻis olmakla derece-i gazaba göre işbu muâmele-i selâseden biri ile muâmele ve ilâc olunduğu hâlde ahyânen galebe-i gazabın teskîni mümkün olabilir.” (s. 137) Abdullah Behçet Efendi, eserini felsefî metoda göre yazmakla beraber ahlâkî davranışların elde edilmesi noktasında tasavvufî metodlara da sıcak bakmaktadır. Kınalızâde’nin Ahlâk-ı ʻAlâî’sinde de görmüş olduğumuz değiniye benzer bir şekilde o da eserinin son kısmında şunları söylemektedir: “Tehzîb-i ahlâk emrinde ‘ulemâ ve hukemâ cânibinden beyan buyrulan kavâʻid ve vesâil, bâlâda icmâlen zikr ü tahrîr olunduğu vechiledir. Tehzîb-i ahlâk ve terbiye-i nefsin e‘izze-i sūfiyye ve ashâb-ı sülûk indinde bir tarîka-ı mahsūsası olup bunun icmal ve hülâsası ise bir mürşid-i kâmile inâbet ve onun tarafından telkin olunacağı vechile esmâ-i ilâhiyye ile kelime-i tayyibe-i tevhîdin zikrine müdâvemet sūretiyle efrâd-ı insaniyenin nüfûs-i zekiyyeye mazhariyetinden ibarettir.” (s. 166) Müellifin tasavvufî konulara olan âşinalığı ve tasvipkâr duruşu, kutup anlayışına değinmiş olduğu şu satırlarda da hissedilmektedir: “Hürmet-i üstad, sîret-i evtâddır, deniliyor. Evtâd, evliyâ-i kirâmdan bir fırka-i mümtâzedir ki kıvam-ı âlem onların bereket-i vücûd-i şeriflerine menûttur. Mürşid-i tarîka-i hakikat u marifet olan meşâyih-ı kiram dahī bu kabildendir.” (s. 92) Kısacası, Behcetü’l-ahlâk felsefî metodla yazılmış, tasavvufî bilgi ve yorumları içeren dinî bir ahlâk kitabıdır. v Çevrimyazı Hakkında Bu çevrimyazı çalışmasında mutedil bir çevrimyazı metodu takip edilmiştir. Türkçede kullanılan normal imlâ karakterlerinden farklı olarak sadece, “ ”عharfini belirtmek için ters apostrof ( ‘ ) işareti, kalın harflerden sonraki uzatmaları belirtmek içinse üst çizgi ( ˉ ) işareti kullanılmıştır. Ancak bu türden işaretlerin istisnasız bir şekilde her yerde kullanımı, okuma esnasında göz yorucu bir etki meydana getirdiğinden bu işaretler günümüz Türkçesinde kullanılan kelimelerde ihmal edilmiştir. Bu sebepten, meselâ “yaʻnî” yerine “yani” yazmayı tercih ettik. Çalışmaya tarafımızdan eklenen dipnotlar, normal rakam sırasıyla belirtilmiş olup, eserin aslında bulunan ve az sayıda olan dipnotlar ise “ * ” işaretiyle belirtilmiştir. Muhammed YETİM vi BEHCETÜ’L-AHLÂK Eser-hāme-i Behcet Her Hakkı Mahfuzdur Maʻârif Nezâret-i Celîlesi’nin 21 Rebîülevvel 1314 tarih ve 315 numaralı ruhsatnâmesiyle tab‘ olunmuştur. Nüsah-ı sahîhası müellifinin mührü ile mahtūmdur. Dersaʻâdet Mahmud Bey Matbaası, Bab-ı ʻÂlî civarında Ebû’s-Suʻûd Caddesi’nde Numara 72 1314 MUKADDİME [2] İlm-i ahlâkın tarih-i hudûsü, hılkat-i Âdem (ʻalâ nebiyyinâ ve ‘aleyhi’ssalâtü ve’s-selâm) Efendimiz Hazretleriyle beraberdir. Çünkü ilm-i ahlâk efrâd-ı insâniyyenin ef‘âl ü a‘mâlinin hüsn ü kubhunu tayin ve Hakk’a ve halka karşı vezâifini tarif eder bir ilim olmasına ve esâsen vezâif-i mezkûre şerâyi‘-i ilâhiyyede mübeyyen bulunmasına göre ilm-i mezkûrün me’haz-i sahîhi şerâyi‘-i ilâhiyye ve ahlâk-ı hamîde ِ إِِّن ج ِ اع ٌل ِِف األ َْر vü zemîmenin menşe-i aslîsi de kuvâ-yı tabîiyye-i beşeriyye olup ﴾ خلِي َفة َ ض َ ِ ı vücûd -dırâz-hıl‘at aleyhisselâm)ʻ( Beşer-ı Ebu’l-i esrârından Cenâb-meşîme 9 ﴿ olmalarıyla beraber mesned-i celîl-i nübüvvetle de teşrîf ü i‘zâz ve kendilerine inzâl buyrulan suhuf-ı semâviyyenin teşrî‘ine memur buyruldukları cihetle [3] ilm-i mezkûrün tarih-i hudûsü hılkat-i Âdem’le tev’em olduğu emrindeki müdde‘ânın sıdk u sıhhati teslim olunmak zarûrîdir. Şu esâsa göre kürre-i arz üzerinde benî beşer tenâsül ve tekessür ve şerâyi‘-i ilâhiyye dahī vakten ba‘de vaktin tevâlî ve teceddüd eyledikçe vezāif-i insâniyye dahī derece derece tevessü‘ ederek bir taraftan şerâyi‘-i ilâhiyye vezâif-i mezkûreyi tebyîne ve bir taraftan da beyne’l-beşer zuhûr ve intişâr eden ilm-i hikmet, ahlâk-ı hamîde vü zemîmenin menşei olan kuvâ-yı tabîiyyeyi tayine delâlet ederek ahkâm-ı ʻumûmiyye-i şer‘iyye meyânında devrân edegelmekte olan ilm-i ahlâkın ilm-i mahsūs şekline ifrâğına isti‘dâd hâsıl olduğu bir zamandaki kütüb-i ahlâkıyye ve tarihiyyeden istinbât olunduğuna göre kable’l-mîlâd dördüncü asırda Makedonya kıtasında zuhûr [4] eden Aristoteles, ilm-i Ahlâk’ta bazı kavâʻid-i mahsūsa vaz‘ına muvaffak olmuştur. Putperestliğin intişâr ettiği öyle bir zaman ve mekânda hakîm-i müşârun ileyh rehberî-i akl u ilm ile Cenâb-ı Kibriyâ’nın vahdâniyetine ihtidâ etmiş bir zât olup müşârun ileyhin gerek bu ihtidâsı ve gerek ilm-i mezkûrda kavâʻid-i mahsūsa vaz‘ına muvaffakıyeti ahkâm-ı şerâyi‘-i sâlifeye istitlâ‘at vâkıasının netice-i müfîdesi bulunduğu umûr-ı mütehakkıkadandır. İşte bu tarihten itibaren ilm-i ahlâk ahkâm-ı ‘umûmiyyeden fenn-i mahsūs şeklinde infirâda başlayıp fakat hudûd-i tabîiyyesi dâiresinde tevessü‘ edemeyerek bir hâl-i mahdûdiyette kalmıştı. 9 “Ben yeryüzünde muhakkak ki bir halîfe kılacağım.” (Bakara Sûresi, 30) 1 Şeref-bahşende-i dîbâce-i kitab olan hadîs-i şerîf mantūk-ı münîfi vechile tetmîm-i mekârim-i ahlâk tekmîl-i dâire-i [5] mehâsin-i evsāf içün cânib-i Hakk’tan ekmel-i şerâyi‘ ile meb‘ûs olan Hātemü’l-Enbiyâ (sallâllâhu ʻaleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin şerîat-i mutahhara-i Muhammediyyesi ahkâm-ı şerîfesiyle işbu ilm-i ahlâka dahī kemâ-yelîku inbisât ve vüs‘at gelerek müsta‘idd olduğu mertebe-i kemâle vâsıl olmuş ve ilm-i şerîat ve hikmeti cem‘ eden efâzıl-ı ‘ulemâ-i İslâm tarafından ilm-i mezkûra dâir elsine-i selâse üzere pek çok âsâr-ı nefîse telif ve tedvîn buyrularak el-yevm kütüphane-i milliyyemizi tezyîn etmektedir. Ki bu mecelle-i muhtasaraya me’haz olan kütüb-i Arabiyye’den bir Risâle-i ahlâk ve Fârisiyye’den Ahlâk-ı Celâlî ve Ahlâk-ı Muhsinî ve Türkçe âsârdan da Ahlâk-ı ʻAlâî ve Fihrist-i ahlâk bu cümle-i cemîleden bulunmuş ve bazı mebâhiste İhyâu ulûmi’d-dîn ve Nevâdiru’lusûl gibi kütüb-i muʻtebereye bi’l-mürâcaʻa ityân-ı delâil ü şevâhid sūretiyle tenvîr-i makāsıd kılınmıştır. [6] Rütbe-i ehemmiyeti tafsilât-ı mebsûtadan da müstebân olan ilm-i Ahlâk’a dâir müellefât-ı nefîse-i mevcûdenin mütâle‘ası erbâb-ı ihtisāsa muhtass kalarak sūret-i tedrîsiyyede istifâde edilememekte iken asr-ı güzîn-i hilâfet-penâhları cilvegâh-ı me‘ârif u kemâlât olan şehriyâr-ı hamîdu’l-hısâl velînimetimiz el-Gâzî Abdulhamîd Hān-ı Sânî Efendimiz Hazretleri, Kıt‘a: نـزد خـرد شـاهـى و پـيغـمـربى چـون دو نـگـ ـيـنـنـد و يـك انگ ـشــرتى ک ـف ـت ـه آهنـااس ــت كـه آزاده انـد 10انـد كـاين دو ز يك اصل و نسـب زاده mazmûn-ı hikmet mantūkunca dîvân-ı kebîr-i hatem-i nübüvvetten vaz‘ u te’sîs buyrulan kanun-ı şerîatin makam-ı celîl-i hilâfet hāris ve hâfızı olduğunu bu yüzden dahī isbâten [7] lutfen taht-ı himaye-i cenâb-ı zıllullâhîlerine kabul buyurmuş oldukları Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne’lerinde ilm-i ahlâkın dahī tedrîsini fermân buyurmuş “Pâdişahlık ve peygamberlik hikmet yönünden birbirine öylesine yakındır ki, âdeta ikisi tek bir yüzük üzerindeki iki kaş gibidir. İkisinin de sözü hürriyet bahşedicidir. Bu ikisi, aynı soy ve nesepten gelen oğullardır.” (Nitekim Hazret-i İshak, iki oğlundan biri olan Hazret-i Yakub’un neslinden peygamberler, diğer oğlu Iys’ın neslinden ise saltanat sahibi kimseler gelmesi için Allah’a duâ etmiş; Allah Teâlâ da, onun bu duasını kabul buyurmuştur.) 10 2 oldukları geçen sene Meʻârif Nezâret-i Celîlesi cânibinden gazetelerle ilân ve tebşîr olunması üzerine bi-‘avnillâhi teʻâlâ, kütüb-i ahlâk mütāle‘ası emrinde masrûf olan mesai netîcesinde bir medhal ve üç bâb ve bir hātimeden mürekkeb olmak üzere işbu mecelle-i sağîre vücud-pezîr olmuştur. Medhalin birinci makālesinde tebdîl-i hulkun imkânı bahsindeki ihtilâf-ı hukemâdan ve makāle-i sâniyesinde hikmetin tarif ve taksîmiyle ilm-i ahlâkın mensûb-ı ileyhi olan hikmet-i ‘ameliyyenin aksâm-ı selâseye keyfiyet-i inkısâmından ve makāle-i sâlisesinde hikmet-i nazariyye vü ‘ameliyye nokta-i nazarından saâdet-i hakīkıye-i insâniyeden bahsolunduğu gibi bâb-ı evvelde ilm-i ahlâkın tarifiyle mevzūʻu ve gāyeti ve nefsin merâtib-i [8] selâsesi ile kuvâ-yı hâizesi ve bâb-ı sânîde ahlâkın tarifiyle hamîde ve zemîme kısımlarına sūret-i inkısâmı ve ahlâk-ı hamîde kısmının usūl ve şu‘abâtı ve bâb-ı sâliste ahlâk-ı zemîme ile bunların ictimâʻından husûle gelen sıfât-ı rezîle ve hātimede ahlâkın sūret-i tehzîbi beyân ve ilmen lâzım gelen fevâidi cem‘ ve zevâidi mutavvelât-ı kütüb-i ahlâka terk ile beraber tarifâtında ibârât-ı vâzıha ityânıyla her halde münderecâtın ‘alâ-kaderi’l-imkân açık ve sade sūrette yazılmasına itina edilmiştir. Eyâdî-i istifadeye münteşir olan âsâr-ı fuzalâ arasında bu eser-i nâçizin hâiz-i kıymet ü itibar olamayacağı ma‘lûm ise de mesai-i masrûfanın menşei hamiyet ve telifâtındaki maksad dahī erbâb-ı fazl u kemâl tarafından tashîhine ricâ-yı himmet olmasına göre meşmûl-i lihâze-i irfân olacak hatīâtın mazhar-ı afv u safh olacağı ümidindeyim. [9] Şayet me’hazleri itibâriyle sūret-i telif ü tertîbi muvâfık-ı maksad zuhûr ederek tab‘ u neşri ve Behcetü’l-ahlâk tesmiyesi dâire-i celîle-i Me‘ârifçe rehîn-i kabul elverir ise: 11﴾ ِ ض ِل الْ َع ِظي ِم ْ ض ُل للاِ يـُ ْؤتِ ِيه َمن يَ َشاء َوللاُ ذُو الْ َف ْ َك ف َ ﴿ ذل Mâliye Sicill-i Ahvâl Müdürü Abdullah Behçet [10] “O, Allah’ın fazlıdır; onu dilediği kimselere verir. Ve Allah çok büyük fazl sâhibidir.” (Hadîd Sûresi, 21) 11 3 بسم هللا الرمحن الرحيم Cemî‘-i hamd ü sipâs ol Sâni‘-i Hakîm hazretlerine sezâver ve hakīktir ki heyâkil-i insanı kubâ-yı hılkat-i üile mükerrem muʻazzez ve libâs-ı isti‘dâdların 13﴾ 12﴾ ِ َح َس ِن تَـ ْق ِوي ْ نسا َن ِِف أ َ ﴿ لََق ْد َخلَ ْقنَا ْاْل ِ ض ْلنَاهم علَى َكثِ ٍري ِِّمَّن خلَ ْقنَا تَـ ْف ضيل َ ْ ُ َّ َ ﴿ َوفnass-ı mübîni َ ْ mûcebince mutarraz ederek kemâl-i kudret ve celâl-i hikmeti ile ol cism-i kesîfe rûh-ı lâtīfi nefh ve terkîb birle âlem-i halk u emrde kābil-i tahammül-i bâr-ı emânet olacak bir sūret-i bedî‘ada mümtâz ve ser-bülend buyurmuştur. Ve sunûf-ı salevât-ı tayyibât ve ulûf-i teslîmât-ı zekiyyât ol Hātem-i rusül ve Hâdi-i sübül Rasûl-i Ekrem ve Nebiy-yi Muhterem (sallallâhu ʻaleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerine şâyeste ve lâyıktır ki tefâsīl-i sıfât-ı mahmûde ve mekârim-i ahlâk-ı Muhammediyye’lerini 14 ﴾ َّك لَ َعلى ُخلُ ٍق َع ِظي ٍم َ ﴿ َوإِنâyet-i celîlesi nâtık ve mübeyyindir. Ve rahîk-i ğufrân u rıdvân ol Câmi‘-i kemâlât (ʻaleyhi efzalu’s-salât) Efendimiz Hazretlerinin menba-ı hikmet ü iffet ü şecâʻat ü adâlet olan ehl-i beyt ve âl ü ashâb-ı kirâmı ervâh-ı şerîfelerine neş’e-bahşâ olsun ki mişkât-ı sadr-ı nübüvvetten şeref-rîz-i ʻizz-i südûr [11] olan 15﴾ ﴿ امنا بعثت ألمتم مكارم األخلقhadîs-i şerîfini rivâyet ve teblîğ ile Seyyidu’l-vücûd (sallallâhu ‘aleyhi ve sellem) Efendimizin ba‘s ü irsâlindeki hikmet, tetmîm-i mekârim-i ahlâk ve tekmîl-i dâire-i mehâsin-i evsāf olduğunu i‘lâm ve izhâr buyurmuşlardır. [12] “Ki biz, insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tīn Sûresi, 4) “…Ve (Biz), onları (âdemoğullarını) mahlûkatımızdan birçokları üzerine ziyadesiyle üstün kıldık.” (İsrâ Sûresi, 70) 14 “Muhakkak ki Sen, pek azîm bir ahlâk üzeresin.” (Kalem Sûresi, 4) 15 “Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (İmam Mâlik, Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8) 12 13 4 MEDHAL Makāle-i Ûlâ Tebdîl-i hulkun imkânı ve imtinâ‘ı bahsindeki ihtilâf-ı hukemâ ile isbât-ı imkânı beyânındadır. Tebdîl-i hulkun imkânı ve imtinâ‘ı havâss u avâmmın zebânzedi olan mesâilden olup bunun tasdîk-i imtinâ‘ı hâlinde ilm-i ahlâkın tahsīli fâidesiz bir iştigalden ibâret olması lâzım gelerek nüfûs-i beşeriyye ise fâidesiz bir meşguliyete teveccüh ve rağbet gösteremeyeceğinden evvelemirde kütüb-i ahlâkta tafsil olunduğu üzere hukemânın bu bâbdaki akvâl-i muhtelifesini telhīs ü beyân ile tebdîl-i ahlâkın isbât-ı imkânı vecîbeden addolunmuştur. Hukemâdan bazısı hulk insanda bir emr-i tabiî olup emr-i tabiî ise ʻavârızdan müteessir ve mevziinden mütebeddil olmayacağına binâen tebdîl-i hulkun mutlaka imtinâ‘ına ve bazısı da hulk hadd-i zâtında iki nev‘ olup birisi tabiî yani asl-ı hılkatte merkûz ve mecbûl ve [13] diğeri ülfî ve âdî yani iktisâbî olduğunu bi’l-beyân tebdîl-i hulkun nev‘-i evvelde imtinâ‘ına ve nev‘-i sânîde imkânına kāil olmuşlardır. Ekser hukemâ dahī ahlâkın hiç biri tabiî ve cibillî olmayıp belki esbâb-ı hārice ve ʻavârızdan hâsıl olduğundan bi-esrihâ tebdîli mümkin ve izâlesi makdûr olarak istihâle ve imtinâ‘ terettüb etmeyeceğine kāil olmuşlar ve enbiyâ-yı ‘ızâm (salavâtullâhi ‘aleyhim ecma‘în) efendilerimiz hazerâtının davet-i şerîfeleri ve meşâyıh u ‘ulemânın tarîkat u terbiyetleri bu esas üzerine mebnî ve cârî olduğundan bu mezhebi tercih edip tercih-i vâkı‘ı mesele-i uhrâya binâ eylemişlerdir. Bu dahī nüfûs-i beşeriyye mebde-i fıtratta ne üzerine mecbûl ve asl-ı hılkatte ne hey’et ve hâlet üzerine mec‘ûl olduğu meselesidir. Hukemâ bu meselede dahī ihtilâf edüb bazısı nüfûs-i beşeriyyenin mebde-i hılkat ü âferînişte hayr-ı mahz üzerine mecbûl ve kemâl-i sırf üzerine mahlûk olarak ba‘dehû umûr-i şehvâniyye-i hasîse ve ahvâl-i deniyye-i habîse mümâresesi ve hayr u saâdeti terk ü ihmâl ve ahlâk-ı zemîme erbâbıyla muhālata vü iştiğâl sebebleriyle asl-ı hılkat ve mebde-i fıtratına muhālif olarak iktisâb-ı melekât-ı rediyye ve tahsīl-i ahlâk-ı zemîme eylediklerine kāil olmuşlardır. [14] Bazısı da nüfûs-i mezkûrenin asl-ı hılkatte ve mebde-i fıtratta evsâh-ı tabîatten 5 mahlûk ve mec‘ûl bulunması ve egerçi cevher nefs-i nûrânî ise de zulumât-ı tabîatla muhtelit olması hasebiyle ahlâk-ı rezîle üzerine mecbûl olup lâkin ba‘dehû bazısına eğer şekāveti nihâyet derecede ve cevher-i zulmânî cevher-i nûrânîye galebe-i mutlak hâlinde değil ise tevfîk-i Hakk refîk ve inâyet-i Hâlık-ı Mutlak hâdi-i tarîk olup tebdîl-i hılkat ve tahvîl-i fıtratla kesb-i hayrât ve istifâde-i meberrât etmek müyesser olacağına kāil ve mezheb-i evvelin aksine zâhib olmuşlardır. Ekseriyet-i hukemâ dahī nefs-i insânî asıl mâhiyetinde ne hayr-ı mahz u saâdet ve ne de şerr ü şekāvet üzerine mec‘ûl olub, belki melekiyyet ve behîmiyyet arasında kâin ve isti‘dâd ü kābiliyeti her iki cânibe mâil olduğundan eğer mazhar-ı tevfîk olup da ahlâk-ı razıyye ve a‘mâl-i müstahsene tahsīl eyler ise ehl-i saâdet ü kemâl ve eğer hızlâna mukārenetle ahlâk-ı reddiyye ve ef‘âl-i müstehceneye masdar olur ise ehl-i şekāvet ü nekâl olacağına zâhiblerdir. Hukemâ-i Yunâniye’den Calinus, nüfûs-i insâniyyeyi üç kısma taksîm ederek bir kısmı bi’t-tab‘ hayr yani hayr-ı mahz üzerine mecbûl ve bir kısmı bi’t-tab‘ şerîr yani şerr-i sırf üzerine mec‘ûl [15] olduğundan bu iki kısım bulundukları hâlden gayr-ı müntakil ve bir kısmı her iki tarafı kābil olarak işbu kısm-ı ahīr musāhabet-i ahyâr ile hayr ve mukārenet-i eşrâr ile şerîr olurlar diyerek dördüncü bir mezhebe zâhib olmuştur. Muhâkeme ve Mütālaʻa-i Mahsûsa: Mezâhib-i mezkûre tebdîl-i ahlâkın imkân ve imtinâ‘ı nokta-i nazarından muhâkeme edilince ikinci ve dördüncü mezheblere göre dahī nüfûs-i insâniyyeden bazısının tebdîl-i ahlâk edebilmesinin cevaz ve imkânı anlaşılıp birinci ve üçüncü mezheblere göre ise tebdîl-i hulkun ʻale’l-ıtlâk imkânı musaddak ve bu sūret berâhîn-i sahîha ile müeyyed olduğundan ve ilm-i ahlâkın ta‘lîm ü teʻallümü tehzîb-i ahlâk ve te’dîb ü terbiye-i nüfûs-i insâniyye maksad-ı mühimminin husûlüne delâlet edeceğinden bu bâbdaki vücûb ve ehemmiyet rehîn-i rütbe-i bedâhet olur. Tetebbü‘ât-ı ilm-i ahlâktan istihsāl edilen netâyic-i sahîhaya göre ilm-i ahlâk kuvâ-yı tabîiyye-i beşeriyyeden nâşî olan usūl ve fürû‘-ı ahlâkın memdûh olan hadd-i i‘tidâli ile mezmûm olan ifrât ve tefrît cihetlerini bi’t-tebyîn 16﴾ ﴿ خري األمور اوسطهاhadîs-i [16] nebevîsi muktezā-yı münîfi vechile hayru’l-ahlâk olan hatt-ı müstakīm i‘tidâl üzre 16 “İşlerin en hayırlısı mutedil olanıdır.” (Kaynak bulunamadı) 6 harekete ve çünki ekâbir-i evliyâ ü hükemâ nezdinde müttefakun ʻaleyh olduğu üzre tefâsīl-i dâr-ı âhiret nüfûs-i beşeriyyenin neş’e-i dünyâda tahsīl ü iktisâb edüb neş’e-i uhrâda zâhir olan suver-i meʻârif ü a‘mâl ü ahlâkı olmağla lisân-ı şer‘-i şerîfte: 17﴾ ﴿ ادق من الشعرة و اح ِد من السيفvasfıyla tavsīf buyurulan sırât-ı âhıreti güzâr içün bu dâr-ı fânîde 18﴾ ِ ِ ﴿ اnass-ı mübîni mantūk-ı münîfince tarîk-ı ِ هد َن الصَرا َط الستَ ِق َيم ِ ُ müstakīm olan râh-ı i‘tidâle ihtidâ vü insilâke delâlet edüb tarîk-i i‘tidâl ile girîve-i dalâl dahī hudûd-ı şer‘iyye ile muayyen ü mahdûd ve bunların medâr-ı fark u temyîzi ise eʻazz-ı bahşâyiş-i ilâhiyye olan nûr-ı akl olması cihetlerle mevzû-i bahs olan tebeddül-i ahlâkın vukuu kuvâ-yı mecbûlenin mâhiyetince değil müteʻallekātı itibâriyle teʻayyün eder. Îzâh-ı maksad için bazı emsile îrâdı lâzımeden addolunmuştur. Meselâ, kuvâ-yı tabîiyeden şehvet, sūret-i isti‘mâline göre müteʻallakı itibariyle kâh medh ve kâh zemm vasıflarıyla tavsīf olunur. Şöyle ki zikrolunan kuvve-i şehvâniyye nokta-i i‘tidâli olan hadd-i meşrû‘ dâiresinde müsta‘mel ise iffet vasfı telâhuk ederek ahlâk-i memdûhadan ve şâyet ifrât ve tefrît câniblerine meyl ü inhırâf vâki [17] ise fücûr ve humûd sıfatlarıyla vasıflanıp ahlâk-ı makdûhadan olur. Ve bir de meselâ hırs sıfât-ı zemîmeden ma‘dûddur. Fakat bunun zemîmeden ma‘dûdiyeti, müteʻallakı umûr-i deniyye ve şehevât-ı nefsâniyye olmak haysiyetiyledir. Şâyet işbu hırsın müteʻallâkı kemâlât-ı beşeriyye olursa sıfât-ı makbûle cümlesinden ma‘dûd olacağı bedîhîdir. Cenâb-ı Risâletpenâh (sallallâhu teʻâlâ ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin: 19﴾ ِِ ِ ِ ِ ِ ٌ ﴿ لَ َق ْد جاء ُكم رسâyet-i وف َّرِح ٌيم ٌ ني َرُؤ َ يص َعلَْي ُكم ِِبلْ ُم ْؤمن ٌ ول ِم ْن أَن ُفس ُك ْم َع ِز ٌيز َعلَْيه َما َعنت ُّْم َح ِر َُ ْ َ celîlesinde harîs vasfıyla tavsīf buyrulması da bu müddeʻâya bir burhân-ı celîdir. Benî beşerin iktisâb ve ictinâbı farîzadan olan fezāil ü rezâil-i ahlâkı bilip tarîki müstakīm-i i‘tidâle insilâk etmesi ilm-i ahlâkı teʻallüm ve tahsīle mütevakkıftır. Binâenaleyh ilm-i ahlâk vâcibü’t-tahsīl bir ilm-i celîldir. Şurası da bedîhîdir ki vücûd-i insânî cismâniyet ve rûhâniyetten mürekkeb bir sun‘-ı ‘acîb-i burhânî olup cismâniyeti Sırat Köprüsü’nü tavsif eden hadîs-i şerîfin “…kıldan daha ince, kılıçtan daha keskin…” meâlindeki kısmı. (Müslim, Îman 302) 18 “Bizi dosdoğru yola ilet.” (Fâtiha Sûresi, 5) 19 “Kasem olsun, size kendi cinsinizden bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız O'nun üzerine pek güç gelir, üzerinize çok düşkündür. Mü'minler hakkında pek şefkatli ve pek merhametlidir.” (Tevbe Sûresi, 128) 17 7 hasebiyle ebdânın sıhhat-ı hâsılasını hıfz u idâmesi ve emrâz-ı ʻârızasının def‘ u izâlesiyle sıhhat-ı zâilesinin iâdesi emrinde kavâʻid-i hıfzu’s-sıhhaya ve [18] ilm-i tıbba muhtaç olduğu gibi ilm-i ahlâk dahī tehzîb-i ahlâka delâlet ettiği cihetle rûhâniyeti hasebiyle mâ-yuhtâcu ileyh bir fenn olmak zarûrî görünüyor. Çünki nüfûs-i insâniyyenin ahlâk-ı rediyye emrâzı ve a‘mâl-ı habîse a‘râzı mesâbesinde olmağla işbu ilm-i celîlü’l-kadr nefsin ahlâk-ı rediyyesini izâle ü ifnâya ve ahlâk-ı razıyyesini idâme ü ibkāya hizmet etmekte olmasına nazaran ilm-i ahlâk, tıbb-ı rûhânî menzilesinde olduğu anlaşılıp terbiyet-i nefs ve tehzîb-i ahlâkın fevâid-i dünyeviyye ve menâfi‘-i uhreviyyesi ise beyandan müstağnî ve tıbb-ı cismânî hayat-ı fâniyenin ve tıbb-ı rûhânî hayât-ı bâkıyenin husūl-i salâh u saâdetine hādim idüğü bedîhî olduğundan bunun tıbb-ı cismânîye rüchânı ve binâenaleyh ilm-i şerîf-i mezkûrun ʻulüvv-i kadr ü şânı hakāyık-ı müselleme cümlesinden olur. Makāle-i Sâniye Hikmetin tarif ve taksîmiyle kitabın mevzūʻu olan ilm-i ahlâk’ın mensûb-i ileyhi bulunan hikmet-i ‘ameliyyenin aksâm-ı selâseye keyfiyet-i inkısâmı beyânındadır. Tarifi: « [ » حكمة هي العلم ِبلشئ على ما هى عليه ىف نفس األمر بقدر الطاقة البشرية19] Tercümesi: Tākat-ı beşeriyyenin vefâ ettiği ve kudret-i insâniyyenin imkân gördüğü mikdarca mevcûdât-ı hāriciyye her ne hâlde ise ol hâl üzerine bilmek demektir. Taksîmi: Mevcûdât-ı hāriciyye nefsü’l-emrde iki kısımdır. Kısm-ı evvel, vücûdunda kudret ve irâdet-i benî âdemin aslâ medhali olmayan şeydir. Zemîn, âsumân vs. gibi. Kısm-ı sânî, vücûdunda kudret ve irâdet-i benî âdemin medhali mukarrer ve onlarsız nâ-müyesser olan şeydir. Nev‘-i insândan sādır olan ef‘âl ve a‘mâl ve harekât gibi. Binâenaleyh, kikmet dahī müteallâkı olan mevcûdât-ı hāriciyenin keyfiyet-i inkısâmına nazaran iki kısma münkasim, evvelki kısma hikmet-i nazariyye ve kısm-ı sânîye hikmet-i ‘ameliyye isim olmuştur. Hikmet-i nazariyye üç kısma taksîm ve kısm-ı evvel ilm-i ilâhî, kısm-ı sânî 8 ilm-i riyâzî, kısm-i sâlis ilm-i tabiî ile tevsîm olunmuştur. Hikmet-i ‘ameliyye dahī üç kısma münkasim olup kısm-ı evvel ilm-i [20] ahlâk, kısm-ı sânî ilm-i tedbîr-i menzil, kısm-ı sâlis ilm-i tedbîr-i medîneden bâhistir. Makāle-i Sâlise Hikmet-i nazariyye ve hikmet-i ‘ameliyye nokta-i nazarından saâdet-i hakīkıyei insâniyeye dâirdir. Nefsü’l-emrde saâdet-i insânî iki sebeble hâsıl olduğundan sa‘îd-i hakīkī bu iki dereceye vâsıl olan nefstir. Birisi ʻulûm-i hakkı ve i‘tikādât-ı sahîhayı tahsīl etmek, diğeri ahlâk-ı fâzıla ve a‘mâl-i sâliha ile tehallî ve ahlâk-ı rediyye ve a‘mâl-i gayr-i marzıyeden tahallî eylemektir. Evvelkisi hikmet-i nazariyyeyi ârif, ikincisi hikmet-i ‘ameliyyeyi âlim ve mûceblerince âmil olmakla müyesser olur. Binâenaleyh nefs-i insânî hikmet-i nazariyye sebebiyle i‘tikādât-ı hakka mâlik ve hikmet-i ‘ameliyye delâletiyle nefsini ahlâk-ı rediyyeden bi’t-tecrîd ahlâk-ı razıyye mesleğine sâlik olur ise eltāf-ı ilâhiyyeye mazhariyetle neş’et-i dünyeviyyede kemâlât-i mekârim-i ahlâk ile mevsūf ve umûr-i me‘âşı ahsen-i vücûh ve ecmel-i hâlât üzre ma‘rûf olarak neş’et-i uhreviyyede dahī 20 ﴾ ِ ٍ ِ ِ ٍ ِند مل يك ُّم ْقتَ ِد ٍر َ َ ﴿ ِِف َم ْق َعد ص ْدق عmenzile-i [21] refî‘asında mazhar-ı şeref-i kurb u kabul olacağı vâreste-i şekk ü irtiyâbdır. Zîrâ Hakk (tebâreke ve teʻâlâ) ve zümre-i mukaddesîn-i âlem-i bâlâ kemâl-i ilm ü ihâta ile mevsūf ve gāyet-i tehâret ü tekaddesle ma‘rûflardır. Nüfûs-i beşeriyye muhāleta-i ahlâk-ı zemîme ile mütedennis ve mülâbese-i a‘mâl-i kabîha ile mütecennis oldukları hâlde onlarla mücâneset ve münâsebetten dûr ve liyâkat-i ittisāl u ıhtılâttan mehcûr olarak harâb-âbâd-ı bedenden müfârakat-i dûrî ve irtihâl-i zarûrî vukuunda nesâyim-i âlem-i ulvî ile münşerih ve ebvâb-ı semâvât ona münfetih olmayıp derekât-ı hâviye-i zillet ü hevânda mahbûs u muztarib ve derecât-ı rahmet-i Rahmân’dan memnû‘ u muhtecib olurlar. “Sadakat meclisinde, kudretine nihayet olmayan bir şehinşahın huzur-ı kibriyasında.” (Kamer Sûresi, 55) 20 9 Eğer hikmet-i nazariyyede râcil yani hılye-i ʻulûm ve ʻakāid-i haktan hālî ve âtıl ve mahall-i iʻtikād-ı bâtıl olup vücûd-i Kerîm-i Müte‘âl ile sıfât-ı kemâl ü celâlini ve bi’l-cümle mebde’ ü meʻâdını câhil ise zulmet-i cehl ü dalâlette hālidîn ve sa‘îr-i küfr ü şekāvette muhallidîn-fi’n-nâr zümresine dâhil olurlar. Ve eğer tahsīl-i iʻtikād-ı hakk ile mebde’ ü meâda mü’min olup fakat nefs ü hevâya mütâba‘at ve ahkâm-ı şerîat-i Hüdâ’ya muhālefetten nâşî kesb-i melekât-ı rediyye ve tahsīl-i hey’et-i gayr-i razıyye eylemiş ise rahmet-i [22] bî-hesâb-ı Rahîm ü Vehhâb’dan dâimâ mahrûm olmayıp ol hey’et ü melekât-ı reddiyenin cevher-i nefste rüsûhu kadar müte‘azzib ü müteharrık ve riyâz-ı üns-i Rahmânî’den ol kadar muhtecib ü müfterık olarak bilâhare vücûd-i asl-i gevher-i îmân ve husûl-i mâye-i ma‘rifet ü îkān sebebiyle sâbıka-i va‘d-i rahmet-i Rahmân erişip onu âteş-i sûzân-ı cürm ü isyandan halâs ve mekremet-hāne-i ravza-i Rıdvân’da rehîn-i i‘zâz u ihtısās eyler. Velhâsıl asıl sermaye-i saâdet-i câvidânî ma‘rifet ve îmân olduğundan insan bâtınen nûr-i îmân ve i‘tikād-ı sahîh ile memlû u münevver ve zāhiren hikmet-i ‘ameliyyeyi ʻâlim ve muktezāsıyla ʻâmil olarak hüsn-i ahlâk ve ibâdet-i Ma‘bûd u Hallâk cihetinden masdar-ı hayr olur ise bâlâda nigâriş-pezîr-i beyân u takrîr olduğu üzre ervâh-ı ‘âliye ve envâr-ı sâmiyeye ilm ü tahâret cihetinden mücânis ve tekaddüs-i rûhâniyet cihetinden dahī muânis olarak 21 « » اجلنس اىل اجلنس مييلsırrını izhâr ile mele-i a‘lâ cânibine incizâb ve hazāir-i kuds ve mehâfil-i ünste müebbedîn olan fırka-i mes‘ûdeye iltihâk ile makarr-ı sıdk u kerâmette îmân ve isti‘dâdına mütenâsiben mahfilnişîn-i emn ü emân olur. ʻÂlim ü ʻâmil olanlar çekmeden endûh u bîm Sâkin-i Firdevs olurlar zâlike’l-fevzü’l-‘azîm [23] İşbu risâle-i muhtasara yalnız ilm-i ahlâkın tarif ve beyânını deruhde eylediği cihetle, hikmet-i nazariyye bi-aksâmihâ ve hikmet-i ‘ameliyyenin de ilm-i tedbîr-i menzil ü medine cihetleri bi’t-tab‘ sadedden hāric kaldığından maksada şürû‘ olunur. ve minallâhi’t-tevfîk…[24] 21 “Her cins, kendi cinsine meyl eder.” 10 BÂB-I EVVEL İlm-i ahlâkın tarifiyle mevzūʻu ve gāyeti ve nefs-i nâtıkanın kezâlik tarifiyle merâtib-i selâsesi ve kuvâ-yı hâizesi beyânındadır. Fasl-ı Evvel İlm-i ahlâkın tarifiyle mevzūʻu ve gāyeti beyânındadır. Tarifi: İlm-i ahlâk efrâd-ı insâniyyeden şahs-ı vâhid olduğu haysiyetle sudûr eden ef‘âl ve a‘mâlden bahs eder. Mevzūʻu: Bi’l-ihtiyâr ef‘âl-i memdûha veya mezmûme sādır olması haysiyet[iy]le nefs-i insânîdir. Gāyeti: Tehzîb-i ahlâk ve tahsîn-i ef‘âl ü a‘mâldir. [25] Medhalde îrâd olunan makāle-i mahsūsada mübeyyen tafsilât neticesinden tebdîl-i ahlâkın imkânı sâbit olunca efrâd-ı insâniyyeden her bir ferdin nefsini rezâil-i ahlâk ve kabâyih-ı a‘mâlden tahlıye ve celâil-i ahlâk ve mehâsin-i ef‘âl ile tahliye etmesinin vücûb ve ehemmiyeti tahakkuk eylemesiyle şu maksad-ı mühimme vusūl için ıttılâ‘ı lâzım gelen nükât ü vesâilin tayin ü beyânı muktezī ve ledeyi’t-tedkīk bunun üç noktaya inhısārı tabiî görünmüştür. Birincisi nefs-i insânî ve derece-i kemâle vusūl içün isti‘mâl edeceği kuvâdan; ikincisi bâis-i husûl-i hayr u kemâl olan fezāil-i ahlâk ve mehâsin-i a‘mâlden; üçüncüsü mâni‘-i merâtib-i saâdet olup ictinâbı lâzım gelen rezâilden ibaret olmağla fezāil ü rezâil-i ahlâkın beyânına şürû‘dan mukaddem fi’l-cümle vesîle-i ma‘rifet-i nefs olur mütālaʻasıyla fasl-ı âtîde nefs-i insânînin tarifiyle hâiz olduğu kuvâsının beyânına mübâderet olundu. Fasl-ı Sânî Nefs-i insânî ve kuvâ-yı zāhire vü bâtınası beyânındadır. Istılâh-ı hukemâda nefs-i nâtıka denilen, lisân-ı şer‘-i [26] mutahharda beyân 11 buyrulan rûhtan ibârettir. Egerçi 22﴾ وح ِم ْن أ َْم ِر َرِِب ِ الر ُّ وح قُ ِل ُّ ك َع ِن َ َ ﴿ َويَ ْسأَلُونişâret-i şerîfesine ُ الر imtisâlen ‘ulemâ-i şerîat ve meşâyıh-ı tarîkat hakīkat-i rûhtan bahsi mugāyir-i âdâb-ı ʻubûdiyet gördükleri gibi hukemâ dahī nefs-i nâtıkanın yani rûhun künh ü mâhiyetinden mahcûbiyetleri hasebiyle hakīkat-i nefs-i nâtıka bahsinden keff-i zebân-ı acz etmeleriyle beraber bazı ʻavârız-ı hārice ve havâss u âsâr-ı zāhiresine nazaran tersîmini muvâfık-ı hikmet görmüşler ve vech-i âtî üzre tarif buyurmuşlardır. Nefs-i İnsânî Tarifi: Bir cevher-i basît-i gayr-i cism-i cismânîdir. Mef‘ûlâtı [27] bizzat idrâk ü teʻarrüf ve beden-i mahsûste âlât u kuvâ sebebiyle tedbîr ü tasarruf eder. Kuvâ-yı nefs: ʻİnde’l-hukemâ üç nesneye nefs ıtlâk olunur. Birincisi nefs-i nebâtî, ikincisi nefs-i hayvânî, üçüncüsü nefs-i insânîdir. İlm-i ahlâkın mevzūʻu nefs-i insânî olmasına göre nefs-i nebâtî ü hayvânînin maksūd-bi’z-zât olmadığı derkâr ise de tafsilât-ı âtiyeden müstebân olacağı vechile bunların havâss ü kuvâsıyla nefs-i insânî müteşârik ve yalnız kendi kuvâ-yı mahsūsasıyla onlardan mütemâyiz olduğuna binâen ʻale’t-tertîb nüfûs-i mezkûre kuvâ ü fevâidinin zikr ü ityânı lâzimeden görülmüştür. Nefs-i nebâtî: Kuvve-i gādiye, nâmiye, müvellide, musavvıradan ibâret kuvâ-yı erbaʻayı hâiz ve bunlardan ikisi yani gādiye ve nâmiye kuvvetleri bekā-yı şahs ve diğer ikisi yani müvellide ve musavvıra kuvvetleri bekā-yı nev‘ için lâzımdır. İşbu kuvâ-yı erbaʻaya kuvâ-yı mahdûme tesmiye [28] olunup şunların her birisine hizmet eden diğer dört “Bir de sana ruhtan soruyorlar. De ki, ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden az bir şey verilmiştir.” (İsrâ Sûresi, âyet 85) Tarif-i mezkûrun kâffe-i hukemâ kavline ve ekser meşâyıh mezhebine muvâfık ve mütekellimînin de bazısının muhtârı olduğu gibi istilzâm ettiği umûr-ı sitte –ki evvelâ nefsin isbât-ı vücûdu, sâniyen cevheriyyeti, sâlisen besâteti, râbian gayr-ı cism-i cismâniyeti, hâmisen bi-nefsihî müdrik âlâtla mutasarrıfiyeti, sâdisen havâsla adem-i mahsusiyeti husûslarıdır– bunları keşf ü tenvîr eden delâil Ahlâk-ı Alâyî’de ber-tafsīl mestūrdur. 22 12 kuvvet daha olup onlara da kuvâ-yı hādime denilir. Âtiyen zikr olunur: Kuvâ-yı hādime; kuvve-i câzibe, mâsike, hāzıma, dâfi‘adan ibârettir. Nefs-i hayvânî: Nefs-i hayvânînin bundan başka iki kuvveti daha olup birisi müdrike diğeri muharrikedir. [29] Kuvve-i müdrike, âleti olan hâsse itibâriyle iki nev‘dir. Nev‘-i evveli havâss-i zāhire, nev‘-i sânîsi havâss-i bâtınadır. Havâss-i zāhire beştir. Bunlar da lâmise, şâmme, zâika, sâmi‘a, bâsıra kuvvetleridir. Kuvve-i lâmise ile nefs kendi cesedine mülâmese ve ittisāl eden şeyin harâret, burûdet, rutubet, yebûset gibi keyfiyâtını idrâk eyler. Kuvve-i şâmme ile nefs, râyihaları idrâk eyler. Cenâb-ı Hallâk-ı cihânın hikmet-i bâliğa-i samedânîsi muktezāsınca nebât ve hayvân ve insanın ecsâmı eriyip gitmekte ve husūsan cins-i hayvânın harâret-i garîziyyesi ale’d-devâm eczâ-yı bedeni tahlîl etmekte olup ecsam-ı mezkûrenin evkāt-ı mukadderelerine değin bekā-yı şahsları emrinde bedel-i mâ-yetehallel olmak ve bekā-yı nev‘lerine âid mevâddı hâsıl eylemek üzre gıdâya ihtiyâçları derkâr ve aksi hâlinde mizâcın in‘idâmı ve bünyân-ı bedenin inhidâmıyla terkîbin butlânı ve nihâyetu’l-emr hayâtın fenâsı lâzım gelerek gıdânın ise ʻalâ-hâlihî cüz’-i beden ve madde-i hayât olması gayr-ı kābil ve gıdâ-yı mezkûru sûret-i ûlâsından ihrâc ve bedel-i mâ-yetehallel olacak bir hâle ifrâğ içün kuvâ-yı bedeniyyenin nice nice a‘mâl ü âsârına ihtiyaç hâsıl olduğu âşikâr bulunmasıyla bu bâbdaki tedkīkāt-ı hikemiyye netâyici icmâlen beyân olunur: Şöyle ki, dâhil-i bedene nâzil ve hulkumdan mideye vâsıl olan gıdâyı merâtib-i hazımdan mideye ve oradan kebede ba‘dehû cemîʻ-i azâya cezb eyler bir kuvvet vardır ki bu kuvvet bedenin cemîʻ-i azâ ve eczâsında mevcûd olarak kuvve-i câzibe; ve zikr olunan gıdânın bedenden cüz’ olmak meziyetini iktisâb içün merâtib-i hazmın her birinde muktezī olan fi‘l-i tahlîlin sūret-i husūlünün mevkūf-i ‘aleyhi olan zaman kadar tutmak hāsıyetini hâiz bir kuvvet daha vardır ki ona da kuvve-i mâsike; ve gıdâ-yı mezkûru sûret-i ûlâsından çıkarıp cüz’-i beden olmağa münâsib bir sūrete vaz‘a hizmet eyleyen kuvvete de kuvve-i hâzıma; ve bedenden cüz’ olmaya sâlih olmayıp hazmdan fazla kalan kısm-ı galîz u kesîfi hâric-i bedene def‘ ü ihrâc fi‘lini icrâ eden kuvvete dahî kuvve-i dâfiʻa ıtlâk olunur. Gıdâ-yı mezkûrun ol vechle merâtib-i hazmdan güzerânıyla kısm-ı galîzi hārice def‘ ve kısm-ı lâtīfi hazm eyledikten sonra müntehâ-yı merâtib-i hazmda bedel-i mâ-yetehallel sūretini iktisâb eden kısm-ı lâtīfinden bir fazla daha ifrâz eden bir kuvvet daha vardır ki ona kuvve-i müvellide denilir. Bu kuvvet cism-i nebâttan bazı eczâsını ayırıp tohum ve cism-i hayvânîden dahī madde-i menî ifrâz ve hâsıl ederek zikr olunan tohum ve meniden onların misilleri vücûd bulur. Ve işbu cism-i âhar olmağa sâlih ve bekā-yı nev‘e hādim olan tohum ve maddenin mevzi‘-i kābile nüzûlünde nev‘ine göre şahs-ı müstakil olmasına sûret-i feyz eden bir kuvvet daha vardır ki ona da kuvve-i musavvıra tesmiye olunur. Tafsīlât-ı mebsûtaya nazaran Cenâb-ı Sâni‘-i Hakîm (celle kudretuhû) hazretlerinin bekā-yı nev‘ içün feyz ü ihsân buyurduğu madde-i hayâtın nice agdiye-i nefîse üzerine kuvâ-yı mebhûsenin merâtib-i ʻadîde-i hazmda cereyân eden ef‘âl-i ʻacîbe ve etvâr-ı garîbesinin netîce-i müfrezesi olduğunu derk ü iz‘ân eden ulû’l-ebsârın madde-i mezkûrenin mâ-hulika-lehinin gayrine sarf ve isrâfı muvâfık-ı akl u hikmet olamayacağı bi’t-teyakkun, zinâ ve livâta gibi ef‘âl-i şenîʻanın hurmetindeki hikmet-i şer‘iyenin celâlet-i kadrini daha ziyade takdîr ile dâire-i muharremât ü münkerâta takarrübden ictinâbın lüzum ve vücûb-i kat‘îsini tasdîkte tereddüd buyurmayacakları meczûmdur. 13 Kuvve-i zâika delâleti ile nefs, halâvet ve hamûzat gibi keyfiyet-i taʻâm ü şarâbı idrâk eyler. [30] Kuvve-i sâmi‘a ile keyfiyet-i asvât idrâk olunur. Kuvve-i bâsıra ile mubsarât idrâk olunur. Havâss-i bâtına dahī beştir: hiss-i müşterek, hayâl, vâhime, hâfıza, mutasarrıfa ıtlâk olunur. Cümlesinin merkezi dimâğdır. Hiss-i müşterek, dimâğın makdeminde konulmuş bir kuvvettir ki cedâvil-i hamseden kendisine su dökülen bir havz gibi havâss-i [31] hamse-i zāhire ile idrâk olunan suver onda müctemi‘ olarak nefs bu sebeble idrâk eyler. Hayâl, suver-i müdrekeyi havâss-i zāhireden gaybûbiyetinden sonra hıfz edici bir kuvvettir. Meselâ bir şahsa nazar olunsa mâdâm ki mukābelededir müdrektir ve sūreti hiss-i müşterektedir; ama mukābeleden gaybûbiyetinden sonra sūreti hiss-i müşterekten zâil ve hayâle müntakil olur. Binâenaleyh hayâl, hiss-i müşterekin hazînedârı makamındadır. Akraba ve eviddâ vesâirenin tanınması bu kuvvetle müyesser olur. Vâhime, hadd-i zâtında mahsûs olmayıp mahsûsâta müte‘allık olan meʻânî-i cüz’iyeyi idrâk edici bir kuvvettir. Mahsûs olan sadîk ve ‘adüvvden gayr-i mahsûs olan sadâkat ve ‘adâvet manâlarının idrâk olunması gibi. Meselâ bir koyun kuzusundan sadâkat ve muhabbet hissederek ona meyl ü meveddet ve kurttan ‘adâvet hissederek ondan da havf u nefret eylemesi bu kuvvetin âsârındandır. Hâfıza, kuvve-i vâhimenin idrâk eylediği meânî-i gayr-i mahsûseyi hıfz edici bir kuvvettir. [32] Hiss-i müşterekin hiss ve idrâk eylediği suver-i mahsûsâtı hayâlin hıfz eylediği gibi. Mutasarrıfa, bir kuvvedir ki suver-i mahsûsât ve me‘ânî-i cüz’iyye arasında tasarruf ve tedebbürle terkîb ve tahlîl eder. Yani bir sūreti diğer bir sūrete zamm ve bir sūreti suver-i âhardan tefrîk eyler. Meselâ yakuttan bir dağ, gümüşten bir ser tahayyül etmek kabîlinden olan hayâlât-ı şâirâne gibi. Kuvve-i muharrike dahī iki nev‘dir. Biri kuvve-i şeheviyye, diğeri kuvve-i gazabiyyedir. Kuvve-i şeheviyye bir kuvvettir ki nefs onunla kendüye matlûb ve mülâyim olan nesneyi cezb ü tahsīl eyler. Binâenaleyh nefsin cezb-i mülâyim etmekteki harekâtına mebde’ bir kuvvettir. 14 Kuvve-i gazabiyye bir kuvvettir ki nefs bununla kendüye menfûr ve nâmülâyim olan nesneyi def‘ ü teb‘îd eyler. Binâenaleyh def‘-i nâ-mülâyim emrindeki harekâtın sebeb ve mebdei dahī bu kuvvettir. İmdi taʻrifât-ı meşrûhadan da ma‘lûm olacağı üzre kuvve-i muharrikenin kuvve-i müdrikeye ihtiyâcı bedîhiyyü’s-sübûttur. Zira nefsin bir emr-i mülâyimin mülâyemetine ve nâ-mülâyimin menfûriyetine idrâki olmak gerektir ki bu idrâk sebebiyle matlûb ve mülâyimi cezb ü tahsīle meyl [33] ve nâ-mülâyimi def‘e irâdet hâsıl eylesin. Ve bu meyl ü irâdet tahrîk-i aʻzâya sebeb olarak cezb ü def‘ vukua gelsin. Nefs-i insânî: Nefs-i insânî, ki nefs-i nâtıkadan ibârettir, bunun dahī iki kuvve-i mümtâzesi vardır. Birisine kuvve-i ʻâlime ve tabir-i âharla kuvve-i nâtıka ve diğerine kuvve-i ʻâmile tesmiye olunur. Birincisi hikmet-i nazariyye cihetinden ʻâlim olan kuvvettir ki bunun eser ve ameli hakāyık-ı mevcûdât ve esnâf-ı ma‘kūlâtı idrâk etmektir. İkincisi hikmet-i ‘ameliyye cihetinden ʻâlim olan kuvvettir ki bunun eser ve ameli dahī ahlâk-ı hasene ve a‘mâl-i sālihayı ahlâk-ı zemîme ve a‘mâl-i kabîhadan fark u temyîz ve ef‘âlin hangisi sebeb-i kemâl ü saâdet ve hangisi mûris-i noksan u şekāvet olduğunu idrâk eylemektir. Kuvve-i ʻâmilenin dahī kuvve-i muharrike-i hayvâniyye gibi iki şıkkı olup biri kuvve-i şeheviyye ve diğeri kuvve-i gazabiyyedir. Kuvve-i şeheviyye, cezb-i menâfi‘ ü meâkil ü meşârib ü menâkih gibi [34] umûr-i şeheviyyeye ve kuvve-i gazabiyye dahī def‘-i mazârr u mehāfet ve taleb-i tasallut u tecebbür ve izhâr-ı nahvet ü tekebbür gibi ahvâle müteʻallıktır. İşbu kuvve-i ʻâmile icrâ-yı fi‘l ü amelde kuvve-i ûlâya muhtâc olarak bu kuvvet tahrîk-i a‘zâya sebeb ve illet olduğu için kuvve-i muharrike-i hayvâniyyeye şebîh görünür ise de kuvve-i muharrike-i hayvâniyenin mebdei havâss-i bâtınadan tevehhüm ve tahayyül olup kuvve-i muharrike-i insâniyyenin mebdei ise taʻakkul olduğu cihetle beynlerindeki fark u imtiyâz muhtâc-ı tafsīl ü îzah değildir. Kuvâ-yı mezkûreye nefs tabiri dahī vâki‘ olarak kuvve-i nutkıyyeye nefs-i melekî, kuvve-i gazabiyyeye nefs-i seb‘î, kuvve-i şeheviyyeye nefs-i behîmî ıtlâk olunur. Lisân-ı şer‘-i mutahharda mübeyyen olan nefs-i mutmainne birincisine, nefs-i levvâme 15 ikincisine, nefs-i emmâre üçüncüsüne müte‘allıktır. İşbu mebâhis-i hikemiyye maksûd-bi’z-zât olmayıp beyânı sadedinde olduğumuz ahlâk-ı hamîde ü zemîmenin menşe’ ve kuvâsınca bir ma‘lûmât-ı icmâliyye hâsıl olmak içün îrâd olunduğundan ve temhîdât-ı vâkıʻa ise şu maksada kifâyet edeceği der-kâr bulunduğundan bu kadarla bi’l-iktifâ saded-i bahse intikal olundu. [35] 16 BÂB-I SÂNÎ Ahlâkın tarifiyle hamîde ve zemîme kısımlarına keyfiyet-i inkısâmı ve ahlâk-ı hamîdenin ümmehât ve şu‘abâtı beyânındadır. “Ahlâk” cem‘ olup müfredi “hulk”tur. Tarifi: Hulk, kendisinden ef‘âl-i insâniyye suhûletle sâdır olan bir melekedir. Tarif-i mezkûrun tefsîr ve îzâhına gelince, keyfiyet-i nefsâniyye esâsen iki kısımdır. Biri hâl ve diğeri melekedir. Eğer keyfiyet-i mezkûre serîʻu’z-zevâl ve gayr-i râsih olur ise hâl denilir. Dıhk ve bükâ [gibi.] Ve eğer râsih olur ise meleke ıtlâk olunur. Şecâʻat ve sehā gibi. Çünkü meleke hey’et-i râsiha-i nefsâniyyeye denilir. Bu takdirce keyfiyet-i mezkûre sebebiyle nâdiren kerem ve sehā [36] vukuu gibi ahyânen sādır olan veyahut sühûletle sâdır olamayıp hîn-i sudûrunda fikr ü teemmüle ve cebr-i nefs ve tekellüfe muhtaç olan ef‘âle hulk ıtlâkı câiz olamaz. Menâbi‘-i ahlâk olan kuvâ-yı nefs üçtür. Birincisi kuvve-i nutkıyye, ikincisi kuvve-i gazabiyye, üçüncüsü kuvve-i şeheviyyedir. Kuvve-i nutkıyyenin i‘tidâli hikmet, ifrâtı cerbeze, tefrîti gabâvettir. Kuvve-i gazabiyyenin i‘tidâli şecâʻat, ifrâtı tehevvür, tefrîti cübündür. Kuvve-i şeheviyyenin i‘tidâli iffet, ifrâtı fücûr, tefrîti humûddür. Kuvâ-yı mezkûrenin nukat-ı i‘tidâliyesi fezāil ve etrâfı rezâil olduğundan fezāil-i ahlâkın üç ve rezâil-i ahlâkın altı asla inkısâmı tabiî görünüyor ise de mebhas-i mahsūsunda beyân olunacağı vechile fezāil-i ahlâktan biri de haslet-i adâlet olduğundan şu sūretle fezāil-i ahlâkın usūlü dörde; ve ‘ulemâ-ı ahlâktan bazısı haslet-i adâletin rezâil cihetinde tarafeyni olmayıp yalnız zıdd-ı mukābili cevr, ve bazısı fazīlet-i mezkûranın taraf-ı ifrâtı zulm ve tefrîti inzılâm olduğuna kāil olarak işbu mecellenin sūret-i tertîbince dahī kavl-i sânî muhtâr olduğuna binâen usūl-i ahlâkın fezāili dörde [37] ve rezâili sekize bâliğ ve bunlar bir çok şu‘abâtı da hâvî olduğundan ve egerçi fezāil ve rezâil-i ahlâk kābil-i ‘add u ihsâ değil ise de bi-hasebi’l-kemmiyye zavâbıt-ı mebhûse “Hâ”nın zammıyla veyâhud zammeteynle ‹ ›اخللقhuy ve tabî‘at ve seciyye manâsınadır. Bu halk/hulk kelimesi hâ’nın fethi ve zammı ile fi’l-asl bir manâya olup ba‘dehû evvelki basar ile derk olunan hey’et ve eşkâle ve sânîsi basîret ile derk olunan kuvâ ve secâyâya tahsîs olundu. 17 tahtına idhâl olunan usūl ve fürûʻ-ı ahlâkın ve bunlardan mâʻadâ bir de bi-hasebi’lkeyfiyye zuhûr eden redâet-i hulkun fusūl-i âtîde tarif u beyânına ibtidâr olundu. Fasl-ı Evvel: Hikmet Kuvve-i nutkıyyenin i‘tidâli olan hikmetin tarifiyle envâʻ-i şu‘abâtı beyânındadır. Tarifi: Hikmet, hakkı hak, bâtılı bâtıl ve hayrı hayr ve şerri şer hükm edici bir kuvvettir. Yukarıda işâret olunduğu vechile işbu hikmet, cerbeze ve gabâvet vasatında bir haslet-i şerîfedir. Tarif-i mezkûra göre kuvve-i idrâk ve temyîz-i ma‘kūlât u müdrekât olan işbu kuvve-i nutkıyye i‘tidâl üzre muttasıf olup ifrât ve tefrît câniblerine meyl eylemez ise hikmet olur. Bunun yedi şubesi vardır. [38] Hikmetin Şu‘abâtı 1- Safâ-yı zihn: Tarifi: Nefsin teşvîş ve ıztırâbsız istihrâc-ı metālibe isti‘dâdıdır. Bunun taraf-ı ifrâtı zihinde hadden ziyâde iltihâb ve lemeʻân vukuudur ki teşebbüs-i matlûba mâni; ve tefrîti zulmettir ki nefste hâdis ve istihrâc-ı netâyic emrinde teahhuru bâis olur. İşte şu her iki cânibin hadd-i i‘tidâlinde safâ-yı zihn haslet-i memdûhası isbât-ı vücûd eder. 2- Cevdet-i fehm / Sürat-i fehm: Tarifi: Melzûmâttan levâzıma intikalin süratidir. Bunun cânib-i ifrâtı sürat-i tahayyüldür ki ahkâm-ı kazāyâ tamâmen münfehim olmadan fi’l-cümle lemeʻân edip fi’l-hâl müntafî olmak sūretiyle [39] tahakkuk eder. Bazı zû-fehm olan zevâtta zuhûra gelen bu misillü hâlât sürat-i tahayyüle kapılmaktan nâşî olup hatā-yı hükm ve cehl-i tasavvuru müeddî olur. Cânib-i tefrîti de batāet-i fehm 18 ve teahhur-ı idrâkten ibârettir. Maksūdün-bih olan cevdet-i fehm şu ifrât ve tefrîtin nokta-i i‘tidâlidir. İnsan zikr olunduğunda ilm ve sanat-ı kitâbete kābiliyetine ve tulûʻ-ı şemsten de nehârın vücûduna sürat-i intikal gibi. 3- Zekâ: Tarifi: Delîlden müddeʻâya ve mukaddemâttan netâyice sürat-i intikaldir. Tarafeyni hubs ve belâdetten ibâret olan bir fazīlet-i mu‘tediledir. Burada zikrolunan belâdetten merâm belâdet-i fıtriyye olmayıp sâhibinin sû-i ihtiyârından ve ta‘tīl-i vakt etmesinden mütevellid olan belâdettir. 4- Hüsn-i ta‘akkul / Hüsn-i tasavvur: Tarifi: Her şeyden bi-kader-i ʻalâ-mâhiye-aleyh yani ziyade ve noksan olmayarak bahs ve istikşâftır. [40] Bu haslet-i makbûle dahī hadd-i i‘tidâl olup cânib-i ifrâtı, fikr ve ta‘akkulu mevâzi‘-i gayr-i lâzıme ü lâyıkaya sarf ve tefrîti, emr-i matlûbu tamam ta‘akkuldan kasr etmektir. 5- Sühûlet-i te‘allüm: Tarifi: Sa‘y-i kalîl ile idrâk ve tahsīl-i metālibdir. Bunun ifrâtı, emr-i te‘allümde muallim tarafından telkīn ve ilkā olunan suver-i ilmiyeyi tesebbüt ve tekarrüre mecâl bırakmayacak derecede sürat ve mübâderetten ve tefrîti, teʻazzür-i teʻallümü müeddî olacak bir hâlde taassubdan ibâret olmağla bunların hadd-i vasatında sühûlet-i te‘allüm fazīlet-i mümtâzesi tahakkuk eder. Bu da bir melekedir ki matlûba teveccüh-i küllîye havâtır-ı mutafarrıka mâni olamayıp suhûletle iktisâbı müeddî olur. 6- Hıfz / Tahaffuz: Tarifi: Suver-i müdrekeyi hüsn-i zabttan ibârettir ki ʻulûm ve fünûn-i müktesebeyi unutmamak demektir. [41] 19 Hıfzı lâzım ve müstahsen olmayan şeyleri hıfz etmek ifrât ve lâzım ü müstahsen olanları da hıfzda tekâsül eylemek tefrît olup bu haslet şu iki cânibin vasatında bulunduğu için memdûh olur. 7- Tezekkür: Tarifi: Me‘ânî-i mahfûzayı bî-tekellüf müsâra‘aten hātıra getirmektir. Sürat-i ihzârı gayr-ı lâzım olan şeyler içün tazyîʻ-i evkāt ve taz‘îf-i âlât etmek ifrât ve mürââtı vâcib ü müstahsen olan nesneleri terk ü ihmâl veya ‘adem-i isti‘mâl ile münsâ-ʻaleyh bırakmak tefrît olduğundan bunların vasatı olan tezekkürün bi’t-tab‘ haslet-i cemîleden olması tezāhür eder. [42] Fasl-ı Sânî: Şecâʻat Kuvve-i gazabiyyenin i‘tidâli olan şecâʻatin tarifiyle envâ‘-i şu‘abâtı beyânındadır. Tarifi: Akl-ı selîmin ruhsat verdiği mahūf şeylere cesaret verici kuvvettir. Şecâʻat kuvve-i gazabiyyeden nâşî ve ifrât u tefrîtten ârî yani tehevvür ve cübün arasında vâki‘ bir haslet-i şerîfe olup Cenâb-ı Habîb-i Hudâ (sallallâhu ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri “Benim rızkım nîze ve mızrakımın sâyesindedir” meâl-i hikmet-iştimâlinde olan 23﴾ ﴿ جعل رزقى حتت ظل رحمىhadîs-i şerîfiyle şecâʻat-i nefs-i nefîs-i nübüvvet-penâhîlerine işâret ve Cenâb-ı Kâdir-i Mutlak merd-i şecî‘i süver-i mazmûn-i hakīkat-meşhûnunda olan 24﴾ ﴿ ان للا حيب الشجاعhadîs-i nebevîsiyle ümmet-i merhûmesini iktisâb-ı fazīlet-i şecâʻate tahrîze bezl-i inâyet buyurmuşlardır. Cenâb-ı ʻAliyyü’l-Murtezâ (radıyallâhu ʻanh) hazretleri hengâm-ı harb u kavgada ʻasâkir-i düşmanın kesretli cihetine teveccüh buyurup savlet-endâz-ı [43] cesaret olurlar ve kendi hâllerini kat‘an teemmül buyurmazlar idi. Bu cür’et-i şecî‘âne ve savlet-i dilîrânelerinin sebebini suâl eden zâta: 23 24 “Benim rızkım, mızrağımın gölgesi altında var edilmiştir.” (Buharî, Cihad 88) “Muhakkak ki Allah, cesur kimseyi sever.” (Kaynak bulunamadı.) 20 “Şayet ecel hıtāma resîde olmuş ise kaderden hazer sûd-mend olmayacağını ve henüz hükm-i fevt ü fenâ dîvân-ı kazādan sādır olmamış ise bu cür’etten bana ziyan gelmeyeceğini yakīnen bilirim” hitabıyla hikmet-beyân-ı cevâb olmuşlardır. Nazm-ı Arabî: يوم ال يقدر ام يوم قدر 25 يوم قد قدر ال يغىن احلذر اى يوميـن من الوت افر يوم ال يقدر ال أيتى القضاء Tercüme-i Fârisî: دو روز حـذر كـردن ازمـرك سـزا نيـسـت روز يكه قضا باشد وروزيكه قضا نيسـت روزيكه قضا باشـد كوشـش نه كـنـد سـود 26 روزيـكـه قضا نيسـت در ومـرك نـيـسـت Kıt‘a-i âtiye eş‘âr-ı Emîri’l-Mü’minîn’dendir: اف على النرجس و الـآس 27 السيـف و اخلنجر رحياننا وكأسـنا مججمة الـرأس شـرابنا من دم اعـدائنـا E‘izze-i guzāt-ı İslâm’dan Cenâb-ı Hālid bin Velîd Hazretleri, ki cür’et-i kâmile ve şecâʻat-i mükemmele ile ma‘rûf u mevsūftur, bu dâr-ı [44] fânîden âlem-i ebedîye rıhlet ve intikalleri vaktinde bu kadar muhārebâtta ibrâz-ı şecâʻat ve meydân-ı harbde ta‘n u darbe-i düşmanına göğüs gererek izhâr-ı sebât u metānet etmiş iken âhir ömründe ihtiyar kadınlar gibi yatakta teslîm-i rûh etmekte olduğundan şikâyetle, mâdemki ecelden halâsa çâre yoktur, nîk-nâmlık yolunda can vererek saâdet-i şehâdete nâil olamadığından dolayı eşk-rîz-i hasret olduğu rivâyet-i mevsûkadandır. Nûşirevân-i Âdil, Büzürcmihr’den: “–Şecâʻat nedir?” deyu suâl ederek, “Şu iki günden hangisi ölümden kaçmaya değer ki: Bir gün ki, ölüm mukadder değil, diğer bir gün ki mukadder. Ölümün mukadder olmadığı gün, zaten kazâ vuku bulacak değil. Ölümün mukadder olduğu gün ise, kaçsam ne fayda!..” 26 Bir önceki Arapça nazmın, birebir Farsça tercümesi olduğundan ayrıca tercümesine lüzum görülmemiştir. 27 “Kılıç ve hançer bizim reyhânımız; nergis ve mersine ne hâcet? Düşmanlarımızın kanıdır şarâbımız; kadehimiz ise kafatasları.” 25 21 “–Kuvvet-i kalbdir” cevâbını almış. “–Niçin kuvvet-i yed denilmediği?” suâline de: “–Eğer dil kavî olmaz ise elde kuvvet kalmaz.” cevâb-ı bâ-savâbı îrâd edilmiştir. Şecâʻat muhabbet-i ilâhiyyeyi câzib bir haslet-i mümtâze olup bu ise insanda kuvvet-i kalb sâyesinde husūl ve takarrur-pezîr olacağına ve kuvvet-i kalb dahī ʻakāid-i İslâmiyeden olduğu üzere mukadderât-ı ilâhiyyeye tevekkül ve teslîmiyetin semere-i nâfi‘ası bulunduğuna binâen haslet-i şecâʻatle ehl-i İslâm’ın akvâm-ı sâireden imtiyâzı yani şecâʻatin daha ziyade İslâm’a ihtisāsı lüzûmu tahakkuk eder. Şecâʻat, ümmehât-ı fezāil-i ahlâktan olup bunun on bir şu‘besi vardır ki bervech-i âtî beyân olunur. [45] Şecâʻatin Şu‘abâtı 1- Kiber-i nefs: Tarifi: Yesâr u fakr ve medh u zemm gibi nâsa müessir olan ahvâlden nefsin ‘adem-i teessür ü infi‘âlidir. Yani kerâmet ü hevâna mübâlât ve fakr u gınâ ve yesâr u ʻusrete iltifât etmeyip medh ü zemm-i halâyık indinde yeksân ve redd ü kabûl-i tavâif nazar-ı himmette siyyân olarak takallub-i ahvâl, müşâhede-i mahāvif ü ehvâl sebebiyle kusūr-ı himmeti müstelzim nesnenin bu haslet-i güzîde sahibinden sudûru mutasavver olmamaktır. Bu bir hulk-ı kerîm ve makam-ı ‘azīmdir ki menâzil-i ʻışk u muhabbetullâh ve asl-ı verâ-ı irâdette kazā ve kader-i ilâhîye teslîmiyet-i kâmile hâsıl olan kibâr-ı ümmetten gayriye müyesser değildir. Beyt (Pend-i Attâr’dan)28: [46] 29بتگـرى باشى كه او بت ميكـند مدح و ذمت گـر تفـاوت ميكـند 28 Esasen bu beyit Pendnâme’de değil, yine Ferîdüddin Attar’ın diğer bir meşhur eseri olan Mantıku’tTayr’da bulunmaktadır. (bkz. 20. makale, 24. beyit) 29 “Eğer övülmen veya yerilmen nazar-ı itibarında aynı değilse, senin nefsin bir put, sen de bir put zanaatkârısın demektir.” 22 2- ‘Ulüvv-i himmet: Tarifi: Cihânın nîk ü bed ahvâline nefsin ‘adem-i mübâlât ile nazar-ı himmeti taleb-i cemîl-i hakāyık ve kemâl-i zâtîye mün‘atıf olmaktır. Yani taleb-i cemîl-i hakīkī ve kemâl-i zâtîde nefsin matmah-ı nazar ve mahall-i tarakkubu ‘âlî ve bu cihân-ı fânînin rıf‘at ü câh ve saâdet ü sefâleti nazar-ı itibârından sākıt olarak ikbâl ü rif‘ati ve idbâr ü zilleti siyyân olmaktır. Hattâ bu fazīlet erbâbına: 30 تسـلـيم كـنم جو وقـت تسـليـم آيـد جانى دارم بعـاريت داده خداى beyti medlûlünce tecerrü‘-i ke’s-i meveddet dahī bâis-i merâret u ıztırâb olmamaktır. Haberde: 31﴾ ﴿ ان للا حيب معاىل األمورvârid olmuştur. Yani “Hakk (subhânehû ve teʻâlâ) Hazretleri merd-i bülend-himmeti sever ve a‘mâl-i me‘âlîyi nazar-ı kabûl ile müşerref buyurur” demektir. Rif‘at-i ercümend, himmet-i bülend ile tev’em olup yekdiğerinden ayrılması muhâldir. Kütüb-i ahlâkta buna dâir emsâl-i kesîre îrâd olunmuştur. Salâtīn-i Osmâniye’den Sultan Selîm-i Kadîm hazretlerinin kürre-i [47] arzı iki pâdişahlığa az görmesi, yani bütün sükkân-ı arzı hilâfet-i İslâmiyyenin hükûmet-i vâhide-i ʻâdilânesi tahtına idhâl eylemek yolundaki azm-i cihângîrânesi ʻuluvv-i himmete bir misâl-i vâcibu’t-tebcîldir. 3- Sebât: Tarifi: Şedâid-i âlâm ü ehvâlin kuvve-i mukāvemetidir. Bu hulk-ı kerîm sebebi ile nefs taleb-i kemâl tarîkının âlâm ü şedâidine tahammül ü musāberet ve belâyâ nevâibine mukāvemet etmeğe kādir olur. Bu da mühimmâta kifâyet ve mekârih ü beliyyâtı def‘a müdâvemetle müyesser olur. Fi’lhakīka sebât, müsmir-i meyâmin ü berekât ve müntic-i fevâid-i felâh u necâttır. Beyt: بنـاى كـار بنه بر ثبات و ايمان باش 32 كـه هـر بنا كه اصـل اسـت ﭙايدار بود “Bu can bana Hudâ’nın verdiği bir emânettir. Vakti geldiğinde emâneti teslim edeceğim.” (Kaynak bulunamadı.) 32 “Amel binası sebatın ve îmânın üstünde inşa edilmeli. Çünkü temeli olan her bina ayakta kalır.” 30 31 23 Sebâtın nişânesi ikidir: Birisi bir işe şürû‘ ve mübâşeret olunur ise onun itmâmını lâzime-i zimmet-i ihtimâm bilmektir. Diğeri, lisandan bir söz cârî olur ise mümkin oldukça onun nakīzini tekellüm etmemektir. [48] 4- Necdet: Tarifi: Mesāib ü mehāvif indinde ceze‘ u ıztırâba düçar olmamaktır. Yani mevâzi‘-i havf u ehvâl ve hücûm-i ʻazâim-i ahvâlde nefs sabr u tahammüle kādir olarak ceze‘ u feze‘ gibi umûr-i nâ-münâsibenin sudûr etmemesi demektir. 5- Hilm: Tarifi: ʻAlâim-i gazab indinde nefsin ‘adem-i tağayyürüyle tam’anînet ve karârından ibârettir. Yani nefs-i insânîye tam’anînet ü karâr ve terk-i ıztırâb u ıztırâr bir vechile hāsıl ola ki ‘avâsıf-ı hışm u gazab onu mütezelzil ve zirve-i kemâlinden mütenezzil kılmak imkânı kalmaya. 33﴾ َّ ﴿ أnass-ı mübîni mantūkunca hilm, ahlâk-ı [49] ilâhiyyenin ور َحلِ ٌيم ِ َن ٌ اّللَ َغ ُف birisidir ve cümle enbiyâ ü evliyâ sıfat-ı hilm ile ârâste olup müfsid-i îmân ve pîşer ü leşker-i şeytan olan gazabı kuvve-i hilm ile şikeste eylemişlerdir. Nûşirevân tarafından “Hilm nedir?” deyû îrâd edilen suâle Büzürcmihr tarafından “Ahlâk sofrasının tuzudur.” cevâbı verilmiştir. Zira mürekkeb olduğu hurûf ʻaks edilince ( ملحmilh) olur. Ve hiçbir ta‘âm tuzsuz lezzettâr olamayacağı gibi ahlâkın hiç biri de hilmsiz melâhat-i cemâl ibrâz edemez. Nûşirevân’ın tekrar ettiği suâle Büzürcmihr’in verdiği cevâba göre alâmet-i halîm üçtür: Birisi ekşi yüz ve kötü söz ile îrâd edilen makāle zebân-ı şîrîn ile cevap vermek ve renciş ü âzârı mûcib olan fiile ihsân ile mukābele eylemektir. İkincisi âteş-i gazab şu‘le-gîr olup satvet-i gazab gāyete erişince hâmûş “Muhakkak ki Allah, Gafûr (bağışlaması sonsuz olan) ve Halîm (kulların günah ve isyanlarına karşılık, onlara müsâmaha ve merhamet gösteren)’dir.” (Bakara Sûresi, 235; Âl-i İmran Sûresi, 155) 33 24 olmaktır. Bu hâl itmi’nân-ı kalbe ve teskîn-i rûha dâlldir. Binâberîn erbâb-ı sülûk, sıfât-ı zemîmeden olan gazaba bu nev‘ ilâc ederler. Üçüncüsü gazab vaktinde hışmı kâzm etmekdir, gazab teveccüh eden şahs müstahıkk-ı ukībet dahī olsa. [50] Rivâyet-i sahîha ile mervî ve menkuldür ki nev-bâve-i bostân-ı velâyet, sıbt-ı Nebî, necl-i velî Cenâb-ı Hüseyn bin Ali (radıyallâhu ʻanhumâ) hazretleri bir gün misâfirleri bulunan eşrâf-ı Arab ile sofra-nişîn-i ziyâfet oldukları esnâda hizmet etmekte bulunan kölelerinin ayağı ez-kazā hâşiye-i besâta ilişerek elinde bulunan kâse Cenâb-ı Şâhzâde’nin ser-i saâdetlerine düşüb derûnundaki sıcak taʻam ruhsâre-i mübârekinden aşağı dökülünce cenâb-ı gül-gonca-i bâğ-ı hidâyet ta‘zîben değil te’dîb tarîkıyla gulâmın yüzüne nigâh-endâz olunca hādimin zebânından: ﴾ ﴿ والكاظمني الغيظâyet-i celîlesi cârî olmasıyla Cenâb-ı Hüseyn kâzm-ı gayz buyurduklarını; müteâkıben hâdim: ﴾ ’﴿ والعافني عن الناسı kırâat etmesiyle Hazret-i Emîr affeylediklerini; hādim tetimme-i âyet-i celîle olan: 34﴾ ’﴿ وللا حيب احملسننيi okuyunca mecma‘-i fezāil olan Cenâb-ı İmâm gulâm-ı mûmâ-ileyhi âzâd ve bundan başka me‘ûnet-i maişetini deruhde-i zimmet himmet buyurduklarını bi’t-tebşîr gulâm-ı mûmâ-ileyhin manzûme-i hürriyetini şu beşâretle de müstezâd buyurmuşlardır. Hazret-i Îsâ (ʻalâ nebiyyinâ ve ‘aleyhisselâm): “–En güç ve korkunç şey nedir?” deyû vâki olan suâle: “–Hışm-ı Hudâ” olduğunu cevâben beyân ve gazab-ı ilâhîden emîn olmak, insan kendi gazabını terk etmekle müyesser olacağını dermiyân buyurmuşlardır. [51] Fakat şurası bilinmek lâzımdır ki gazab mevâzı‘-ı kesîrede hilmden daha güzeldir. Yukarıdan beri mezmûmiyetinden bahs olunan gazab hırs, tama‘ ve tekebbür gibi ahlâk-ı zemîmeden nâşî olan gazabdır. Ammâ kuvve-i gazabiyye bahsinde îzâh olunduğu vechile i‘lâm-ı meʻâlîm-i dîn-i mübîn ve hıfz-ı merâsim-i şer‘-i mübîn içün 34 ِِ ﴾ ني َ ال ُْم ْحسن ِ َ اظ ِمني الْغَي ِ ِ ِ ني عَ ِن الن ب ُّ اّللُ ُِحي َّ ين يُ ِنف ُقو َن ِِف َ ظ َوال َْعاف ِ َّاس َو ْ َ السَّراء َوالضََّّراء َوالْ َك َ ﴿ الَّذ “(O muttakîler ki) gizli ve âşikâr infak ederler. Hem öfkelerini yutucu, insanları affedicidirler. Allah ise ihsan sâhiplerini sever.” (Âli İmran Sûresi, 134) 25 gazab be-gāyet sütûde ve pesendîde bir haslettir. Meselâ bir kimse mahremân-ı haremine edilen hıyânete karşı hilm eder ise şer‘an, aklen, örfen mezmûm ve bu gibi ahvâlde gazab memdûhtur. El-hâsıl hilm ve gazabın mevâkı‘ını nazar-ı temyîz ile bi’t-tashîh ona göre ittisāf etmek lâzımdır. Beyt: قهر و لطف اندر محل خود نكوست 35 جـاى كـل كـل بـاش جـاى خـار خـار 6- Sükûn: Tarifi: Husūmât ve muhārebâtta hıfz u himâye-i dîn ve riâyet-i şer‘-i mübîn emrindeki teennîdir. [52] Yani himâye-i dîn ü millet ve riâyet-i dâire-i hurmet içün vâki‘ olan husūmât u muhârebâtta hıffet göstermemek ve maskara-i düşman-ı dûn ve mahall-i ta‘n-ı tâ‘inûn olmamaktır. 7- Tevâzu: Tarifi: Ashâb-ı fezāili ve mâl u câhta kendinin mâ-dûnu olanları isti‘zâmdır. Şu tarife göre tevâzu ashâb-ı fezāili isti‘zām etmek ve mansıb u rıf‘atte kendûden ednâ olanlara tereffu‘ kılmamak ve onlara nisbetle nefsi için meziyyet iddia etmeyip belki kendi kadrini diğerlerinden kemter bilip izzet ve hurmetini ber-taraf ederek sâir benî nev‘ini azîz ve muhterem tutmaktır. Zira kendûde her ne câh u rıf‘at var ise mahz-ı fazl u ʻatâ-yı Hakk ve kendûnün dahli ma‘dûm-ı mutlaktır. Tevâzu bir haslet-i şerîfedir ki 36﴾ ﴿ من تواضع لل درجة رفعه للا درجةhadîs-i şerîfi hükmünce mevsūfunun sebeb-i rif‘ati olur. Mefhûm-ı hadîs-i münîf: “Her kim berâ-yı Hudâ (ʻazze ve celle) tevâzu ederse [53] Cenâb-ı Hakk onun kadr u derecesini terfî‘ buyurur.” demek olur. “Kahrı da lütfu da lâyık oldukları mahalde tutmak gerek. Zira gülün yeri güllük, dikenin yeri dikenliktir.” 36 “Kim Allah için bir tevâzû gösterirse, o tevâzû derecesinde Allah o kulunu yüceltir..” (Ahmed b. Hanbel, 3 / 76) 35 26 Tevâzu her kimden sādır olur ise olsun güzel görünüyor ise de: تواضع زكردن فرازان نكوست 37 كدا كر تواضع كند خوى اوست beyti mısdâkınca ehl-i devlet ü ikbâl ve erbâb-ı menâsıb u mâldan sudûru daha zîbâ ve müstahsendir. Zira ki pîrâye-i büzürgî tevâzudur. Menkūldur ki İbn Simâk, meclis-i Hârûnu’r-Reşîd’e dâhil oldu. Hârûn ona kıyâm ve tazim eyledi. İbn Sîmâk: “–Yâ Halîfe! Şeref ü şân-ı pâdişâhî ile berâber ibrâz buyrulan bu tevâzu pâdişâhlığından büyüktür.” dedi. Halîfe bu sözü tahsîn ile berâber tafsīl ve îzâh etmesini fermân buyurdu. İbn Simâk cevâbında: “–Cenâb-ı Vâhibu’l-‘atâyâ bir kimseye mal ü cemâl ü büzürgî ihsan buyurur ve o kimse de malını bende-gân-ı Hudâ’ya müvâsât u ihsân ve cemâlini iffet ü ʻibâdâtla tezyîn eder; hâl-i büzürgî ve serfirâzîde tevâzu gösterir ise Hak (subhânehû ve teʻâlâ) hazretleri o zâtı ‘ibâd-ı muhlisânı ‘idâdına ilhâk buyurur.” dedi. Hârûnu’r-Reşîd divât ve kalem taleb edip bizzât şu cevâbı zabt u tahrîr buyurdu. Müşârun-ileyhin bu kelimâtı bi’z-zât zabt u tahrîr etmesi muttasıf olduğu tevâzuun diğer bir burhânıdır. [54] 8- Şehâmet: Tarifi: Zikr-i cemîl ve ecr-i cezîli mûcib olan umûr-ı ‘azīmeye harîs olmaktır. Yani nefsin umûr-i şerîfe iktisâbına ve merâtib-i ʻaliyye tahsīline harîs ve bu sebeble zikr-i cemîli hâiz ve ecr-i cezîli fâiz olmasıdır. 9- İhtimâl / Tahammül: Tarifi: Umûr-ı hasenede nefsin it‘âbı ve fezāil-i hamîde ve şemâil-i cemîlenin iktisâbı emrinde âlât-ı bedeniyyenin tekellüfle isti‘mâlidir. Yani fezāil-i ‘adîde ve hasāil-i hamîdenin tahsīl ü iktisâbında nefsin kuvâ ve “Tevâzu (bilhassa mal ve makam itibariyle) yükseklik sâhibinde olursa güzeldir. Fakirin tevâzûu ise zaten onun (mecbûren) huyudur.” 37 27 aʻzâsını isti‘mâl-i küllî ile isti‘mâl eylemesidir. [55] 10- Hamiyet: Tarifi: Dînen ve örfen mûcib-i âr u töhmet olan şeyden nefsini muhâfazadır. Hamiyet, gayretten ibârettir. Gayret de iki nev‘dir: Biri gayret-i dîn, diğeri gayret-i dünyâdır. Ammâ gayret-i dîn, emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münkerde ibrâzı mesâʻî etmektir. Ve ber-muktezā-yı fermân-ı ilâhî ve hadîs-i şerîf-i nebevî bir fi‘l-i münker yani muhālif-i şer‘-i şerîf bir hâl zuhûrunda bunun tağyîr ve izâlesine Müslümanlar me’mûr ve bu da üç sūretle müyesser olur: Birincisi, el ile yani seyfe varıncaya kadar vesâit-i siyâsiyye iledir. Şu sūret-i zecriyye erbâb-ı hükûmete aittir. İkincisi, lisan ile yani evvelâ nasihatla ve şayet münzecir olmaz ise ‘unf u şiddetle kelimât-ı men‘iyyede bulunmaktır. Bu da ehl-i ilm ve erbâb-ı zühd ü takvâ mertebesidir. Üçüncüsü, kalb ile olur. Şöyle ki; o fi‘l-i münkerin mürtekibini zebân ile de men‘ müyesser olmazsa kalben sevmeyip düşman addetmelidir. Bu sūret avâm-ı nâsın zuʻafâsı mertebesidir. [56] Ammâ gayret-i dünyâ, bu da üç nev‘dir: Birincisi eşbâh u akrâna, ikincisi havvâss-ı akrabâ ü müteʻallakāta, üçüncüsü umûm halka nisbetledir. Emsâl ve akrâna nisbetle olan gayret, câh u savlet-i kadr ve haysiyet-i iktidâr u übhet cihetleriyle cümlesine mütefevvık ve serfirâz olmak arzusudur. Elbette bu gayret ve hamiyetin zuhûrunda tahsīl-i kemâlâta sa‘y u ikdâm ile umûr-ı külliyye küşâde ve mühimmât-ı makāsıd, arzûsu vechile, âmâde olur. Doğrusu bu ehl-i himmet hasāilindendir. Ne kadar ‘âlî ve bülend olur ise gayretin galebe ve semeresi de o nisbette cilve-nümâ-yı zuhûr olur. Akrabâya nisbetle olan gayret dahī harem-i hâssını yani ehl-i beyti olan mahremlerini çeşm-i nâ-mahremden pûşîde tutmak ve onlara hudûd-ı ʻismet ü iffeti muhâfaza emrinde muâmele-i lâzimenin ibrâzıyla beraber bu bâbda şer‘an ve örfen lâzımu’r-riʻâye olan umûru i‘tiyâd etmektir. Umûm halka nisbetle olan gayret dahī kendi muhadderât-ı ehl-i beytine nisbetle olan gayretini cemîʻ-i ihvân-ı dîninin haremlerine nisbetle dahī yerine getirip 28 muhâfaza-ı ırz u nâmûslarına gayret eylemektir. Şöyle ki; erbâb-ı nâmûsun hândânına bed-nâmlık erişmesine müsâade ve Müslümânânın günâhlarını istikşâfa sa‘y etmeyip belki ittilâ‘ hâsıl eyledikleri ʻuyûbu setretmelidir. [57] Zira her kim bir Müslüman’ın aybını setreder ise Hudâ (ʻazze ve celle) Hazretleri de o kimsenin ‘uyûbunu pûşîde tutacağını ve rivâyet-i uhrâya göre onun günahlarını setr buyuracağını mübeşşir hadîs-i nebevî vârid olmuştur. Bu bâbda: 38 « » اسرت سرت للا عليكmeseli îrâd olunmuştur ki: 39 « » ﭙردﮤ كسى ندرى كسی نه درد ﭙردﮤ توmeâlen tercüme-i Fârisiyesidir. Bir de kendisine ilticâ eden zu‘afâ ve bîçâr-gânı himâyet ve sıyânet levâzım-ı hamiyet ü gayrettendir. Şu sūretle gayret, kavm-i necîb-i Arab arasında daha ziyâde cârî ve mer‘îdir. 11- Rikkat: Tarifi: Gayra yani ebnâ-yı cinsine lâhık olan âzârdan nefsin müteezzî ve mütessir olmasıdır. Şu tarife göre ebnâ-yı cinsine ʻârız olan elem ve mihnetten nefse teessür ve infi‘âl ʻârız olmak rikkat ise de bir şartla meşrûttur. Şöyle ki; bu rikkat sebebiyle ef‘âl ü akvâline ıztırâb ve ıztırâr gelmeyip belki mihnet-zede olan benî nev‘ine ihsân ve ifzāl etmeğe mübâşir olmalıdır. [58] Fasl-ı Sâlis: İffet Kuvve-i şeheviyyenin i‘tidâli olan iffetin tarifiyle şu‘abâtı beyânındadır. Tarifi: Ekl ve şurb ve cimâʻ ve libâsta akl u şer‘in tecvîz ettiği vech üzere beden-i insana lâzım olacak kadarını isti‘mâl edici bir kuvvettir. Ve tarif-i âhara göre muharremâtı ve husūsan şehvet-i harâmı irtikâbden ihtirâz edici bir kuvvettir. 38 39 “(İnsanların aybını) ört ki, Allah da seni(n ayıplarını) örtsün.” “Kimsenin perdesini yırtma (sırrını âşikâr etme) ki, hiç kimse de senin perdeni yırtmasın.” 29 İffet, kuvve-i şeheviyyeden nâşî ve ifrat ve tefrîtten ʻârî yani fücûr ve humûd vasatında vâki bir hulk-ı ‘âlîdir. Bedîhîdir ki insanın iki nisbeti olup biri melâike-i kirâma, diğeri behâimedir. Melâike-i kirâma olan nisbeti ilm ü amele ve behâime olan nisbeti dahī hırs-ı ekl ü şurba ve vıkâ‘a mâildir. ʻÂkıl o kimsedir ki nisbet-i melekîye kuvvet verip cânib-i behîmîye meyl göstermez. Meselâ insana hırs-ı ekl ü şurb ve libâs-ı fâhir müstevlî olunca tab‘-ı behîmî helâl u harâm ve galebe-i şehvet zamanında nikâh u sifâh meyânında bir fark u imtiyaz gösteremez. [59] İmdi iffet işbu galebe-i hırs u şehvet zamanında nefsin ‘inânını geri çekip dâmen-i himmetini levs ü haramdan pâk tutan ve vech-i şer‘îden gayri bir sūrete cevaz ve ruhsat vermeyen bir haslet-i cemîledir. İffet, ümmehât-ı mehâsin-i ahlâktan olup on bir şubeyi hâvîdir ki ber-vech-i zîr beyân olunur: [İffetin] Şu‘abâtı 1- Hayâ: Tarifi: İrtikâb-ı kabâyıhtan havfe nefsin inhısārını dâ‘î yani ikbâl-ı kabîhadan nefsi mâni‘ bir kuvvettir. Hayâ bir haslet-i şerîfe ve sîret-i makbûledir ki maden-i hayâ-i ‘aliyye Efdalu’t-tehâyâ Efendimiz Hazretleri: 40﴾ ﴿ احلياء شعبة من اْلميانhadîs-i şerîfiyle sıfat-ı hayâyı îmandan bir şube olduğunu yani dıraht-ı îmânın bir şahı bulunduğunu beyan ve diğer hadîs-i şerîfte: 41﴾ ﴿ احلياء خري كلهvârid olarak hayânın mahz-ı hayr olduğunu dermiyân buyurmuşlardır. Şüphe yoktur ki sıfat-ı hayâ şerâit-i nizâm-ı âlemdendir. [60] Farz-ı muhâl olarak hayâ ortadan kalkıp hiç kes şerm ü hayâ ile muttasıf olmasa menâzım-ı cihân halel-pezîr olur ve mesālih-i halâyık birbirine karışır. 40 41 “Hayâ, îmandan bir şubedir.” (Müslim, Îman 58; Buhârî, Îman 3) “Hayâ bütünüyle (zuhur eden her hâliyle) hayırdır.” (Müslim, Îman 61) 30 Beyt: 42 راهـزن خيـل مالهى حياسـت صـف شـكن قلب مناهى حياسـت Beyt-i âhar: كـر حيا نبود برافـتد رسـم عصـمـت ازميان 43 ور حجابى در ميانسـت از تقاضـاى حياسـت Aksâm-ı hayâ üçtür: Birincisi, hayâ-i keremdir ki kerîm olan zât, dergâhından sâilin hacil olarak ʻavdetinden şerm ü hayâ eyler. Cenâb-ı Kerîm-i Mutlak Hazretlerinin sıfat-ı hayâ-i keremle mevsūf olduğu âtîde derc-i sütūr-i ibtihâc kılınan hadîs-i şerîfte beyân buyrulmuştur. el-Hadîs: 44 ﴾ ﴿ ان للا حىي كري يستحىي اذا رفع العبد اليه يديه ان يردمها صفرا خائبتني Meâl-i münîfi: “Cenâb-ı Hakk sıfat-ı hayâ-i keremle mevsūftur ki vaktâki ʻabdi dû-dest-i niyâzı bâr-gâh-ı izzetine ref‘ eder ise kendü fazl u rahmetinden tehî-dest olarak redd ü iâdeye şerm ü hayâ buyuracağını” mübeşşirdir. İkincisi, hayâ-i hatâ ü isyândır yani günâhkârların ef‘âl-i bed-girdârından şerm ü hayâ etmesidir. [61] Ebu’l-beşer (salevâtullâhi ʻalâ nebiyyinâ ve ʻaleyh) Hazretleri ber-muktezā-yı sâika-i kazā vü kader şecere-i menhiyyeden tenâvül ederek dâr-ı na‘îmden rûy-ı zemîne nüzûlüne irâde-i subhâniyye şeref-müteʻallik buyrulunca hil‘at-i cennet selb olunduğundan Cenâb-ı Âdem Safiyyullâh esnâ-yı râhta dırahtân-ı cennet arkasında pinhân olmak isterdi. “–Yâ Âdem, bizden mi kaçıyorsunuz?” meâlinde şeref-sânih olan hitāb-ı izzete cevâben: “–Hudâvendâ, sizden nasıl kaçayım? Ve kaçmak mümkün müdür? Ancak “Nehyedilmiş şeylerin kalbini parçalayan şey, hayâdır. (Câiz olmayan) eğlence süvârisinin yol kesicisi, hayâdır.” 43 “Hayâ olmasaydı, namus tamamen ortadan kalkardı. Ortada utanma varsa, bu hayâ arzusundandır.” 44 Bu hadîs-i şerîfi şu lâfızla Ebû Dâvud kaydetmiştir: ( ) إن للا تعاىل حي كري يستحيي من عبده أن يرفع إليه يديه فريدمها صفرا ليس فيهما شيء 42 “Allah Teâlâ Hayy ve Kerîm’dir; bir kulu kendisine ellerini açtığında o elleri boş olarak geri çevirmekten hayâ eder.” (Ebû Dâvud, Vitr 23) 31 kendi hatâmdan şerm-sâr oluyorum.” yolunda ʻarz-ı mazeret buyurdular. Üçüncüsü, hayâ-i edebdir ki şer‘an ve aklen irtikâbı memnû‘ olmayan bir amel ile iştiğâle hayâ mâni‘ olur ise ona hayâ-i edeb ıtlâk olunur. Mervîdir ki Nuşirevân, sarayının hâb-gâhında gül ve nergis bulunduğu zaman çeşm-i nergis, a‘yun-i nâzıra gibi göründüğünden nâşî zevce ve câriyelerine mübâşeret etmez idi. Nûşirevân’ın şu muâmelesine hayâ-i hakīkī denilemeyip belki bunun bir sūret-i edebîsinden ʻadd olunmak lâzım gelir. Çünkü kendisi ateş-perest idi. Hâlbuki bâlâda nigâriş-pezîr-i hāme-i takrîr olan hadîs-i şerîf muktezāsınca hayâ îmandan bir şube olduğuna göre bu misillü muâmelât-ı edebiyye îmândan nâşî olur ise hayâ-i edeb-i hakīkī ıtlâkı sahîh olur. [62] Sıfat-ı hayânın edebe cihet-i ta‘alluku sebebiyle şuracıkta edebin tarif ve tavsīfi münâsib görünmüştür. EDEB: Akvâl-i nâ-pesendîde ve ef‘âl-i nâ-sütûdeden nefsi sıyânet ve kendisiyle benî nev‘inin âb-ı rûyunu dökmeyip pāye-i hurmette muhâfazattan ibârettir. Hakīkat-i edeb: 45﴾ ﴿ ادبىن رىب فاحسن أتديىبmekteb-i irfânının edîb-i kâmili Cenâb-ı Risâlet-penâh (ʻaleyhi salevâtullâh) Efendimiz Hazretlerine cemî‘-i ahvâlde mütâbe‘attır. Edeb, ekâbir ve esāğire yakışır bir haslet-i cemîledir. Ekâbir-i seleften iki zât beyninde evlâtlarından dolayı karâbet-i sıhriyet vâki ve binâberîn yekdiğerinin ahvâlini müşâvereten meyânelerinde kaide-i mürâseleye riâyet cârî idi. Her ikisinin de sinn-i şeyhūhete vusulleri hasebiyle birisi ba‘de vefâtihî evlâdının saâdet-i hâlini temin maksadıyla emvâl ve arazi ve nefâis-i sâire tedârik ü tehiyye [63] etmesiyle berâber diğerinin re’y ü hareketini bi’t-tahrîrât istifsâr etmiş idi. Beriki aldığı mektûbun münderecâtına muttali‘ oldukta tebessüm ederek yazdığı cevâbnâmesinde mâl yâr-i bî-vefâ ve mahbûb-i nâ-pâyidâr olmağla hesabı bundan görmek ve metā‘-ı fânîye ferîfte olmak lâyık olmadığından bahisle, kendisi evlâdını edeble ârâste ve onun için hazâin-i mekârim-i ahlâkı nihâde eylediğini ve mâl-ı dünya ma‘raz-ı fenâda olup edeb ise tagayyür ve intikalden emîn bulunduğunu îzâh u terkīm ve diğeri de bu cevab-nâmeyi aldığı zaman münderecâtının ʻayn-ı hikmet olduğunu teslîm 45 “Beni Rabbim terbiye etti, hem ne güzel terbiye etti!..” (Süyûtî, el-Câmiu's-Sağîr) 32 eylediği kütüb-i ahlâkta mestūrdur. « “ » ادب الرء خري من ذهبهKişinin edebi altunundan hayırlıdır” meâlinde olan işbu cümle-i cemîle Cenâb-ı Aliyyü’l-Murtazâ (kerrema’llâhu vecheh) Efendimiz Hazretlerinin kelimât-i hikmet-âyâtındandır. 2- Sabr: Tarifi: Mütâbe‘at-ı hevâdan nefsi hapsetmektir. Ve tarif-i âharla Hakk Teʻâlâ Hazretlerinden bendeye erişen mekârih ü beliyyâta şekîbâne muâmele etmektir. [64] Sabr, be-gāyet makbûl ve marzî bir sıfattır ki bununla ittisaf edenler dâr-ı dünyâda: 46﴾ 47﴾ ِ َّ اّلل مع ين َ َ َِ ﴿ إِ َّنâyet-i celîlesi mazmûn-ı münîfine mâ-sadak ve ukbâda da َ الصاب ِر ٍ َجرُهم بِغَ ِْري ِحس ِ َّ ﴿ إَِّمنَا يـو َّىفmedlûl-i celîlince hesapsız ecr-i cezîle mazhar olurlar. اب َُ َ ْ الصاب ُرو َن أ َ Haberde de vârid olmuştur ki Hakk (sübhânehû ve teʻâlâ) Hazretleri, Cenâb-ı Dâvûd (ʻalâ nebiyyinâ ve ‘aleyhisselâm) Efendimize ahlâk-ı ilâhiyye ile pîrâye-sâz-ı ömr-i zindegânî eylemesi emrinde ihtiyâr-ı tekellüf olunmasını ferman buyurmuşlar ve cümlei sıfât-ı ilâhiyyesinden biri “Sabûr” olduğunu vahy-âver-i beyân olmuşlardır. Şu tahsīs-i vahyden sıfat-ı sabrın derece-i rüchânı rehîn-i rütbe-i ʻıyân olacağından efrâd-ı islâmiyenin: 48﴾ ﴿ ختلقوا ِبخلق للاemr-i celîl-i nebevîsine imtisâlen ahlâk-ı ilâhiyye ile tahalluk u ittisāfa sarf-ı mesâ‘î ve ez-ân cümle sıfat-ı sabr ile tezyîn-i hayât-ı fânî eylemesi vâcibâttandır. 49﴾ ﴿ و أن النصر مع الصرب:قال النىب عليه السلم “Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Sûresi, 153; Enfal Sûresi, 46) “Şüphe yok ki, sabredenlerin mükâfatları hesapsız olarak ödenecektir.” (Zümer Sûresi, 10) 48 “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın.” (Kaynak bulunamadı.) 49 Allah Rasûlü (sallallâhu ‘aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Muhakkak ki nusret, sabr iledir.” (Ahmed b. Hanbel, 1 / 307) 46 47 33 3- Da‘t: Tarifi: Heyecân-ı şehvet zamanında sükûndur. [65] Yani böyle zamanda zimâm-ı ihtiyârı yed-i iktidâra alıp muktezā-yı akl ile hareket etmek demektir. 4- Nezâhet: Tarifi: Malı zulm ve zilletsiz iktisâb ve mesārif-i hamîdeye sarf u infâk etmektir. 5- Kanâat: Tarifi: Levâzımâtta kefâf-ı nefs edecek miktar ile iktifâ eylemektir. Fakat bu iktifâ hırs-ı cem‘-i mâl cihetinden olmamak şartıyla meşrûttur. Eğer bu cihetle olur ise ona kanâat denilmeyip “taktīr” ıtlâk olunur ki ehl ü ʻıyâlin nafakasında iltizâm-ı tengîden [66] ibâret olup şer‘an ve aklen mezmûmdur. Ammâ kanâat bunun hilâfına olarak: 50﴾ ﴿ القناعة كنـز ال يفىنhadîs-i şerîfi mantūkunca kemâlât-ı insâniyeden ma‘dûddur. 6- Vakar: Tarifi: Nefsin metālib cânibine teveccühünde teennî ile muâmele etmesidir. Cenâb-ı Mütemmim-i ahlâk (ʻaleyhi’t-tahıyyetu mine’llâhi’l-Hallâk) Efendimiz Hazretleri: 51﴾ ﴿ التأىن من الرمحن و العجلة من الشيطانbuyurmuşlardır. Ahkâm-ı şerîat-i mutahhara-i Muhammediyye’de nehy ʻani’t-ta‘cîldeki mübalâğa bir mertebeye varmıştır ki ekâbir-i ‘ulemâ-yı dîn ve ümenâ-yı şer‘-i metînden Mâverdî Hazretleri fevt-i salât-ı Cum‘a havfının vücûduyla berâber yolda acele edip de cadde-i teennî vü i‘tidâlden inhırâf etmemek, lâzimeden olduğunu tasrîh buyurdukları, 50 51 “Kanaat, bitmez tükenmez bir hazinedir.” (Deylemî, III, 236/4699) “Teennî Allah Teâlâ’dan, acele ise şeytandandır.” (Tirmizî, Birr, 66/2012) 34 Ahlâk-ı Celâlî’de mestūrdur. [67] 7- Rıfk: Tarifi: Şer‘an cemîli müeddî olan ve sıfât-ı haseneye sebeb olan şeylere nefsin hüsn-i inkıyâdıdır. Rıfktan garaz nermî ve dilcûyîdir. Bunların birincisi, mulâtafetle sâz-kârlık; ikincisi, müdârâ ve mülâyemetle kâr-sâzlık olur. Sıfat-ı rıfk, mevsūfuna zînet verir. Hılâfı, aksini intâc eder. Cenâb-ı Rabb-i ʻİzzet: ِ ِ فَبِما ر ْمح ٍة ِمنteʻâlâ(sallâllâhu i Edîbini -i celîlesinde Habîb-âyet ﴾ نت ََلُْم ِ َِ َ َ َ َ اّلل ل 52 ﴿ ‘aleyhi ve sellem) bu sıfat-ı cemîle ile tarif ü tavsīf buyurmuştur. Şüphe yoktur ki nermî ü mülâyemet vesîle-i meveddet ü vuslat ve sahtî ü dürüştî sebeb-i kat‘iyettir. Şu iki netîce-i mütehālifeye insan kendi tecârib ve müşâhedâtıyla vukuf ve yakīn hâsıl edeceğinden artık başkaca emsile îrâdına hâcet görülmeyip ancak bu sıfat-ı cemîle ile de ittisāfa sa‘y ü verziş edilmesini tavsiye ile iktifâ olunmuştur. [68] 8- Hüsn-i hedy: Tarifi: Sebeb-i kemâl olan muhsenâta nefsin muhabbet ve rağbetidir. 9- Vera‘: Tarifi: A‘mâl-i cemîle ve ef‘âl-i haseneye nefsin mülâzemetidir. Bu haslet-i güzîde ile mutehallık olan zümre-i cemîle: 53﴾ ِ آؤهُ إِالَّ الْ ُمتَّـ ُقو َن ُ َ ﴿ إِ ْن أ َْوليâyet-i celîlesi mantūk-ı münîfince velâyet-i Hakk ile mevsūf ü mübeşşer olduklarından başka delîl ü misâl îrâdından müstağnîdir. 10- İntizam: 52 53 “Allah Teâlâ'dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın.” (Âl-i İmran Sûresi, 159) “O’nun dostları ancak muttakîlerdir.” (Enfal Sûresi, 34) 35 Tarifi: Umûrun bi-hasebi’l-mesālih takdîrine ve kavâʻid-i makbûle üzerine tertîbine nefsin melekesidir. [69] 11- Sehā: Tarifi: İnfak-ı mal nefse sehl ü âsân olmak ve lâyık olan kimseye lüzûmu kadar i‘tâ ve ihsân eylemektir. Sehā, sebeb-i nîk-nâmîdir. Binâenaleyh efrâd-ı insana, husūsan eşrâf ü emcâd-ı benî beşere cûd u sehādan daha güzel bir sıfat yoktur. Beyt: شرف مرد بجوداسـت و كرامت بسجود 54 هر كه اين هر دو ندارد عدمش به ز وجود Haberde vârid olmuştur ki sehā cennette bir dıraht ve hakīkatte Hakk (subhânehû ve teʻâlâ) hazretlerinin cûybâr-ı hoşnûdîsi kenarında erişmiş ve şahı serefrâzîde a‘lâ-yı ʻılliyyîne peyveste olmuş bir nihâl olup dünyâda şükûfesi nîk-nâmî ve ukbâda meyvesi kerâmet ve fazīlettir. 55﴾ ﴿ اجلنة دار األسخياءhadîs-i nebevîsi sehānın mûcib-i saâdet-i âhiret olduğuna büyük delîl ve burhandır. Bir hakîm: “–Mecmû‘-ı hüner ü fezāili mahfî tutan nedir?” suâline: “–Buhl” ve: [70] “–Cemî‘-i meʻâyibi setr eden nedir?” deyû îrâd edilen istifsâra da: “–Sehādır” cevâb-ı savâbını vermiştir. İskender: “–Saâdet-i dîn ü dünyâ hangi şeydedir?” deyü istifsar edip Hakîm Aristo tarafından: “–Cûd u keremdedir” cevâbı verilmiştir. Bu cevâb-ı icmâlî şu vechile îzâh olunabilir ki Cenâb-ı Cevâd-ı Kerîm, Kur’ân“Kişinin şerefi cömertlikle, kerâmeti ise (Hakk’a) secdeyledir. Bunların her ikisi birlikte bulunmadıkça, yoklukları varlıklarından evlâdır.” 55 “Cennet, cömertlerin yurdudur.” (Kaynak bulunamadı.) 54 36 ı Mübîn’inde 56﴾ ﴿ َمن َجاء ِِب ْحلَ َسنَ ِة فَـلَهُ َع ْش ُر أ َْمثَ ِاَلَاbuyuruyor. Mazmûn-ı münîfi, hasene-i vâhide ityân edene hasene-i ‘aşera ile kerâmet ü mükâfât olunacağını mübeşşir ve bu hulk-ı kerîmin se‘âdet-i dîn olduğu envâr-ı Kur’âniyeden de müstenîrdir. Saâdet-i dünya olmasına gelince: 57 « » االنسان عبيد االحسانhükmünce insanın murg-ı dilini kerem ile sayd etmek mümkün olabilir. Gönül ise iklîm-i vücûdun sultanıdır. Sultan-ı kalb kayd-ı bend-i kerem olunca kalıbın ona tebe‘iyeti zarûrî ve kerîm vâsıta-i keremle mâlik-i rikāb-ı enâm olunca kendisine ebvâb-ı saâdet küşâde ve esbâb-ı makāsıd âmâde olmak tabiîdir. Mehâsin-i cûd u sehādan biri de budur ki civânmerdân umûmen mahbûb-i kulûb-i nev‘-i insandır. Hattâ ihsân-dîdesi olmayanlar da severler. Meselâ aktār-ı cihânın bilâd-ı ba‘îdesinde bir merd-i sahī bulunduğu işitilse onun sıfat-ı sehā ile ittisāfı kulûb-ı sâmi‘înin muhabbetini celbeder. [71] Bu hükm kayd-ı hayattan âzâde olan küremâ hakkında da cârîdir. Şu müdde‘âya misâl olarak Hātem-i Tāî irâe olunabilir. Bu merd-i sahī bi‘set-i nebeviyyeden mukaddem irtihâl-i dâr-i âhıret etmiş iken ilâ-yevminâ-hâzâ bahar-ı zikr-i sehāsı reyâhîn-i âferîn ile ârâste, çemen-i nîk-nâmîsi pîrâye-i senâ vü tahsîn ile pîrâstedir. Sehā haslet-i celîlesinin tahtında bir takım envâ‘ vardır ki kütüb-i ahlâkta mazbût olan sekiz nev‘i zîrde beyân olunur. 1- Kerem: Sühûlet ve tīb-i nefs ile kadr-i hâceti i‘tādır. Ve tarif-i dîğere göre nef‘i ‘âmm ve fâidesi tâmm olan umûra maslahat iktizā ettiği mertebede mal-ı mevfûr bezli nefse âsân olmaktır. 2- Îsâr: Nefsin muhtaç olduğu şeyi âhara ihsandır. [72] Bu fazīlet-i azīme ile ittisāf eden küremânın medhi hakkında: 58﴾ ِِ ِ ِ ٌاصة َ ص َ ﴿ َويـُ ْؤث ُرو َن َعلَى أَن ُفس ِه ْم َولَ ْو َكا َن ِب ْم َخâyet-i kerîmesi nâzil olmuştur. 3- Nebl: Ferah ve sürûr ile ihsân etmektir. “Her kim bir iyilik ile gelirse kendisi için onun on misli vardır.” (En‘âm Sûresi, 160) “İnsan, ihsanın zebûnudur.” 58 Muhâcirîn-i Kirâm’a karşı cömertliğin şâhikasını sergilemiş olan Ensâr-ı Kirâm hakkında nâzil olmuş bulunan âyet-i kerîmeden iktibas edilmiş bu kısmın meâli şöyledir: “…kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşr Sûresi, 9) 56 57 37 4- Müvâsât: Emr-i intifa‘da ihvân ve asdıkâyı şerîk kılmaktır. 5- Semâhat: Bezli vâcib olmayan şeyi tafazzulen bezl etmektir. [73] 6- Müsâmaha: Terki lâzım olmayan hakkı ihtiyâren terk ve ihsân etmektir. 7- Mürüvvet: Bezli lâzım olmayan şey’i gayra ibzâl ve ziyâde ihsân ile nefsin tehallîsidir. 8- ʻAfv: ʻUkūbete kudretin imkânı vaktinde intikamı terk etmektir. ʻAfv haslet-i cemîlesi fazīlette cümle hasāil-i hamîdeyi fâiktir. Hakk (subhânehû ve teʻâlâ) Hazretleri: 59﴾ ﴿ ُخ ِذ الْ َع ْف َوâyet-i celîlesiyle Habîb-i Edîb’ine ve Rasûl-i Necîb’ine haslet-i affın sîret-i ittihāzını ferman ve Rasûl-i Ekrem (sallâllâhu teʻâlâ ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri feth-i Mekke-i [74] Mükerreme müyesser olduğu günde kendilerine envâʻ-ı ezâ vü âzârda bulunmuş olan sanâdîd-i Kureyş’e: 60﴾ ﴿ انتم الطلقاء hıtâb-ı şerîfiyle müjde-bahşâ-yı af ü safh olarak bu sıfat-ı celîle ile ittisāflarının bir burhânını daha alenen ityân buyurmuşlardır. Bu takdirce o Nebî-yi Zîşân’a ümmet olmak şerefine mazhar olanlara dahī kendisine nisbet-i âharı tarafından îkā‘ edilen hata ve günahtan tecâvüzü âdet ve affı sîret ittihāz etmek, lâzimedendir. Nazm: عفـو فرمودن مبارك خصلـتيـسـت هر كه دارد عفو صاحب دولتيست دل زنــور عفــو روشــن ميـشــود وزنـسـيـمش سـينـه كـلشـن ميشـود دوســت دارد عـفــورا ﭙروردگـــار 61 آنچه ايزد دوسـت دارد دوست دار Şu kadar var ki benî beşerin ittisāfıyla memur olduğu af, hudûd-i şer‘iyyede “Sen af yolunu tut.” (A‘râf Sûresi, 199) “Sizler hürsünüz.” 61 “Affetmek mübarek bir haslettir, her kim ki ona sahip olur, saadete ermiş demektir. Kalb, affedicilik güneşiyle aydınlanır, sîne onun meltemiyle gülşene döner. Rab Teâlâ, affetmeyi sevmiştir; her ne ki Allah tarafından sevilmiş, onu sen de sev.” 59 60 38 câiz ve cârî değildir. Zira hudûd-i ilâhiyye mahall-i kahr u gazabdır. Binâenaleyh bunu tecâvüz edenler bi’t-tab‘ memdûh olamayıp ber-muktezā-yı ahkâm-ı şer‘iyye müstehakk-ı te’dîb olurlar. Nazm: اكر آن جرم را حديست شرعى 62 نبايد داشــت آنجا عفــو مرعى [75] “Günah ne kadar büyük olursa fazīlet-i af ondan daha büyüktür” sözü akvâl-i hukemâdandır. İskender, hakîm-i şehîr Aristo’dan: “–Fülân günahkâr hakkında ne dersiniz?” yollu re’yini istifsâr etmiş; Aristo dahī cevâbında: “–Eğer günah olmasaydı bihterîn-i fazīlet olan sıfat-ı af zāhir olamazdı” dedikten sonra sıfat-ı affın âyinesi günah ve sebeb-i zuhûru da günahkâr olduğunu beyân ü tezkâr eylemiştir. İskender af ile muâmele ne vakt rehîn-i istihsân olacağını da suâl etmesiyle Aristo: “–Vakt-i kudrette müstahsen olur ki şu muâmele-i af ile zaferin vazife-i şükrgüzârîsi îfâ edilmiş olsun.” cevâbını vermiştir. Efrâd-ı insâniyyeden her kim ki her ne zaman kendisine karşı diğerinden bir hata zuhûrunda kendisinin de aff-ı Hudâ’ya muhtaç olduğunu teemmül ve tezekkür eder ise günahkârdan affını dirîğ etmez. Tâ ki Hudâ (azze ve celle) aff-ı ilâhîsini onun hakkında erzânî buyura. Bir mücrim lisanından nazm edilmiş olan beyt-i âtî bu manâyı şâmildir. Beyt: من پيش تو مجرمم تو درﭙيش خداى 63 كـر عفو كـنى حق از توهم عفو كند [76] Eğer afte intikam ve ʻukūbeti terk ile beraber hilm bahsinde mahkî olan muâmele-i hasene-i Hüseyniyye misillü günahkâr hakkında ihsân ile de mücâzât “Eğer bir suçun cezası şer‘-i şerîf icabıysa, onu affetmek nasıl mümkün olur?” “Ben senin önünde mücrimin tekiysem, bil ki sen de Allah’ın huzurunda mücrimsin. Eğer sen beni affedersen, umulur ki Allah da seni affeder.” 62 63 39 buyrulur ise işbu fazīlet-i affın kadr ü rıf‘ati dü-bâlâ olmak bir emr-i tabiîdir. Beyt: بدى را بدى سـهـل باشـد جزاء 64 اكر مردى احسن الى من اساء Fasl-ı Râbi‘: Adâlet Usūl-i fezāil-i ahlâkın dördüncüsü olan adâletin tarifiyle şu‘abâtı beyânındadır. Tarifi: Fezāil-i selâse-i mebhûsenin ictimâ‘ından tahassul eden bir haslet-i makbûledir. [77] Şu tarif ‘ulemâ-i ahlâktan bazısının re’yine göre olup bu takdirce efrâd-ı insaniyenin birinde melekât-ı selâse-i ma‘lûme ictimâ‘ eder ise haslet-i adâlet tahakkuk edip sâhibine âd[i]l tesmiye olunur. Etmediği takdirde kaziyye ber-‘aks olmak lâzım gelir. Ahlâk-ı Nâsırî’de muhtâr olan, bu meslektir. Tarif-i mezkûre nazaran adâlet melekât-ı selâse-i ma‘lûmeden mürekkeb olmak ve bunun mukābelât ve şu‘abâtı fezāil-i selâse-i mezkûrenin ezdâd ve aksâmı demek lâzım geleceğinden buna başkaca mukābelât ve envâ‘ tayinine mahall kalmamak muktezā bulunduğuna ve mukassemde besâtet şart olduğuna binâen Şeyh-i Reîs re’y-i mezkûra göre tertîb ettiği risâle-i ahlâkta sâir ahlâkıyyûnun îrâd eyledikleri envâ‘-ı adâleti fazīlet-i hikmet envâʻına derc ü ilâve ve melekât-ı selâsenin mukābelât ve şu‘abâtının zikriyle iktifâ eylemiştir. Ulemâ-i ahlâktan bazı muhakkıkīn işbu fazīlet-i adâlet dahī denildiği gibi mürekkeb olmayıp hadd-i zâtında basît ve yukarıda [78] nefs-i nâtıka bahsinde güzerân ettiği vechile hikmet, nefs-i nâtıkanın kuvve-i ‘âlimesinin i‘tidâlinden ibâret olduğu gibi “Kötülüğe kötülükle karşılık vermek kolaydır. Mertliğe tâlipsen, kötülük edene iyilikle mukabele et.” İşbu mecelle-i sağîranın mevzūʻu itibâriyle bahsi sadedinde olduğumuz adâlet, nüfûs-i beşeriyeden sâdır olan ef‘âl-i şahsiyyenin sūret-i zuhûru itibâriyle vech-i tatbîkini beyandan ibâret olduğundan hükûmete nisbeti olan adâlet bi’t-tab‘ mevzūʻ-i bahs değildir. Maamâfih şu vesile-i haseneyle hikmet-i hükûmete te‘alluk eden adâletin mâhiyetini tarifen kürre-i arzın aktār-ı muhtelifesine hükümrân olup bunca milel ü akvâma neşr-i envâr-ı adâlet buyurmakta olan câlis-i serîr-i hilâfet, hâfız-ı hudûd-i şerîat, velî-nimet-i bî-minnetimiz, pâdişâh-ı hamîdü’l-hısâl ve şehinşâh-ı ‘amîmü’n-nevâl Gâzî-i bî-medânî Abdulhamîd Han-ı Sânî Efendimiz Hazretlerinin evsāf-ı celîle-i hümâyûnlarından bir vasf-ı güzîn olduğunun teyemmünen beyânıyla tezyîn-i lisân-ı şükrân eyleriz. 64 40 adâlet de kuvve-i ‘âmilesinin i‘tidâlinden neş’et eylediğini beyân u tarif ve bu takdirce adâlet, melekât-ı selâse-i mebhûsenin mevkūf-i ‘aleyhi hükmünde olduğunu tasrîh eylemişler ve kuvve-i ‘âmile hadd-i i‘tidâlde olur ise sâir kuvâ-yı bedeniye-i insâniyeye isti‘lâ hâsıl ederek kuvâ-yı mezkûre bunun me’mûr u münkādı olacaklarından onları ber-vech-i i‘tidâl kemâl-i rü’yetle mahall-i lâyıkasında tasrîf ve isti‘mâl eder, demişlerdir. Hüccetü’l-İslâm İmâm Gazzâlî (ʻaleyhi rahmetu’llâhi’l-Bârî) hazretlerince de meslek-i sânî muhtâr olduğundan İhyâu ʻulûmiddîn nâm kitâb-ı müstebânda adâleti ber-vech-i âtî tarif buyurmuşlardır: العدل حالة للنفس وقوة ِبا تسوس الغضب و الشهوة و حتملهما على مقتضى احلكمة و تضبطهما ىف االسرتسال و االنقباض على حسب مقتضيها Yani, adâlet nefsin bir hâlet ve kuvvetidir ki onunla gazab ve şehvete siyâset ve muktezā-yı hikmet üzere haml edip istirsâl ü inkıbâzda muktezā-yı hikmet hasebince zabt u idâre eyler, demektir. El-hâsıl her iki re’y ve ictihâda göre de adâlet fezāil-i ahlâkın cihet-i vahdeti hükmündedir. Binâenaleyh adâlet, eşref-i [79] fezāil ve ekmel-i hâlât olup her hasenâttan ziyade sıfat-ı Vâhid-i Hakīkī’ye vesîle-i kurbet olduğu vâreste-i şekk ü gümândır. Cenâb-ı Hikmet-şinâs (ʻaleyhi salavâtu Rabbi’n-nâs) Efendimiz Hazretlerinin: 65﴾ ﴿ عدل ساعة خري من عبادة سبعني سنةhadîs-i şerîfleri emr-i adlin ind-i ilâhîde rütbe-i ‘âliye-i makbûliyetini [ve:] 66﴾ ﴿ ان القسطني عند للا على منابر من نورhadîs-i nebevîleri dahī âdil olanların derece- i bâliğa-i mes‘ûdiyetini mübeyyindir ki her birerleri sıdk-ı müdde‘âya birer burhân-ı kātı‘u’l-beyandır. İlm-i ahlâkta efrâd-ı insâniyye üzerine terettüb eden vazife-i adâlet üç kısma münkasimdir: Birincisi, Cenâb-ı Hâlıku’l-vücûd hazretlerine edâ-yı vazife-i ‘ubûdettir. Çünkü 65 66 “Bir saat adâletle hükmetmek, yetmiş senelik ibadetten hayırlıdır.” (Kaynak bulunamadı.) “Âdil kimseler, Allah Teâlâ’nın katında, nurdan minberler üzerindedirler.” (Müslim, İmare 18) 41 bî-sâbika-i istihkāk mahza kerem-i yezdânîsinden kāmet-i mevcûdâtı hil‘at-i vücûd ile ِ terkīm ve siyyemâ nev‘-i beşeri mazhar-ı 67﴾ س ِن تَـ ْق ِو ٍي ْ نسا َن ِِف أ َ َح َ ﴿ لَ َق ْد َخلَ ْقنَا ْاْلbuyurdu. Bu nimet-i celîle ve âʻlâ-i mütevâliye-i ilâhiyye mukabilinde ʻabd-i mükellefin zimmetine edâ-yı vazife-i ʻubûdiyyet mütehattim ve îfâ-yı şükr-i nimet lâzımdır. Nazar-ı im‘ân u insâf ile bakılır ise şer‘-i mutahharda vârid olan teklîfât-ı dîniyye bizlere Hakk (celle ve ‘alâ) hazretlerine borçlu olduğumuz vazîfe-i [80] ʻubûdiyyet ü mahmedetin sūret-i îfâsını muʻarrif olup bu dahī hakk-ı ‘abîdânemizde vâcibü’ş-şükr ve’l-imtisâl bir nimet-i uhrâ bulunduğu ‘ukûl-i selîme ashâbına zarûriyyu’t-teslîm olan hakāyıktandır. İkincisi ebnâ-yı nev‘inden muâsırlarına karşı olan hukūku idrâktir ki bu da mansūs olduğu üzere inkıyâd-ı ülû’l-emr ve ta‘zîm-i eimme vü ‘ulemâ ve edâ-yı emânât ve kazā-i hukūk ve hıfz-ı ‘uhûd-i ihvân u cîrândan ibârettir. Üçüncüsü eslâf-ı mâziye ve sükkân-ı dâr-ı bâkiye olan güzeştegânın hukūkunu edâdır ki bu dahī âbâ ü ümmehât u ihvânından irtihâl-i dâr-ı âhıret edenlerin kazā-i düyûn ve tenfîz-i vesâyâ ve tamir-i evkāf ve ihyâ-yı hayrâtlarıyla ve’l-hâsıl şer‘-i şerîfte mübeyyen vücûh ile müyesser olur. Tafsilât-ı mebsûtadan müstebân olacağı vechle adâlet câmi‘-i cemî‘-i fazīlet olduğundan nâşî Hâce Abdullâh Ensarî (kuddise sirruhû’l-Bârî) hazretleri gibi bazı meşâyıh-ı kirâm: “Zulm ü âzârdan berî ve tāhir olan şey günah olmaz.” buyurmuşlardır. Beyt: مباش درپى آزارى هر چه خواهى كــن 68 كه در شريعت ما غير ازين كناهى نيست Bazı melâhıde-i zāhir-bînân bu kelâmı zāhirine atf-ı nazarla [81] şahs-ı âhara cevr ü zulüm olmayan ahvâlde yani şahsın nefsine âit ef‘âlde günah olmamak fikr-i bâtılına zâhib olmuşlar ise de müşârun-ileyhin kelâmında mezkûr olan zulm ü âzârdan maksad mevzū-i bahs olan adâletin zıdd-ı mukābili bulunan zulm olduğuna ve şerîat-i mutahharanın nâtık olduğu muharremâtı irtikâb ʻayn-ı zulm bulunduğuna binâen şer‘an “Muhakkak ki Biz, insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn Sûresi, 4) “Zulme sapmadıktan sonra, gönlün ne dilerse onu yap. Çünkü şerîatimize göre zulmün dışında hiç bir günah yoktur.” 67 68 42 memnû‘ olan ef‘âl, gerek ef‘âl-i lâzime ve gerek ef‘âl-i müte‘addiyye olsun, bâis-i günah u ‘ıtâb olduğu vâreste-i işkâldir. Şu îzāhâta göre bu mecellede ʻadl vech-i âtî üzere tarif olunabilir: “ʻAdl, nefs-i nâtıkanın kuvve-i ʻâmilesinin i‘tidâlinden nâşî, câmi‘u’l-fezāil bir haslet-i şerîfedir.” Adâlet ümmehât-ı fezāil-i ahlâktan olup on dört şubeyi hâvîdir ki ber-vech-i âtî beyân olunur. Adâletin Şu‘abâtı 1- Sadâkat: Tarifi: Garaz karışmayan ve umûr-i hayriyede nefsini sadîkine tercih ettirmeyen muhabbet-i sâdıkadır. [82] Alâmet-i sıdk-ı muhabbet, şer‘an ve aklen ref‘i mümkün olan ahkâm-ı isneyniyet-i beyne’s-sadîkayn mürtefi‘ olup rabıta-i ittihâd bir vechile rehîn-i istihkâm olmaktır ki kendi nefsine pesendîde gelmeyen şeyin sadîkı hakkında da vukūundan hoşlanmamak ve kendisi için istediğini dostu için de istemekten ibarettir. Hazret-i Risâletpenâh (ʻaleyhi celâil-i salavâtullâh) Efendimiz Hazretleri: 69﴾ ﴿ ال يؤمن احدكم حىت حيب ألخيه ما حيب لنفسهhadîs-i şerîflerinde bu manaya işâret buyurmuşlardır. 2- Ülfet: Tarifi: Mesālih-i dîn ü dünyâda erbâb-ı ‘ukûlun ittifâk-ı ârâsıdır. Yani meyânelerinde ülfet cârî olan tāifenin umûr-ı dîn ü dünyâda ârâ vü akāidi yek-diğerine muʻâvenet hususunda müteellif ve müttefik olmak demektir. 3- Vefâ: “Sizden hiç biriniz, kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için de istemedikçe îman etmiş olmaz.” (Buharî, İman 7; Müslim, İman 45) 69 43 Tarifi: Tarîk-i müvâsâta mülâzemet ve ‘uhûd-i ehibbâyı muhâfazattır. [83] Vefâ, sâhib-i kemâl olan civân-merdânın hâli ve hüsn-i ʻahd sütûde-hâl olan bezirgânın hısālidir. Ruhsâre-i ahdi hâl-i vefâ ile ârâyiş-pezîr olan zât-ı sütûde-sıfâtın rişte-i dâm-ı muhabbetine herkesin murg-i dili giriftâr olmak zarûrîdir. Yani ahde vefâ benî nev‘inin muhabbet-i kulûbunu câlib ü câzibdir. Bu haslet-i ‘âliye ile ittisāfın lüzûm ve vücûbunu mübeyyin olan âyât-ı Kur‘âniye’den biri: “Yek-diğerinizle akdeylediğiniz ahde vefâ ediniz.” mazmûn-ı münîfinde olan: 70﴾ ِ ﴿ َي أَيـُّها الَّ ِذين آمنُوا أَوفُوا ِِبلْع ُقve diğeri: ود ُ َ َ ْ َ َ “Benimle olan ahdinize vefâ ediniz ki ben de sizinle olan ahdime vefâ edeyim” mefhûm-ı celîlini hâvî olan: 71 ﴾ ِ ﴿ وأَوفُوا بِعه ِدي أâyet-i celîleleridir. ُوف بِ َع ْه ِد ُك ْم َْ ْ َ Cenâb-ı Hakk’a karşı ‘ibâdın vefâsı evâmire inkıyâd ve nevâhîden ictinab ve Hakk (subhânehû ve teʻâlâ) Hazretlerinin kullarına vefâsı da şu hâlin mukābele ve ‘ıvazında cezâ-yı hayr ihsânıyla ‘ibâdını kâm-yâb eylemesidir. Ahd-i halka vefâ makbûl ve muteber olunca ‘ahd-i Hâlık’a vefâ elbette daha pesendîde bir sıfat olur. Hadîs-i şerîfte: 72﴾ ﴿ ال دين لن ال عهد لهvârid olmuştur ki [84] manâ-yı şerîfi: “Ahde vefâ etmeyen kimse dindar değildir.” demektir. Beyt: نيست بر مردم صاحب نظر Mâide Sûresi, 106 Bakara Sûresi, 40 72 “Ahdi(ne vefası) olmayanın dini de yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, 3 / 135, 154, 210, 251) 70 71 44 73 خدمتى از عهــد پســنـديده تر Menkūldur ki bir gün Hazret-i İsmâîl (ʻalâ nebiyyinâ ve ʻaleyhisselâm) Efendimiz muhibbânından bir zât ile hem-râh olup esnâ-yı geşt-i güzârda yolları refîkinin hānesi önüne gelmesiyle refîk-i mûmâ-ileyh hânesinde lâzımu’t-tesviye bir [emr-i] mühimmi olduğundan hānesine girip o emr-i mühimmi bi’t-tanzīm ‘avdet ederek yine şeref-yâb-ı refâkat olmak üzere ‘avdetine kadar pîş-gâh-i hānenin ikāmetgâh-ı intizâr buyrulması emrinde niyâz-mend-i va‘de olunca Cenâb-ı İsmâîl (sallâllâhu teʻâlâ ‘aleyhi vesellem) niyâz-ı vâkıʻın is‘âfıyla va‘d ve orada bir mevzi-i münâsibe kuʻûd buyurmuş. Refîk-i mûmâ-ileyh hâne-i derûnuna dâhil olarak –egerçi husus-ı ma‘hûd tesviye-pezîr olmuş ise de– bir çok mesālih-i beytiyye daha zuhur ve mûmâileyh Hazret-i İsmâîl (salavâtullâhi ‘alâ-nebiyyinâ ve ‘aleyhisselâm) ile te‘âtī olunan mu‘âhededen zühûl ederek hânesine diğer cihetten küşâde olan kapıdan ‘azīmet ü avdet, velhâsıl aradan vakitler murûr ederek üçüncü gün intizar-gâh-ı Cenâb-ı İsmâîl’e vâsıl ve bu sūretle meyânelerinde mülâkat hâsıl olunca refîk-i mûmâ-ileyh, müşârün-ileyh hazretlerine hitāben: “–Ey semere-i şecere-i hullet ve ey püser-i [85] peder-i millet! Bu mevzide niçin kuʻûd buyuruyorsunuz?” deyu mahcûbâne suâl etmiş ve müşârün-ileyh hazretleri de cevabında: “–Sana va‘d eylediğim vakitten beri burada oturup mu‘âvedetinize muntazır kaldım.” buyurmuşlardır. Refîk-i mûmâ-ileyh: “–Çünki ben gelmedim; niçin ʻavdet buyrulmadı?” deyince Hazret-i İsmâîl (sallâllâhu teʻâlâ ‘aleyhi vesellem) Efendimiz de: “–Va‘d etmiş bulundum. Hilâfı hareket ihtiyarını reva görmedim. Hatta bir müddet daha gelmeseydiniz yine ‘avdet etmezdim.” buyurmuşlardır. Hakk (subhânehû ve teʻâlâ) Nebiyy-i müşârün-ileyh hazretlerini bu sıfat-ı celîle ile tavsīfen kelâm-ı kadîminde: 73 “Akıl sahibi kimse için ahd(e vefa)dan daha beğenilmeye lâyık bir amel yoktur.” 45 74﴾ ص ِاد َق الْ َو ْع ِد َ ﴿ إِنَّهُ َكا َنbuyurmuştur. Hikâyât-ı sālihîn sırasında menkūldür ki, bir efendinin sālih ve mütedeyyin bir kölesi var idi. Nâgâh efendisi hastalanmağla bu hâl-i bîmârîden halâs olur ise gulâmını âzâd edeceğini Cenâb-ı Hakk’a karşı ahd eyledi. Ve kendisine şifâhâne-i gayb-ı ilâhîden şifâ ve sıhhat bahş u ihsan buyruldu. Efendi-i mûmâ-ileyh böyle müstakīmu’l-etvâr bir köleyi elden kaçırmak istemediğinden gulâmı âzâd eylemedi. Fakat aradan çok zaman mürûr etmeksizin ikinci bir maraza daha dûçar olup kendisine tedavi ve ilâç edilmek üzere köleden tabib taleb eyledi. Gulâm efendisinin huzurundan dışarıya çıkıp tekrar [86] içeri girerek tabib lisanından: “–Senin efendin bana muhalefet ediyor ve söylediği söze vefâ etmiyor. Ben ona ilâç etmem, diyor.” dedi. Efendisi bu sözden mütenebbih olarak kölesine hitâben: “–Tabibe söyle ki, ânın muhalefetinden nâdim oldum. Ve nakz-i ahdden tevbe ettim.” deyince gulâm cevâben: “–Tabib: Sen sıfat-ı vefâyı evvelce îfâ ve ba‘dehû biz de şerbet-i şifâyı ihsan edelim, buyuruyor.” demesiyle efendi, kölesini ‘ıtk u âzâd eylemiş ve kendisi de derhâl şifâhâne-i gaybden şifâ-yâb olmuştur. Ekâbirden biri, bir hakîmden insanı azîz eden sıfatı suâl eylemiş; hakîm de: “Ahd ü va‘de vefa etmektir.” cevabını vermiştir. 4- Teveddüd: Tarifi: Mûcib-i meveddet olan muâmele-i cemîle ile erbâb-ı fazīlet ü kifâyetin celb-i kulûbudur. Celb-i kulûb-i ekiffâ ü efâzıl, tīb-i kelâm ve in‘âm ü ikram gibi mûcib-i muhabbet olan vesâil-i cemîle ile müyesser olur. [87] 74 “Muhakkak ki o, va‘dine sâdıktı.” (Meryem Sûresi, 54) 46 5- Mükâfât: Tarifi: İhsânı misli yâhut ziyâdesiyle mukābeledir. 6- Hüsn-i Şirket: Tarifi: Muʻâmelâtta ʻadle riâyettir. Meselâ dâd ü sited gibi ebnâ-yı cinsiyle te‘âtī-i muʻâmelât vukuunda inhirâf-ı hâtır-ı şürekâyı mûcib olmayacak bir derecede insaf ve i‘tidâle riayet olunmalıdır. Fakat bu bâbda da kanun-ı adle riayet şarttır. Şöyle ki, mu‘âmillerin rızâsı kendi hukukuna tecavüz gibi hılâf-i adl bir sūrete te‘alluk eder ise işte bu misillü kanun-ı adâlet hāricindeki muâmeleye riâyet hüsn-i şirketten ma‘dud değildir. [88] 7- Hüsn-i Kazā: Tarifi: Mükâfât tarîkıyla edilen ihsâna minnet etmemek ve peşîmân olmamaktır. Yani hukūk-ı ihvân u hullânı minnetten ârî ve nedametten berî olmak üzere ‘alâ-ahseni’l-vech kazā etmek demektir. 8- Sıla-i Rahim: Tarifi: Umûr-ı hayriyyede akrabayı şerîk etmektir. Yani akrabasını kendi servet ve refahiyetinden hissedar eylemektir. Bu hulk-ı kerîme riâyet bâbında ihtimâm-ı tam lâzimedendir ki Cenâb-ı Hātemü’l-Mürselîn Efendimiz Hazretleri hadîs-i nebevîlerinde: 75 ﴾ ﴿ بعثت لكثر االصنام و وصل االرحامbuyurmuşlardır. Ve bu bâbda daha pek çok ehâdîs-i şerîfe ve vesāyâ-yı nebeviyye menkūldür. [89] İnsana nisbet olunan karâbet iki nev‘dir: Biri karâbet-i sūriyedir ki müta‘allakı akraba ü müta‘allakâttan ibaret ve diğeri 75 “Putları kırmak ve akrabaya alâka göstermek üzere gönderildim.” (Kaynak bulunamadı.) 47 karâbet-i maʻneviyye ki münâsebet-i rûhâniyetten kinâyet olarak cümle âdemiyân hakkında sâbit ve mütehakkıktır. Binâenaleyh, sıla-i rahim vazifesini her iki sınıf hakkında mer‘î tutmak vâcibdir. Cenâb-ı Emîrü’l-mü’minîn Ömer b. el-Hattāb (radıyallâhu ʻanh) hazretlerinin: 76 « » القرابة حلم و دم و القربة روح و نفس و شتان ما بينهماbuyurmuş olduklarına nazaran karâbet-i mâneviyye ashâbının hakk-ı riâyetini daha müekked tutmak lüzûmu anlaşılır. Mısra-ı âtî bu manâyı mutazammındır: داني كه بسيارست فرق 77 از آب و كل تا جان و دل Sıla-i rahim, edâ-yı hukuktan ibâret olarak kâffe-i enâmın zimmet-i himmetine terettüb eden bir vazifedir. Bu vazifeyi îfâ tahâret-i zât ve letāfet-i sıfâta ve ʻulüvv-i neseb ü hasebe delil-i zâhirdir. Sıla-i rahim vazifesinin sūret-i îfâsını ve vech-i tatbîkini kâmilen beyan, müstakil bir kitap telifine mütevakkıf olduğu cihetle bu mecelle-i muhtasaranın dâire-i tahammülü hāricinde ise de bütün bütüne terk ü ihmâli de rehîn-i cevaz olamayacağından karâbetin beyan olunan her iki [90] sınıfı hakkında ‘alâ-vechi’l-icmâl izâhât i‘tāsı rehîn-i tensîb oldu. Karâbet-i Sūriye: Evvelâ ‘abd-i mükellef üzerine hakk-ı nimet-i ilâhîyi edâdan sonra hukuk-ı şefkat-i vâlideyni îfâ etmek gerektir. Zîrâ Hakk (celle ve alâ) hazretleri: 78﴾ ﴿ من رضى عنه والداه فإىن عنه راضhadîs-i kudsîsinde rızā-yı Hakk rızā-yı vâlideyne mütevakkıf olduğunu tebyîn [ve:] “Akrabalık, et ve kandır. Manevî yakınlık (kurbet) ise ruh ve nefstir. İkisi arasındaki fark ne de büyük!” “Bil ki, su ve çamur ile ruh ve gönül arasında çok büyük fark var.” 78 “Anne ve babasının rızâsını kazanan kişiden Ben de râzıyımdır.” 76 77 48 79﴾ ك أَالَّ تَـ ْعبُ ُدوا إِالَّ إِ ََّيهُ َوِِبلْ َوالِ َديْ ِن إِ ْح َسان َ ُّضى َرب َ َ ﴿ َوقâyet-i kerîmesinde de vâlideyne ihsânı kendi ibadetine karîn buyurmuştur. Hoşnutî-ı peder dünyâda mûcib-i devlet ve âhirette sebeb-i necât ü saâdet idüğü mukarrer ve duâ-i mâder, hoşnutî-ı pederden daha ziyade müessir ve netîceâverdir. Çünkü hadîs-i şerîfte: “Cennet ümmehâtın ayakları altındadır.” meâl-i beşâret-iştimâlini mutazammın olarak: 80﴾ ﴿ اجلنة حتت اقدام االمهاتvâr[id] olmuştur. Yani; her kim ki kendi hakkında sebak ü güzâr eden şefkatin hakkını yerine getirecek hüsn-i hizmette bulunarak vâlidesinin rızāsını tahsīl eder ise duhūl-i cennet müyesser olur, demektir. [91] Sâniyen, hukuk-ı zevi’l-kurbâya riayet, vâcibât-ı İslâm’dandır. Zira rahm u şefkatle ittisāf müstelzim-i neyl-i rahmet-i ilâhiyye olduğu bu babda vârid olan ehâdis-i kudsiyye vü nebeviyye müfâd-ı celîllerinden müstefâd olan hakāyık-ı sârreden bulunduğuna binâen sıla-i rahim bâis-i efzâyiş-i ömr ve mûcib-i vüs‘at-i rızıktır. Rivâyet-i sahîha ile mervî ve menkūldür ki Cenâb-ı Eyzid-i Müteʻâl hazretleri, enbiyâ-i ‘izâmdan Mûsâ (sallâllâhu teʻâlâ ‘aleyhi vesellem) Efendimize akraba-yı nübüvvet-penâhîlerine iyilik etmesini vahy ü ferman ve müşârün-ileyh de ne yapılır ise muvâfık-ı rızā-yı Rabb-i Mennân olacağını istîzân edince akrabâdan gâib olanlara selâm ü dua ve hâzır olanların fukarasına sıla-i rahm ü ʻatâ ve ashâb-ı yesâr u iktidardan bulunanlarına riayet ü senâ edilmesi hakkında hıtāb izzet-pirây-ı vürûd olmuştur. Sıla-i rahim vâcibesinin akraba hakkında bu ta‘lîm-i ilâhî dairesinde îfâsı vazife-i ʻubudiyettendir. Karâbet-i Ma‘neviyye: “Ve Rabbin emretmiştir ki, kendisinden başkasına ibadet etmeyin ve ana ile babaya ihsanda bulunun.” (İsrâ Sûresi, 23) 80 Bu lâfızla gelen rivayet, sened itibariyle zayıf görülmüşse de onun manâ olarak eş anlamlısı olan bir başka hasen ve sahih hadîs şöyledir: 79 49 Sâlisen hukūk-ı muallim ü üstâda riayet vecibedendir. Zira her kim hakk-ı ta‘lîmi bilip muallim hakkında îfâ-yı hürmet eder ise dünya ve ukbada ber-hurdâr olur. [92] Hürmet-i üstad, sîret-i evtâddır, deniliyor. Evtâd, evliyâ-i kirâmdan bir fırka-i mümtâzedir ki kıvam-ı âlem onların bereket-i vücûd-i şeriflerine menûttur. Mürşid-i tarîka-i hakikat u marifet olan meşâyih-ı kiram dahī bu kabildendir. Gerek muallim-i ahkâm-ı şeriat ve gerek mürşid-i esrâr-ı râh-ı tarikat olan zevât-ı kirâm, müte‘allimîn ve müsterşidînin hayat-ı câvidânîlerinin tehzîb ve ıslâhına bezl-i himmet buyurdukları cihetle ber-mantūka-i cenâb-ı Ömer ibnü’l-Hattāb (radıyallâhu [ʻanh]) bunların hakk-ı riayetleri daha ziyade mer‘î tutulmak elzemdir. Râbi‘an, hukuk-ı cârr u hem-sâyegîye riayet olunmalıdır. Zira bu babda mervî olan hadîs-i şerîf mantūk-ı münîfince Cenâb-ı Hakk’a ve rûz-ı kıyamete iman edenler hukūk-ı cârra riayete me’murlardır. Menâzili, insanın hanesi ve bağ ve dergâhı kurbünde olanlara komşu ıtlâk olunur. Ahlâk-ı Muhsinî’de mestūrdur ki bir fakir derviş tüvângerân-ı zemâneden birinin komşusu idi. Bir gün câr-ı ganînin çocuğu hane-i fakire ʻazîmet eder ve bu sırada derviş ‘ıyâl u etfâlıyla taʻâm etmekte bulunurlar. Ber-muktezā-yı hâl-i sabâvet taʻâma davet meyl ü arzusuyla çocuk bir müddet hane-i fakirde tevakkuf u ârâm etmiş ise de öyle bir mürüvvete nâil olamadığından nâşî giryan ve hazin bir hâlde peder ve mâderinin nezdine ʻavdet ve vâki olan suale [93] cevâben sebeb-i bükâ komşu tarafından sofra-i taʻâma ‘adem-i davet olduğunu nakl u hikâyet eyler. Evlâtlarının teskîn-i girye ü ıztırâbı için günâgün et‘ime-i nefîse tehiyye vü ihzâr ettirilir ise de kâr-gir-i tesir olamayıp sabiyy-i mûmâ-ileyh fakir komşunun taʻâmına hasr-ı matlab etmesi üzerine pederi, komşusunun hanesi kapısına ʻazîmet ve dervişi davetle: “–Ey derviş, bizi niçin rencide ediyorsunuz?” hitābıyla söze başlayıp macera-yı sabîyi nakl ve sebebini sual eder. [94] Derviş bir müddet mütefekkirâne sükût ettikten sonra cevaba âgâz ve komşusu olan merd-i ganîye hitāben bu hâlin vukuu söyleyemeyeceği bir sebep ve sırra mebnî olduğunu ifade etmekle beraber istîzâhına kıyam edilip de kendi perde-i esrârının hetk edilmesine meydan verilmemesini de rica ve niyaz eylemiş ise de merd-i ganî istikşâf-ı 50 hakikat emrindeki ısrarında mübalâğa ibraz eylemesi üzerine derviş-i dil-rîş cevaben, evlâd u ʻiyâliyle ekl ettiği taʻâm kendilerine helâl ise de sabî-i merd-i ganîye haram olduğu için sofraya davet etmediğini söyleyince peder-i püserin bu babdaki merakı ziyadeleşip: “–Subhânallâh! Bir taʻâm ki birine helâl, diğerine haram olsun?! Şer‘-i şerîfte böyle hüküm var mıdır?” yollu istiftâya mübâşeret eyler. Derviş dahī: “–Kur’ân-ı Mecîd’de: 81﴾ ص ٍة ْ ﴿ فَ َم ِنâyet-i kerîmesi tilâvet olunmadı َ اضطَُّر ِىف َمَْ َم mı? Hükm-i münîfi muktezāsınca hâl-i teng-destî vü bî-çâregîdeki dermândegâna murdar, helâl; fakat si‘a-i hâl ashabına haramdır.” [diyerek] üç gündür evlâd u ‘ıyâliyle aç ve bî-ilâç kalıp sūret-i âharla tedarik-i taʻâm çaresi bulunamamak ıztırârıyla o gün filân viraneye gidip bulduğu meyte-i hımârdan sedd-i ramk edecek miktar kat‘ ile hanesine getirip tabh eyledikleri lahmı tenâvül etmekteler iken tesadüfen çocuğun da hanesine geldiğini ve binaenaleyh sofraya davet edemediğini, işte hakikat-i hâl bundan ibaret olduğunu tavzīh eyledi. Vaktâ ki cârr-ı ganî sūret-i maceradan hakīkat-i hâle intikal eylediyse hâsıl ettiği teessür bükâ-i şedîdi istilzam ve: “–Cenab-ı Hudâvend-i ‘Azīm rûz-i kıyamette: «Sen dünyada hem-sâyenin hâl-i ıztırârından bîhaber idin. Ettiğin komşuluk şu sūrette idi?» yolunda bana ‘itâb buyurur ise ne cevap vereyim?” diyerek pek çok girye vü zârî ile dervişin tatyîb-i hâtırına ikdam ve elinden tutarak hanesine getirip mâlik olduğu nakd ü metâdan bir kısmını ona i‘tâ ve ihsan eyledi. O gece âlem-i maʻnâda Rasûl-i Ekrem (sallâllâhu ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinin şeref-i rü’yetiyle müşerref oldu. Cenâb-ı Sultan-ı [95] Eshıyâ (sallâllâhu “Ancak, her kim son derece açlık halinde çaresiz kalırsa…” (Mâide Sûresi, 3) Âyet-i kerîmenin tamamı mealen şöyledir: “Sizlere ölü, kan, domuz eti, Allah Teâlâ'dan başkasının namına boğazlanan hayvan, bozulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, süsülmüş veya canavar yemiş ‒daha ölmeden boğazladığınız müstesna‒ ve dikili taşlar üzerine boğazlanan hayvanlar ve zarlar ile kısmet istemeniz haram kılınmıştır. Bunlar birer fısktır. Bugün kâfirler sizin dininizden yeise düşmüşlerdir. Artık onlardan korkmayınız; Ben’den korkunuz! Bugün sizin üzerinize nîmetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmiyet'e râzı oldum. Anca her kim son derece açlık hâlinde çaresiz kalırsa günaha mütemayil olmaksızın (o yasaklanmış etlerden hayatını kurtaracak miktar yiyebilir). Şüphe yok ki, Allah Teâlâ Gafur’dur, Rahîm’dir.” 81 51 teʻâlâ ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri lutfen merd-i ganîye tevcîh-i hitab ve iltifatla: “Ey hāce! Hem-sâyene ettiğin şu şefkatten dolayı günahlarınız mağfûr oldu. Malınızda bereket zāhir ve yevm-i âhirette cennette benimle hem-nişîn olmak müyesser olur.” buyuruyorlar idi. دسـتگـيرى كر كنى همسـايۀ درويش را 82 با پيامبر در جنان همسايه بينى خويش را Hāmisen, hukuk-ı mihmânâna riayet lâzimedendir. Çünkü mihmân nezdîk-i Yezdân’dan tuhfedir. Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki: Her kim Hudâ (‘azze ve celle) Hazretlerine ve rûz-i kıyamete iman ederse misafirine ikram eyler. İkram, mihmân-ı misafiri aziz tutmak ve tekellüfâttan her neye muktedir ise mihmâna nisbet ve izafetle yerine getirmektir. Hukemâ buyurdular ki: “Mihmân kimdir diye bakmayınız. Kendi kereminize ve muktezā-yı mihmânnevâzîye nazar ediniz.” Hikâye-i meşhûredendir ki; Talhatü’t-tulehâ lâkabıyla mülâkkab Talha ibnü Abdullâh-ı Huzâî bir defa ittifaken tek ü tenha olarak kabîle-i Benî Kays’a nüzûl eyledi. Seyyid-i kabile, Mâlik ibnü ʻAvf idi. Talha’yı şahsen bilmediği gibi şeref ve siyâdetine de ittılâ‘ hâsıl [96] edememişti. Binaenaleyh, hakkında vezaif-i mihmandârî bi-hakkın îfâ edilemeyip ikram ve teşrîfinde taksīr vâki oldu. Talha mecbûl olduğu kuvvet-i kerem ve ‘izz-i neseb ü haseb ile bu câm-ı zehr-i mezelleti tecerrü‘ ve gördüğü bâr-i girân-ı hakarete tahammül ederek, vaktâ ki kabile-i mezkûreden mufârakat ve me’vâ-yı aslîsine rıhlet eyledi. Mâlik ibnü ʻAvf’a misafirinin nasıl bir kimse olduğu ma‘lûm ve hakkında ibraz olunan muâmele-i gayr-i lâyıkadan be-gāyet şermende ve mahcûb olarak i‘tizârı hâvî bir arîza tanzīm ve takdîm eyledi. Talha, nâmeyi mütālâa ile meâlinde kendisini tanıyamadığından hakkında levâzım-ı mihmân-nüvâzî lâyıkı vechile îfâ edilemediğini itiraf ile beraber bundan dûçâr-ı hacâlet ve mecrûhu’l-fuâd olduğunu bi’l-beyan özrünün kabülüyle hata ve taksīrât-ı vâkıʻasının afvı ricâ olunduğunu anlayınca yazdığı cevab- “Eğer fakirlerin elinden tutup onlarla birlikte olursan, cennet bahçelerinde Peygamber’le beraber bulunup iltifata mazhar olursun.” 82 52 nâmesinde bu misillü hezârân taksīrât mukābelesinde serd edilen bir özrün kabulü muttasıf olduğu kerem iktizāsından olduğundan beyan olunan mazeretin kabulü emrinde dağdağa ve tereddüde mahal olmayıp, fakat “Sizi tanıyamadım” sözü doğru bir söz ve şîve-i kereme muvâfık olmadığı bildirilmiş ve bu müdde‘âyı îzâhen: “Çünkü mihmânân haklarında rüsûm-i i‘zâz ü ikrâmı eşrâf u e‘âzıma tahsīs, mürüvvet ve şîme-i ehl-i fütüvvet değildir. Şart-ı mîzebânî âfitâb-âsâ herkese yeksan ziyâ-efşân [97] ve misl-i bârân her yere tarîkat-i vâhide üzere rîzân olmaktır. Bu takdirce eğer mihmân küberâ ve şürefâdan ise hakk-ı şerâfetine lâyık olan riâyet yerine getirilmiş olur. Ve şâyet ferûmâyeden ise mîzebânın ihsan ve keremi zāhir olmuş olur. Zira büzürgân hizmetinde taksīr mûcib-i nedamet ü hacâlet olur. Ammâ bir nâmüstehak hakkında ibrâz-ı kerem sebeb-i bed-nâmî ü peşîmânî olamaz.” denilmiştir. Mihmân-nüvâzînin şart-ı diğeri de mihmândan bir cerîme sādır olsa veyahut müsâferetinden mukaddem bir hata vâki olmuş ise nevâle-çîn-i hān-ı ihsanı olduktan sonra günahından geçmek, yani mazhar-ı af eylemektir. Sâdisen, levâzım-ı riâyet-i hukūktan biri de hakk-ı sâile riayettir. Sual ve taleb gerek kinâyeten ve gerek sarâhaten vuku bulsun. 83﴾ السائِ َل فَ َل تَـْنـ َه ْر َّ ﴿ َوأ ََّماnass-ı mübîni mûcebince sâili dûçâr-ı hırmân etmek menhiyyün ʻanh’tir. Hadîs-i şerîf-i nebevîde: 84﴾ حق ولو جاء على فرس ِ ﴿ للسائلvârid olmuştur. Meâl-i şerîfi: “Esb-süvâr olduğu hâlde gelse bile sâil için bir hak vardır.” demektir. Sâili me’yûsâne redden zecr için bu derece tekid, hakk-ı sâili ziyâ‘dan muhafaza maksadına mebnî olsa gerektir. Allâhu a‘lem ve rasûlühû. [98] Kelimât-ı Îsâ (salevâtullâhi ‘alâ nebiyyinâ ve ‘aleyhi)’dandır ki: “Her kim bir sâili nâ-ümîd olarak iâde eder ise melâik-i rahmet ânın menzilini bir hafta teşrîf-sâz-ı merhamet olmaz.” buyurmuşlardır. İbrahim ibnü Edhem hazretleri tarîk-i terk ü tecerrüde sülûkünden mukaddem hengâm-ı saltanatlarında: 83 84 “El açıp isteyeni de aman ha azarlama!” (Duhâ Sûresi, 10) “At üzerinde bile gelse, dilencinin bir hakkı vardır.” (Ebû Davud, Zekât 33) 53 “Sâiller ne güzel dostlar!.. Hane kapılarına gelirler: «Neye mâlik iseniz bize veriniz, sizin için muhâfaza edip saray-ı âhirete nakl ve orada on mislini size teslim ederiz» derler.” diyerek: 85﴾ ﴿ َمن َجاء ِِب ْحلَ َسنَ ِة فَـلَهُ َع ْش ُر أ َْمثَ ِاَلَاmazmûn-ı münîfine işaret buyururlar idi. Sâbi‘an, hakk-ı şefî‘e riayet levâzım-ı hukūktandır. Çünkü şefaat zeban-ı tazarrû‘ ile suâl-i aftan ibarettir. Ve şefî‘ elbette eşrâf ve a‘yândan biri olsa gerektir. Bu misillü zevâtın kelâmını ihtirâm ile istimâ‘ ve günah-ı mücrimândan tecâvüz ve af hakkında söyledikleri sözü hüsn-i ısgā buyurmak âdât-ı ehl-i saâdettendir. Şu kadar var ki, hudûd-ı şer‘iyye bundan müstesnadır. Zira hudûd-ı ilâhiyyede şefâatin medhali yoktur. 86﴾ ِاّلل َّ ﴿ َوَال َأتْ ُخ ْذ ُكم ِبِِ َما َرأْفَةٌ ِِف ِدي ِنâyet-i celîlesi hükmünce hudûd-ı ilâhiyye insanlar için mahall-i re’fet ü şefkat olamayacağından bu babda ehl-i îmân u emanet ve erbâb-ı dîn ü diyanet cür’et-yâb-ı şefâat olamazlar. [99] Sâminen, cüz’î âşinâlığı, velev bir gün olsun, ufak bir hizmeti sebk eden benî nev‘inin hukūkuna riayettir. Egerçi şu sūret bir vesile-i hafîfe ise de nazar-ı keremde büyük görmek ve bu bahane ile bir fakiri nevâziş-yâb-ı iltifat-ü ihsan eylemek hısāl-ı cemîledendir. Buna misal olarak Ahlâk-ı Muhsinî’de mahkîdir ki, bir şahıs hanesini bir zata kiraya vermiş ve müste’cir bir müddet-i cüz’iyye orada ikametle diyar-ı âhara nakl ü ‘azîmet edip hasebü’l-kader rütbe-i vezaretle diğer bir memlekete vâli-i vilâyet olmuş idi. Sâhib-i hâne bunu işitince derhal vâli-i müşârün-ileyh’i ziyaret kastıyla ihtiyar-ı sefer-i gurbet ederek bir gün memleket-i mezkûreye vâsıl ve yüzünün tozuyla saray-ı vâliye nâzil olur. Huzur-ı vezire duhūl etmek istediğinde vezirin hâcibi kendisinden kim olduğunu ve ne için veziri görmek istediğini sual etmesiyle bâlâda bast u beyan olunan sebepten dolayı vezirin âşinâ-yı kadîminden olup vezirin mazhar-ı izzet ü hürmeti olmak ve bu vesîle ile bulunduğu hazîz-i mezelletten kurtulmak için geldiğini söyledi. Hâcib, hande-i istihzâya başlayıp bu kadarcık bir âşinâlığın vesile-i kurb-ı vezir “Kim bir hasene ile gelirse ona on misli verilir.” (En‘âm Sûresi, 160) “Bu ikisi (zina eden erkek ve kadın) için, Allah’ın dini(ndeki bir emri tatbik) hususunda, sizi acıma tutmasın.” (Nûr Sûresi, 2) 85 86 54 olamayacağını ve binaenaleyh bunun mukabilinde tevakku‘-ı [100] iltifat u in‘âm ümîdi beyhûde idüğünü anlattı. İttifâken vezir şu güft ü şenîdi pes-i perdeden istimâ‘ ederek hâcibi celb ve şahs-ı merkūmla meyanelerinde cereyan eden sohbetten izahât taleb etmesiyle hâcib de macerayı olduğu gibi hikâye edince vezir, hâcib tarafından verilen cevabı redd ü takbîh ve şahs-ı merkūm kendisinin âşinâ-yı kadîminden olduğundan bahisle ihzār-ı bi’l-meclis edilmesini emir buyurmuş ve hâcib tarafından infâz-ı emre müsâra‘at edilmiş olmasıyla şahs-ı merkūm dâhil-i huzur olunca vezir tarafından pek çok âsâr-ı ta‘zīm ü dil-nüvâzî ibrâz ve ahvâl-i ‘ıyâl ü etfâli istifsâr olunduktan başka her birerleri için tuhfe-i girân-bahâ tertîb ve ihsan edilerek şahs-ı merkūmu müreffehü’l-hâl ve mutayyebü’l-bâl olarak memleketine iade eylemiştir. 9- Şefkat: Tarifi: Ebnâ-yı cinsine erişen umûr-i mekrûheden müteessir ve munfa‘il olmakla beraber izalesine sarf-ı himmet etmektir. Selâmet-i dünya ve saâdet-i âhiret rahm ü işfâka vâbestedir. [101] Çünkü erbâb-ı hakīkat nazarında pûşîde değildir ki zerrât-ı kâinat tarîk-ı vahdet-i hakīkīden feyz-i vücud bulmakta ve cümle mümkinât tevfîkāt-ı ilâhiyyeden terbiyet-yâb olmaktadır. Ve mahlûkāt-ı ilâhiyyeden cümlesi bu babda mütesâviyü’l-akdâm ve mütekāribü’l-makam olup hususen efrâd-ı insaniyye ki: 87﴾ ٍاح َدة ِس و ِ َ ٍ ﴿ َخلَ َق ُكم ِمن نـَّ ْفnass-ı mübîni mûcebince meyânelerinde alâka-i ittihâd-ı nefsânî daha muhkem ve râbıta-i îtilâf-ı rûhânî müstahkemdir. Bu takdirce bermuktezā-yı: كه در آفرينش زيك جوهرند ديگر عضوهارا نماند قرار 88 نشـايد كه نامت نهند آدمى بنى آدم اعضــاى يكــديگــرند چو عضوى بدرد آورد روزگار تو كـز محنت ديگـران بيغمى İnsan, yekdiğerine nisbetle daha ziyade rahm ü şefkate ehakk u elyaktır. “(Allah) sizi tek bir nefsten yarattı.” (Zümer Sûresi, 6) “İnsanoğlu birbirinin uzvu gibidir. Çünkü hepsi yaratılış itibariyle tek bir cevherdendir. Bir uzva elem dokunduğunda diğer uzuvlara da rahatsızlık dokunur ya… İşte ey sen, diğer insanların dertleriyle gamlanmayan kişi! Bu hâlinle lâyık mıdır ki sana «insan» vasfı?” 87 88 55 Makam-ı şefkatte merâtib-i insaniyye pek muhtelif ve mütefâvittir. Bir behîmeye urulan darbenin Şeyh Şiblî (kuddise sirruh) hazretlerinin vücud-i saâdetlerinde eser-nümâ olduğu menkūl olduğuna nazaran merâtib-i mezkûrenin tayin-i derecâtı kābil-i imkân değildir. 89 ﴾ الرامحون يرمحهم للاُ ارمحوا من ىف االرض يرمحكم من ىف السماء ﴿ hadîs-i şerîfinde Nebiyy-i Şefîkimiz Rasûl-i Ekrem Efendimiz Hazretleri evvelâ sıfat-ı merhametle muttasıf olan erbâb-ı şefkatin [102] mazhar-ı rahmet-i ilâhiyye olacağını tebşîr ü beyan ve sâniyen merhamet-i samedâniyyeye nâiliyet için yeryüzünde olan mahlûkāt-ı ilâhiyyeye rahm ü şefkat edilmesini irade ve ferman buyuruyorlar. Binaenaleyh: 90‹ اِْر َح ْم ›تُـ ْر َح ْمmuktezāsınca rahmet-i ilâhiyye ümidinde olan insan, ʻaceze-i mahlûkat hakkında merhamet-i rahm ü şefkatle muâmele-i cemîle ibraz ederek ruhsâre-i hayâtını eşşefekatu ‘alâ-halkıllâh hâl-i zîbâsıyla tezyin etmek gerektir. Menkūldür ki Sultan Mahmud-ı Gaznevî’nin pederi Sebüktegin evâil-i hâlinde evkātı ‘usretle güzâr ve bir esbden mâʻadâ hiçbir şeye mâlik olmadığından her gün onunla sahraya gidip sayd ü şikâr ile te‘ayyüş eder idi. Bir gün sahrada bir âhûnun yavrusuyla beraber koşup sıçramakta olduğunu görüp derhal atını onların üzerine sürdü. Âhû kaçtı ise de yavrusu gayet küçük olduğundan kaçmağa muktedir olamayarak Sebüktegin tutup ve ayaklarını bağlayıp beraberce atına süvar ve cânib-i şehre revân oldu. Âhû bu hâli görünce tarîk-i firardan ʻavdet ve sayyâdın arkası sıra ‘azîmetle feryâd ü figâna başladı. Sebüktegin’i rahm ü şefkat istilâ edip âhû-beççeyi bendlerini çözüp sahraya salıverdi. Âhû, sayyâdın salıverdiği yavrusunu önüne alarak ve yüzünü cânib-i semaya tevcih [103] ederek zebân-ı bî-zebânı ile bâr-gâh-ı Semî‘ ü Basîr’e ʻarz-ı münâcât ve Sebüktegin şu hâl-i garâbet-iştimâlden müteessiren tehî-dest şehre ʻavdet eyledi. Sebüktegin o gece âlem-i maʻnâda Erham-i Mahlûkāt (ʻaleyhi efdalü’t-tahiyyât ve’t-teslîmât) Efendimiz Hazretleri’ni rü’yet ve müşahede ile müşerref olarak buyuruyorlar idi ki: “Merhamet sahibi kişilere Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, semâdakiler de size merhamet etsin.” (Ebû Dâvud, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16) 90 “Merhamet et ki, merhamet olunasın.” 89 56 “Ey Sebüktegin. O biçare âhû hakkında senden zuhura gelen şefkat ü merhamet ve kerem ü mihribânî, Hazret-i Hak’ta takarrüb-i tamamı ve nezd-i nübüvvetpenahîmizde hoşnudî ve rızâyı mûcib oldu. Bu cihetten dolayı Cenâb-ı Mâlikü’l-Mülk size şeref-i pâdişâhî ihsan buyursa gerektir. Cemî‘-i bendegân-ı Hudâ hakkında bu nev‘ şefkat erzân edip reʻâyâya ait muʻâmelâtta tarîk-i merhametten inhirâf etmeyesin.” Küberâ-yı ümmetten bir zat bu bâbda: “Bir hayvan hakkındaki şefkat vasıtasıyla bu cihan-ı fânîde padişahlık müyesser olur ise eşref-i mahlûkāttan olan insandan birine edilecek rahm ü şefkat saltanat-ı mülk-i bâkīye nâiliyeti mûcib olması ‘acîb ü garîb değildir.” buyurmuştur. [104] 10- Islâh: Tarifi: Nas beynindeki husūmâtı dâfi‘ olan esbâba tevassut ve mübaşerettir. Islâh-ı zâti’l-beyn: 91 ﴾ ِ ﴿ إَِّمنَا الْمؤِمنُو َن إِخوةٌ فَأnass-ı mübîni muktezā-yı celîlince vâcibât-ı َخ َويْ ُك ْم ُْ َ ََْصل ُحوا ب ْ َْ َ ني أ İslâm’dan olan bir haslet-i şerîfedir. 11- Tevekkül: Tarifi: Kudret-i beşeriyenin tâkat ve vüs‘ati olmayan umûrda terk-i sa‘ydir. Ve tarif-i diğere göre, tevekkül-i esbabdan Hazret-i Müsebbibü’l-Esbâb’a kalbin teveccühünden ve cümle metālibini Hak’tan talebden ibarettir. Her kim ki umûrunu Hudâ-yı Bî-çûn’a tefvîz eder ve hakkında zuhur eden her şeyde kerem-i ilâhîye itimad eder ise o kimsenin [105] umûr ve mesālihi dil-hāhı vechile intizam-pezîr olacağı şüpheden berîdir. 12- Teslîm: Tarifi: Ahkâm-ı ilâhiyye ve teklîfât-ı şer‘iyye-i nebeviyyeyi hüsn-i kabul ile 91 “Mü’minler ancak kardeştir. O hâlde iki kardeşinizin arasını ıslâh edin” (Hucurât Sûresi, 10) 57 Cenâb-ı Hâlık’a inkıyad ve tab‘a mülâyim olmayan mukadderâta terk-i itirazdır. Tarif-i mezkûrden de malûm olacağı vechile hakk-ı teslîm muvafık-ı tab‘-ı beşer olsun olmasın ahkâm ve mukadderât-ı ilâhiyyeye ve şerîat-ı nebeviyye ile mevzū‘ olan teklîfât ve âdâb-ı dîniyyeye hüsn-i telâkkī vü kabûl sūretiyle inkıyâd ve itaat etmekten ibaret oluyor. Cenab-ı Rabbü’l-Erbâb, kitâb-ı i‘câz-intisâbında ve: ِ ِ َ ﴿ فَلَ وربِك الَ يـؤِمنُو َن ح َّىت ُحي ِِكم ت َويُ َسلِِ ُموا ْ ُ َ َِ َ َ َيما َش َجَر بَـْيـنَـ ُه ْم ُُثَّ الَ ََِي ُدوا ِِف أَن ُف ِس ِه ْم َحَرجا ِّمَّا ق َ ضْي َ وك ف ُ َ ََ 92﴾ تَ ْسلِيما âyet-i kerîmesinde îmânın mevkūfun-‘aleyh’i teslîm olduğunu bir sūret-i belîğa vü ekîdede tarif ü ferman buyurmuştur. [106] Mazmûn-ı âyet-i celîle: “(Ey Habîbim!) Rabbin (celle şânühû) Hazretlerine kasem ederim ki, ümmet-i Muhammediye’nden ânlar ki meyanelerinde ihtilâf vukuunda seni hakem ittihaz ve ferman buyurduğun hükmü nefislerinde harec, yani su‘ûbet görmeyerek infaz etmedikçe ve inkıyad-ı zāhirî vü bâtınî ile teslimiyette bulunmadıkça mü’min-i kâmil olamazlar.” demektir. Hükm-i âyet-i celîle umûr-ı selâseyi mutazammındır. Birincisi, Rasûl’ü tahkîm, ikincisi hüküm sudûrunda ‘adem-i vicdân-ı harec, üçüncüsü teslîm-i mutlaktır. Rasûl, ahkâm-ı ilâhiyyeyi tebliğe memurdur. Ve siyyemâ Cenâb-ı Risalet-meâb (sallallâhu teʻâlâ ‘aleyhi vesellem) Efendimiz Hazretlerinin: 93﴾ ِ وحى َ ُ ﴿ َوَما يَنط ُق َع ِن ا َْلََوى إِ ْن ُه َو إَِّال َو ْح ٌي يnazm-ı şerîfi hükmünce her ferman-ı hakīkat-beyanları mâ-sadak-ı vahy-i ilâhîdir. Benâberîn: 94﴾ َ الر ُس َّ ﴿ َم ْن يُ ِط ِعâyet-i celîlesinde Rasûl’e itaat Cenâb-ı Hakk’a َ َول فَـ َق ْد اَط َاع للا itaat demek olduğu beyan edilmiştir. Bu takdirce mevzūʻbahis olan âyet-i kerîmede de hükm-i Rasûl’e inkıyad, hükm-i ilâhîye inkıyad demek olduğu vâreste-i şekk ü Nisâ Sûresi, 65 “O, hevâdan söylemez! O (söyledikleri) sadece bir vahiydir, vahyolunuverir.” (Necm Sûresi, 3-4) 94 “Her kim Rasûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiştir.” (Nisâ Sûresi, 80) 92 93 58 iştibâhtır. Kur’ân-ı Kerîm’de: 95﴾ ِ ِ اّللِ ا ِْل ْسلَ ُم َ ين ِع ِ ند َ ﴿ إ َّن ال ِد, ِِ ِ ِ ْ اآلخرةِ ِمن ِ ِ , 96﴾ ين َ اخلَاس ِر َ َ ﴿ َوَمن يَـْبـتَ ِغ َغ ْ َري اْل ْسلَم دينا فَـلَن يـُ ْقبَ َل مْنهُ َوُه َو ِِف 97 ﴾ ِ ِ ِ ِ ِ ك ِِبلْعُ ْرَوةِ الْ ُوثْـ َقى َ استَ ْم َس ْ [ ﴿ َوَم ْن يُ ْسل ْم َو ْج َههُ ا َىل للا َوُه َو ُْحمس ٌن فَـ َقد107] gibi nice âyât-ı celîlede İslâm’ın zikri tekrar buyrulmuştur. Bu kadar tekrar, İslâm’ın kadrini tefhîm için olduğu bedîhîdir. İslâm’ın bir zāhiri bir de bâtını vardır. Zāhiri, Cenab-ı Allah’ın evâmirine muvâfakat; bâtını, mukadderâtına ‘adem-i münâza‘attır. Binâenaleyh et-Tenvîr fîiskāti’t-tedbîr nâm kitâb-ı müstetâbda Müslim: « »من اسلم نفسه اىل للا ظاهرا ِبمتثال امره وِبطنا ِبالستسلم اىل قهرهile tarif buyrulur. Meâli: “Zâhirde emrine imtisâl, bâtında kahrına istislâm ile nefsini Allah’a teslîm eden zât, bir güzîde müslimdir.” demektir. Teslîmiyet hakkında bâlâda nigâriş-pezîr-i tahrîr olan âyât-ı celîle muktezāsınca îmânın kuvvet ve kemâli mü’minin derece-i teslîmiyetiyle müvâzene edilmek lâzım geliyor. Fıkra-i âtiyeye im‘ân-ı nazar olunursa teslîmiyetin mertebe-i kusvâsı millet-i İslâm’ın peder-i büzürgvârı Cenâb-ı İbrâhim Halîl (ʻaleyhi ve ʻalâ nebiyyinâ salevâtullâhi’l-celîl) Efendimiz hazretlerinden zuhûra geldiği sâbit oluyor. 98﴾ ِ ال أَسلَم ِ َسلِ ْم َ َ ﴿ إِ ْذ قhitāb-ı ʻizzetiyle muhātab 99﴾ ني َ ب الْ َعالَم ُ ْ ْ َ َ ﴿ قcevâb-ı ْ ال لَهُ َربُّهُ أ ِِ ت لَر bâ-savâbıyla mucîb olan Cenab-ı Halîl, vaktâ ki maʻlûm olan mancınığa ilkā olunduysa melâike-i kirâm şu [108] nâzile-i hâileden dolayı: “Allah katında din, ancak İslâmdır.” (Âl-i İmran Sûresi, 19) “Her kim İslâm’ın gayrı bir din ararsa artık ondan ihtimali yok kabul olunmaz ve âhirette o, hüsran çekenlerden olur.” (Âl-i İmran Sûresi, 85) 97 “Her kim, özü muhsin olarak yüzünü tertemiz Allaha tutarsa o hakikaten en sağlam kulba yapışmıştır.” (Lokman Sûresi, 22) 98 “Hani o vakit ki İbrahim'e Rabb-i Kerîm'i «İslâm ol!» dedi. ...” (Bakara Sûresi, 131) 99 “... O da, «Âlemlerin Rabbine teslim oldum» dedi.” (Bakara Sûresi, 131) 95 96 59 “Yâ Rabbenâ! Bu, senin halîlindir.” diyerek istiğâsede bulundular. Cenâb-ı Hak, Cibrîl-i Emîn’e nezd-i Halîl’e gidip istiğâse ve istimdâd ederse mu‘âvenet eylemesini, etmezse halîlini kendisine terk etmesini ferman ve Cibrîl ale’lfevr mülâkat-ı Halîl’e tayeran edip: « » أ لك حاجةyani “–Bir hâcetin var mı?” diyerek istisfâr ve nebiyy-i müşârünileyh de: « » أما اليك فل وأما اىل للا فبلىcevabını tezkâr buyurdu. Yani: “–Yâ Cibrîl! Sana ise, hâcetim yoktur; Allah’a ise, vardır.” demek oluyor. Bunun üzerine Cibrîl-i Emîn « » فاسئلهyani: “–Allah’tan istimdâd eyle.” dedi. Cenâb-ı Halîl: « » حسىب من سؤاىل علمه حباىلcevabını verdi. Türkçesi: “–Rabbimin hâlime ilmi, sûalimden kâfî ve müstağnîdir.” buyurdu. Bu sūretle Allah’tan gayriden istinsār etmediği için nâra ilkā olunduğu zaman şeref-sudûr buyrulan: 100﴾ ﴿ قـُلْنَا ََي َن ُر ُك ِوّن بَـ ْردا َو َس َلما َعلَى إِبْـَر ِاهيمhitâb-ı izzeti muktezāsınca nâr Cenâb-ı Halîl’e berd ü selâm olarak katʻan îrâs-ı mazarrat etmediği hakāyık-ı müselleme cümlesinden bulunmuş ve mancınığa atılmak üzere tutulduğu zaman Cenâb-ı Hâlîl’in: 101﴾ ﴿ حسىب للا و نعم الوكيلcümle-i cemîlesini ber-âverde-i lisan-ı tezkâr ve medlûlüne tevfîkan teslîm-i ilâllahta kalben vefâsını şu sūretle izhâr etmesinden dolayı Cenab-ı [109] Rabbü’l-ʻâlemîn, Habîb-i Necîb’ine inzal buyurduğu Kur’ân-ı Kerîm’de: 102﴾ ﴿ َوإِبْـَر ِاه َيم الَّ ِذي َو َّىفile mazhar-ı senâ-yı cemîlî olmuştur. Cenâb-ı Halîl’in mazhar buyrulduğu bu selâmet kalbi halka nazar-ı istimdâddan masūn olarak Hakk’a tefvîz-i umûr ve teslîm-i nefs etmesinin netîce-i sâlimesidir. Evlâd-ı milletinden her kim ki bu peder-i büzürgvârın eserine tebe‘an “Dedik ki: «Ey Ateş! İbrahim üzerine serin ve selâmet ol.»” (Enbiyâ Sûresi, 69) “Allah, bana kâfî… O, ne güzel vekîldir.” 102 “…ve o İbrahim ki pek vefakârdı…” (Necm Sûresi, 37) 100 101 60 vâridât-ı imtihan vukuunda kalben istislâm-ı ilâllah eder, yani Hakk’a teslîmiyet-i kâmilede bulunur ise havfı emâna mübeddel olacağından şâhid-i âdili zikrolunan vakʻai İbrâhim ‘aleyhisselâm’dır. 13- Rızā: Tarifi: Zuhûr-ı ʻârıza ve mesâibde veya fevt-i fevâidde teğayyür ve infi‘alsiz tīb-i nefstir yani hoşnudîdir. Ve tabir-i âharla kazā-yı Sübhânî’den ʻabde erişen her şeyden hoşnudîdir. Çünkü kazā-yı ilâhîye rızādan daha şâyeste bir siper yoktur. Binaenaleyh ser-ber-i âverde-i âsitâne-i rızā vü teslîm olan kimse mesned-i sürûrî vü ser-firâzîye su‘ûd u ku‘ûd edilebilir. [110] Enbiyâ-i ‘ızâmdan bir zât-ı sütûde-sıfâtın, münâcâtında: “–Hoşnudî-i ilâhiyyeye sebeb olan ilme reh-nümâ-yı inâyet ol” yolundaki niyazına cevâben: “–Benim hoşnudî ve rızam senin kazā-yı ilâhiyyeme hoşnudî ve rızāna mevkūftur. Ne vakit ki sen kazā-yı ilâhiyyemizden râzı olursan ben de senden râzı olurum.” hıtâb-ı izzeti şeref-vârid olduğu menkūlât-ı mevsûkadandır. 14- İbâdet: Tarifi: Cenab-ı Rabbü’l-ʻâlemîni taʻzīm ve evâmir-i ilâhiyyesine itaatle mazhar-ı füyûzât-ı Rabbâniyye olan zevât-ı kudsiyet-âyâtı tevkīr ve tefhīm etmektir. Yani, bî-sâbika-i istihkāk ketm-i ‘ademden mahz-ı kerem ü cûduyla meşhed-i vücûda îsâl ve hızâne-i eltāf-ı rabbâniyesinden niʻam-ı gayr-i mütenâhiyye ifâza ve ihsan buyuran Cenâb-ı Hâlık’a ta‘zīm ü temcîd ve melâike-i kirâm ve enbiyâ-yı zevi’lihtirâm gibi mukarrebân-ı Hazret’e tefhīm ve tevkīr eylemektir. İbâdet-i Hak (sübhânehû ve teʻâlâ) hazretlerinin evâmir-i rabbâniyyesine [111] inkıyâden ferâiz ve vâcibâtın edası ve nevâhîsinden ittikāen muharremât ve kabâyıhın terki ve sünen-i Hazret-i Seyyidü’l-mürselîne ittibâ‘ ile müyesser olur. 61 Beyt: 103 پيرايۀ کرامت عقبی عبادتست سرمايۀ سعادت دنيا عبادتست 15- Şükür: Tarifi: Mün‘imin in‘âmı mukābilinde sipâs ve sitâyiştir. 104﴾ يدنَّ ُك ْم َ ﴿ لَئِن َش َك ْرُُْت ألَ ِزâyet-i celîlesi hükmünce şükr-i Hak (sübhânehû ve teʻâlâ) hazretlerinin izdiyâd-ı nimetine sebep bir haslet-i cemîledir. Mün‘am-i ʻaleyh için hem kalben hem lisanen ve hem de sâir aza-yı cevârihle îfâ-yı şükre kıyam ve ihtimam, lâzimedendir. Kalben şükür, mazhar olduğu her bir nimetin Cenâb-ı Mün‘im-i Hakīkī’nin feyz-i bî-gāyet ve lutf-i bî-nihâyetinden olduğunu bilmek ve tanımaktır. Lisanen şükür kelime-i elhamdulillahı dâima tezkâr etmektir ki, bu kelime-i tayyibenin tekrarı şükr-i nimete vefâdır. Aza-yı cevârihin şükrü, mazhar olduğu nimet-i Hudâ’dan [112] hâsıl olan kuvveti taat-i Mün‘im-i Hakīkī’de sarf etmek ve her uzvu kendine mahsus olan taatle meşgul kılmaktır. Meselâ, taat-i çeşm, masnû‘ât-ı Hudâ’ya ibret ve ‘ulemâ vü sulehâya izzet ve zuʻafâ vü zîr-destâna şefkatle nigâh etmektir. Kulağın taati kelâm-ı ilâhî ve ahbâr-ı hazret-i nebeviyyeyi ve kısas-ı ekâbir-i din ve pend ü nesâyıh-ı meşâyih ü ehl-i yakīni istima‘dır. Taat-i yed, fakir ve muhtaç olanlara ihsandır. Taat-i kadem, mesâcid ve meʻâbide ve mezarât-ı evliyâya ve ziyaret-i dervişân u ‘ulemâya gitmektir. Adâlet-i şahsiyeye müterettib vezāif-i selâsenin birincisinde Cenab-ı Hāliku’lvücûd hazretlerine karşı edâ-yı vazife-i ‘ubûdiyet mütehattim ve şükr-i nimet lâzımdır, denilmişti. Vazife-i ‘ubûdiyet ibadetle îfâ edilebilip, ibadet hakkında lâzım gelen izahât 103 104 “Dünyada saâdetin sermayesi ibadettir. Âhiret ikramlarının süsü, ziyneti ibâdettir.” “Şayet şükrederseniz, (size olan nîmetimi) arttırırım.” (İbrâhim Sûresi, 7) 62 evvelce beyan olunduğundan yine vazife-i ‘ubûdiyet cümlesinden olan şükr-i nimet nasıl eda edilebileceğinin beyanı muktezā görünmekle ibadete zeylen şükr-i nimet dahī ber-vech-i bâlâ tarif ve beyan olunmuştur. [113] 63 BÂB-I SÂLİS Ahlâk-ı zemîme ile bunların ictimâ‘ından husūle gelen sıfât-ı rezîleyi ve ahlâk-ı müştebiheyi müştemildir. Fasl-ı Evvel: Kuvve-i nutkıyyenin ifrât ve tefrît cihetlerinde bulunan cerbeze ve gabâvetin tarifiyle şu‘abâtı beyanındadır. Cerbeze: Tarifi: Hakkı bâtıl ve hayrı şer ve bâtılı hak ve şerri hayr hükm edici bir kuvvedir. Cerbeze, hikmet-i ‘ameliyyece kuvve-i ʻâkılenin ifrâta meyelânından münba‘is bir rezîlettir. Buna sefeh dahī denilir. Kuvve-i ʻâkılenin hiyel ve tezvirât ve medāhik ve maskaralık umûrunda acâib ihtirâʻına masrûfiyeti gibi. [114] Cerbezenin bir şubesi vardır ki ona da hayret tesmiye olunur. Hayret: Tarifi: İki delilin te‘âruzundan hâsıl olan kararsızlıktır. Ef’âl-i mahmûde vü mezmûmeyi yekdiğerinden fark ve temyîz edememek gibi. Hayretin sebebi te‘âruz-i edille ve ilâcı da mümârese-i kavânin-i ʻakliyyedir. Tarif olunduğu vechile bir meselede iki delil te‘âruz edip de nefs dûçâr-ı hayret olunca evvelâ ictimâ‘ ve intifâ-yı nakīzeyn muhal olduğunu tezkâr etmelidir ki, nefs her meselede tarafeynden birinin hak ve diğerinin bâtıl olduğunu icmâlen cezm edip ba‘dehû mukaddemât-ı münâsibe ile tefahhus ve kavā‘id-i mantıkıyyeye arz ile hakkı 64 bâtıldan temyîz ve hak ne tarafta olduğunu tayin edebilsin. Meselâ âlemin hüdûs ve kıdemi bahsinde hüdûs-i âleme: “Âlem mümkin ve mümkin hâdistir” ve kıdem-i âleme de: “Âlem kadîmden sādır ve kadîmden sādır olan, kadîmdir” delilleri te‘âruz ediyor. İmdi şu sūretle iki delil te‘âruz ve tercîh-i ahad-ı tarafeynde nefste kararsızlık tehaddüs edince kaide-i mübeyyeneye tevfîkan delillerin ikisinin birden hak veya bâtıl olmak ihtimali olmadığından [115] evvelâ şu iki delilden birinin hak ve diğerinin bâtıl olması lâzım geleceğine cezm edip ba‘dehû delileynin mukaddemâtını tefahhusa mübâderetle tağayyürât-ı zamaniyye ve hâdisât-ı yevmiyye kadîmden sādır olduğu hâlde nazar-ı akılda mümkün ve kıyasın şekl-i evveli şerâitinden olan külliye-i kübrâ gayr-i müsellem olduğu tebâdür ve bu hâlde kıdem-i âlem davasının butlânı tezāhür eder. Hüdûs-i âlem davasının delili kavâʻid-i mantıkıyeye ʻarz ve tevfîk ve: “Âlem müteğayyerdir ve her müteğayyer hâdistir” mukaddeme-i münâsibesi tertib edilerek “Âlem hâdistir” netice-i sâlimesi istihsāl ve hüdûs-i âlem delilinin hakkıyetine hükmedilir. Ve bu sūretle nefsin, dûçâr olduğu hayretten istihlâsı müyesser olur. Gabâvet: Tarifi: İdrâk-i meʻânîye kudreti olmayan bir kuvvedir. Gabâvet, hikmet-i ‘ameliyyece kuvve-i ‘âkılenin cânib-i tefrîte meyelânından nâşî bir rezîlettir. Bundan maksad belâdet-i cibilliyye olmayıp belki sû-i ihtiyâr ve ta‘tīl-i vakitten mütevellid olan gabâvettir. Zira tabiatta mecbûliyeti tevehhüm olunan belâdet gâliben te‘allüm ve müdârese ile mündefi‘ ve zekâ-i [116] garîzî ve kuvve-i ‘âkıle tūl-i müddet terk ü ʻadem-i isti‘mâl sebebiyle müntafî olur. Gabâvetin iki şubesi vardır. Biri cehl-i basît diğeri cehl-i mürekkebdir. Cehl-i Basît: 65 Tarifi: İlmi mümkün olan şeyi bilmemektir. Hakāyık-ı müsellemedendir ki, insanın hayvanât ile sâireden mâ-bihi’l-imtiyâzı ilimdir. Ve te‘allüm-i ilm ve mülâzemet-i ‘ulemâ ile bu cehlin izâlesi mümkündür. Binaenaleyh cehl-i basît bâdi-i emrde mezmûm addedilemez ise de sahibi tahsīl-i kemâlât-i ilmiyeye meyl ve mecâlis-i ‘ulemâya mülâzemetle muhâverât-ı câriyeden noksanın izâleye himmet etmez ve kendi hakkında te‘allüm-i ilm muhaldir itikadında bulunarak bulunduğu makam-ı cehlde kalır ise olvakit melûm olur ve a‘lâ-yı ‘ılliyyîn-i ahsen-i takvîmden: 105﴾ َض ُّل َ ِ ﴿ أ ُْولَـئsırrına mazhar olarak esfel-i sâfilîn-i hayvâniyete َ ك َكاألَنْـ َع ِام بَ ْل ُه ْم أ tedennî etmiş olur. Çünkü im‘ân-ı nazar olunur ise sunûf-i hayevân kendi nev‘lerine mahsus kemalin gâyetine vusûl için kuvâ ve âlât-ı [117] cismâniyesini sarf u isti‘mâle fıtraten mühtedî oldukları tasdik edilir. Ama insan-ı câhil, fezāil ve rezâili bilmekten gâfil ve kuvâ-yı mevhûbesin hasīsa-i fıtriyye olan tahsīl-i kemâlât-ı beşeriyye mukteziyâtının gayrı bir girîve-i gayr-ı ma‘kūlede isti‘mâle mâil olduğundan için ber-mantūk-ı nass-ı mübîn hayvanât-ı çârpâdend’e ezall ve mütenezzil olduğu bedihîdir. Şiir: 106 كنقص القادرين على التمام ومل ار ىف عيوب الناس عيبا Hiçbir fazīletin ilimsiz tamam olmadığı ehl-i akl u nakl beyninde muttefakun ʻaleyhtir. Ve lihâzâ: 107﴾ ب ِزْدِّن ِع ْلما ِِ ﴿ َوقُل َرâyet-i celîlesi mâ-sadakınca a‘lâmi’n-nâs (ʻaleyhi salevât u teslîmât-ı Rabbi’n-nâs) Efendimiz Hazretleri istid‘â-yı ziyâdet-i ilm ile memur buyrulmuşlardır. Hadîs-i nebevîde: 105 “İşte onlar, hayvanlar gibidirler. Hattâ (hayvanlardan) daha şaşkın / daha sapkındırlar.” (A‘râf Sûresi, 179) 106 “İnsanî ayıplar içinde, kemâle muktedir olan kişinin noksan kalışından daha ayıp bir şey görmedim.” 107 “…ve de ki: «Rabbim ilmimi ziyadeleştir.»” Tâhâ Sûresi, 114 66 108﴾ ﴿الناس إما عامل أو متعلم والباقى مهجvârid olarak meâl-i münîfinde: “Nâs ya âlim ya müte‘allimdir. Bunların bâkisi hemecdir, yani sivrisinek mekūlesi ahmak kimselerdir.” buyruluyor. Sahâbe-i Kirâm’dan bir zât Hazret-i Risâletpenâh Efendimizden: “–Hangi amel [118] ziyade fazīletlidir?” diye ettiği suale cevaben: “–İlim.” buyrulmuş, üç defa sual ve cevap aynıyla tekerrür etmesi üzerine ol zât: “–Yâ Rasûlallah! İlimden değil amelden sual ediyorum.” deyince Cenab-ı Fahr-i Âlem Efendimiz: “–Cehl ile çok amelden, ilim ile az amel evlâdır.” buyurdukları merviyât-ı sahîhadandır. Elhâsıl fezāil-i ilim hakkındaki âyât-ı Kur’âniyye ve ehâdis-i nebeviyye ile delâil-i sâire lâ-yuʻad ve lâ-yuhsā olmakla risalemizde bu kadarla iktifâ olundu. Cehl-i Mürekkeb: Tarifi: Yanlış şeyi bilâkis doğru bilmektir. Yani cehl-i mürekkebin hakikati vâkıa gayr-ı mutabık itikaddır. Maraz-ı cehl-i mürekkeble ma‘lûl olan, kendisini âlim itikad eder, hâlbuki bilmez ve bilmediğini de bilmez. Bu cihetten cehl-i mürekkeb tesmiye olunmuştur. Etıbbâ-yı emrâz-ı cismâniyenin bazı emrâz-ı müzmine ve ʻilel-i müstahkemenin tedavisinde âciz kaldıkları gibi işbu cehl-i mürekkeb marazının ilâcında da etıbbâ-ı nüfûs ü ahlâk âcizdirler. Hazret-i İsa Rûhullah (ʻalâ nebiyyinâ ve ‘aleyhi salevâtullah) Efendimiz: [119] “Ekmeh ve abrası ilâçtan âciz değilim. Amma ahmakı ilâçtan âcizim.” buyurdukları, Ahlâk-ı Celâlî’de mezkûrdur. 108 ﴾ ﴿الناس عامل و متعلم وما بني ذلك مهجlâfzıyla Dârimî tarafından kaydedilmiştir. (Dârimî, Mukaddime 32) Hemec, fethateynle ufak sineğe denir. Ve şaşkın ve çolpa ve ahmak kimselere de ıtlâk olunur. (Kamus’tan) 67 Eğer kābil-i ilâc ise, riyâziyâta müdâvemetle müyesser olabilir. Şöyle ki kavânin-i hendese vü hesab ile lezzet-i yakīn kendisine tattırılıp bazı mukaddemât-ı tedrîciyye ile cehl-i basît mertebesine rücûʻ ettirilmelidir ki buradan iktisâb-ı fezāil hevesinin zuhûru müyesser olabilsin ve ba‘dehû cehl-i basît bahsinde münderec tafsilât dairesinde tedavi edilsin. Fasl-ı Sânî Kuvve-i gazabiyyenin ifrat ve tefrit cihetlerinde olan tehevvür ve cübünün tarifiyle şu‘abâtı beyanındadır. Tehevvür: Aklın ruhsat vermediği mühlikeye nefsi ilkā edici kuvvedir. Tehevvür, kuvve-i gazabiyyenin cânib-i ifrata meyelânından münbaʻis bir seyyie olup tarif-i mezkûrdan da müstebân olacağı vechile ma‘kūl [120] ve erbâb-ı akl-ı selîm indinde makbul olmayan umûra hücum ve ikdam ile kâr-hâne-i Cenâb-ı Mübdiü’l-bedâyi‘’in enfüs-i cevâhirinden olan nefs-i nefîsi veya Vehhâb-ı Mutlak’ın vedâyi‘-i mevhûbâtından bulunan kuvâ ve azasını beyhude telef ve zıyâʻını müeddî olur. Tehevvür, ümmehât-ı rezâilden olup on şubeyi hâvîdir. 1- ‘Ucb: Tarifi: Nefsü’l-emrde müstehak olmadığı şeye iddia etmemekle beraber kendini müstehak bilmektir. Ve tarif-i diğere göre kendi hakkında kemâlin varlığına itikaddır, vâkı‘a mutābık olmasa bile. 68 2- Kibr: Tarifi: İddia ile olan ʻucbdür. Yahut gayrilere nispetle kendisinde kemâlin vücûdunu itikaddır. [121] Tariflerden de anlaşılacağı vechile sahib-i ‘ucb kendisinde kemâlin varlığına câzim ve mütekebbir dahī gayre kemâl ve azamet göstermeye mülâzımdır. Bu takdirce ʻucb zâta ve kibr gayra nispetle olur. Binaenaleyh bi-nefsihî kemal iddiasında bulunan, tenhâ bile olsa ‘ucb ile muttasıf ve amma kibrin tahakkuku ebnâ-yı cinsine mukārenete mevkūftur. ‘Ucbun esbab-ı mûcibe-i meşhûresi yedidir ki, birincisi ilm ü marifet, ikincisi amel ü tâʻat, üçüncüsü asl u neseb, dördüncüsü hüsn ü cemal, beşincisi mâl ü menâl, altıncısı kuvvet-i beden yedincisi mansıb u câh ve hıdem u hışem gibi şeylerdir. Hadîs-i kudsîde: 109 ﴾ ﴿ الكربَيء ردائى و العظمة ازارى فمن نزعىن واحدا فيهما ادخلته نرىvârid olmuştur. Meâl-i şerîfi: “Sıfat-ı kibriyâ benim ridâ-i saâdetim ve azamet izâr-ı izzetimdir. Bu iki sıfat-ı hâssama benimle nizâ‘a cüretyâb olan kimseyi nâr-ı ‘ıkâbıma idhal ederim.” demektir. Mütekebbirlerin mevtın-ı haşrde mûrçe-i hakīr sūretinde mahşûr olacakları bir hadîs-i nebevîde beyan buyrulmuştur. “Evveli nutfe-i çirkin, âhiri mürde-i mütefa‘ʻin ve kendisi bu iki hâl arasında hammâl-ı necâset-i müntin olan insan için cây-i tekebbür neresi olabilir?” meâlini mutazammın olan makāle-i hakīkat-ifâde Cenab-ı ʻAliyyü’l-Mürteza (kerremallâhu vecheh) hazretlerinin cümle-i fermâyişindendir. [122] Nefsü’l-emrde cemî‘-i mümkinât Cenâb-ı Ganiy-yi Mutlak’ın pertev-i envâr-ı vücûdunun rahşe-i âsâr-cûdudur ve kimse için hiçbir vechile izyâl-i kuds-i celâline mecâl-i teşebbüs yoktur. Yani teşebbüse mecâl dahī tevfîk-i Vehhâb-ı Mutlak ile teyessür-nümâ-yı husūl olur. Kibr ile ihtiyaç beyninde olan münâfât ise muhtaç-ı izah ü beyan değildir. Binaenaleyh bu kadar âciz olan benî beşer tekebbür için hiçbir istihkāka mâlik değildir. 109 Ebû Dâvud, Libas 25 69 ‘Ucb ve kibrin ilâc-ı izâlesi insanın şu hakāyıkı tefekkür ve iki defa memarr-i bevlden güzârını teemmül eylemesidir ki, birisi sulb-i pederden rahm-i mâdere intikāli, ikincisi ise hengâm-ı tevellüdüdür. İmam Gazzâlî (ʻaleyhi rahmetü’l-Bârî) hazretlerinin beyanına göre esbâb-ı seb‘a-i mezkûrenin vücûdu mutlaka ʻucbun tahakkukunu istilzâm edemez. Şöyle ki, ʻibâd-ı Hak’tan birinde ilm ü amel ve fazl ü kemâl ve mâl ü cemâl gibi ni‘am-i ilâhiyyenin tahakkuk-ı sübûtunda ol bende ni‘am-i mezkûrenin vücûdu feyz-i Hak olduğunu ârif ve daima fenâsından hāif olur ise veyahut havf-ı fenâya giriftâr olmayıp belki ni‘am-i mezkûrenin mevcûdiyeti, bâʻis-i mesrûriyeti olarak, fakat bu sürûr ve ferahı kendi nefsine izāfeti cihetinden olmayıp belki Hakk’ın nimet ve ihsânı olmasından nâşî bulunsa ol kimsede rezîlet-i ‘ucb mütehakkık değildir. Şu tafsilâttan müstebân olacağı vechile insanda menşe-i ‘ucb, fazl u kemâlin nefsine nisbetle gayrisinde fıkdânına zehâb gibi bir itikad-ı bâtıldan ibarettir. Ve ekseriya buna sebep, nefsin kendi ilm ü kemâline [123] vukūfu ilm-i huzûrî ile ve âharın kemâlini idraki ilm-i husūlî ile olmasıdır. Hâlbuki Hak (tebareke ve teʻâlâ) hazretleri, mevcûdâttan her zerreyi bir hāssaya masdar ve mahlûkāttan her zâtı bir ism-i hāssa mazhar buyurup gayrisi ol hāssada ona müşârik ve ol mazhariyette onunla müsâhim olamaz. Nefse ‘ucbun tayerânı hâlinde bunun vâkiʻ-i hâlde müstehak olmadığı bir menzile-i istihkāka kendi hakkında bir zann-ı kâzib olduğunu derk ile beraber nefsinin nekāyıs ve me‘âyibini mülâhaza ederek gayrilerin kemâlâtını nazar-ı insaf u itibara almak ve hâssa-i zâtiyesinden mâʻadâ zerrât-ı kâinâta varıncaya kadar mahlûkāt-ı ilâhiyyenin havâssından bir nebzeye bile hissedar olamadığını ve binaenaleyh her ferdin kendisine gâlib bir hāssa ve fazīleti bulunarak onlara nisbetle kusuru kābil-i ta‘dâd olmadığını mülâhaza vü fikret ve mu‘âsırînin ve mütekaddimînin mehâmid-i kemâlât ü fezāilini manzûr-i âyine-i basīret eylemek ‘ucbun indifâ‘ını müstelzimdir. 3- İftihār: Bilâ-rüchan nefsini gayra tercihtir. Ve tarif-i âharla saâdet-i bedenî veya haricî ile mübâhât eylemektir. [124] İlâc-ı iftihār eğer bu sıfat-ı makdûha kuvvet ve cemâl gibi kemâlât-ı 70 bedeniyyeden nâşî ise bunların mûcib-i tebeddül-i mizâc olan bir ‘ârıza-i cüz’iyye ile ma‘rız-ı telefte olduğu ve husūsiyle bâğ-ı ömr-i civânîye sarsar-ı şeyb ü fenâ vezân ile küll-i vücûdun hâk ile yeksân olması mukarrer bulunduğu tefekkür edilir ise kuvvet ve cemâl gibi esbâb-ı ‘ârızanın ehl-i kemâl ü dâniş indinde bâis-i mefharet olamayacağı müsellemât-ı bedîhedendir. Ve eğer bâis-i fahr, mâl ve cah gibi esbab-ı hāriciyye ise evvelâ bunların husūlünde sâhibinin medhali yoktur ve sâniyen gasb u nehb gibi âfâttan emin olamayıp vücûdu bir anda ‘ademe tahavvül edecek sūrette ma‘rız-ı teleftedir. Binaenaleyh âkıl u lebîb için bu misillü ahvâl-i mütebeddile vü zâile bâis-i mübâhât olamamak pek tabiî bir şeydir. Beyt: 110 كانرا به شبى برند واين را به تبى بر مال و جمال خويش مغرور مشو Ve şâyet sebeb-i mefharet, şeref-i neseb ü asālet ise şahs-ı âharın sıfatı ve ilm ü marifeti ile tefâhur etmiş olacağından ve erbâb-ı gayret ü hamiyet nazarında neseb ü tebâr ile iftihār mûcib-i âr olduğundan fezāil-i gayr ile mübâhât burhân-ı gabâvettir. Cenab-ı Mütemmim-i mekârim-i ahlâk (‘aleyhi’t-tahiyyetü mine’l-Meliki’l-Hallâk) Efendimiz Hazretleri hadîs-i [125] nebevîsinde: 111﴾ ﴿ ال أتتوىن ِبنسابكم وأتوىن ِبعمالكمve Cenâb-ı Emîrü’l-mü’minîn Aliyyü’l- Murtezā kerremallâhu vecheh Efendimiz Hazretleri de: من عجم كنت او كنت من العرب 112 ليس الفىت من يقول كان اىب كذا ان ابن نفسى و كنيىت ادىب ان الفىت من يقول ها ان ذا buyurmuşlardır. Elhâsıl haseb ve nesebi ile mübâhî olanlar için: 113 قلنا صدقت ولكن بئسما ولدوا ان افتخرت ِبِبء مضو سلفا “Kendi mal ve güzelliğinle aslâ mağrur olmayasın. Beriki (güzellik) bir gece(de çıkıveren sivilce, çıban ve sâire)yle, öbürü (mal ve mülk) de bir kıvılcımla kaybolur gider.” 111 “Bana nesebinizle değil, amellerinizle gelin.” (Kaynak bulunamadı.) 112 “Ben kendi nefsimin evlâdıyım, lâkabım da edebimden ibarettir. Arab ya da Acem olayım fark etmez. Yiğit o kişidir ki: «İşte ben buyum!” diye… «Benim babam şöyle şöyleydi» diyenden olmaz yiğit.” 113 “Gelip geçmiş atalarınla iftihar edecek olursan, şöyle deriz: «Evet doğru söylersin, fakat onların nesli ne de kötü çıktı.»” 110 71 beyti medlûlünce kendisini tevbîh-i ʻukalâ vü fuzalâya maruz bulundurmaktan başka bir fâide ve meziyet mutasavver değildir. Kütüb-i ahlâkta mahkîdir ki, rüesâ-yı Yunaniye’den biri bir civân-ı fâzıla sūreti tereffü‘ ü müfâharat gösterir, fâzıl-ı mûmâ-ileyh reîs-i mefharet-enîse hitaben: “–Sebeb-i iftihār, câme-i refî‘ ve hāne-i vasî‘ ise hüsn ü cemâl ve lutf ü kemâl, câme ve hânenindir. Merkûbât-ı çabuk-reftâr ise cevdet ü firâset-i ferese müntehîdir. Ve eğer âbâ vü ecdâd-ı sâlifenin ilm ü kemâli ise bunlar dahī güzeştegânın hilye ve sıfâtıdır. Binaenaleyh mâ-bihi’l-iftihar addettiğin evsāfın müte‘allakı gayriler olup sen cümlesinden sıfıru’l-yed bulunduğun cihetle bu bâbdaki iftihārınla izhâr-ı belâdet etmiş oluyorsun.” demiş ve ne güzel söylemiştir. ʻUlemâdan Tāvus-i Yemenî ümerâ-yı Arab’dan Yezîd bin Mühelleb’i [126] esnâ-yı râhta câm-ı gurur ile sermest ve humâr-ı encâm-ı fenâdan giriftâr-ı gaflet olduğu hâlde hırâm-ı nahvet u gurur ile mürûr etmekte olduğunu görüp nasihate âğâz u ibtidâr ve bu meşy ü hırâm ayn-ı ism ü haram olduğundan nezd-i Hazret-i Hak’ta mağzūbiyeti intac edeceğini tezkâr eyleyince, emir pend-pezîr olmadıktan başka güyâ: “–Benim kim olduğumu ârif ve ʻulüvv-i kadr ü makamıma vâkıf değilsin…” gibi ‘ıtâb-âmîz kelimât îrâdına mübaşeret eylemiş ve imam-ı müşârün-ileyh de cevaben: « » اعرفك اولك نطفة مذرة وآخرك جيفة قذرة و انت فيما بينهما حامل بول و عذرةdemiştir. Türkçesi: “–Ben seni pekâlâ biliyorum. Evvelin nâ-pâk bir nutfe ve âhirin murdar bir cîfedir. Ve sen de bu iki hâl arasında hâmil-i necâset ü bevlsin.” demektir. Müşârün-ileyhin şimdi bu cevab-ı bedî‘i kıta-i âtiyede nazm olunmuştur: وكان من قبل نطفة مذرة يصري ىف االرض جيفة قذرة ما بني ثوبيه حيمل العذرة عجبت من معجب بصورته وىف غد بعد حسن صورته وهو على عجبه و خنوته 72 4- Merâ’ Tarifi: Fi’l-cümle cidâl ve husūmettir. [127] 5- Licâc: Tarifi: İmtidâd-ı muhāseme ü muhālefettir. Tariflerinden de müstebân olacağı vechile bu iki haslet-i kabîha mûcib-i inhilâl-i ‘ukde-i ülfet ü ittisāl ve mûris-i in‘ikād-ı esbâb-ı buğz u infisāldir. Hâlbuki binâ-yı âlem ülfet ve ittihâd üzere müesses ü mevzū‘ ve hıyâm-ı salâh-ı benî âdem hüsn-i ihtilât ü imtizâc sütunu üzere merfû‘dur. Bu takdirce şu iki haslet nizām-ı âlemin inhilâlini ve belki ortadan irtifâ‘ını müstelzim rezâilden göründüğü cihetle efsed-i mefâsidden ma‘dûd olur. 6- Mizah: Tarifi: Hadd-i i‘tidalden ziyadece lâtīfedir. Türkçede şaka tabir olunur. Mizah hüsn ü behâ-ı insaniyeti sâlib ve ʻadâveti câlib bir haslet-i [128] makdûhadır. Kesret-i mizahın âfâtı çoktur. Evvelâ sahib-i mizahın meramı idhâk-i cülesâdır. Hâlbuki kesret-i dıhk haddizatında mezmûm ve hısāl-ı ehl-i cehl ü gafletten olduğu malûmdur ki hadîs-i şerîf-i nebevîde: 114﴾ ﴿ كثرة الضحك متيت القلبvârid olmuştur. Sâniyen, ekseriya mizah olunan kimsenin inkisâr-ı hātır ve in‘idâm-ı sürûrunu ve nihayet ihvân u akrân arasında ‘adâvetler hüdûsunu müstelzim olur. Bu mertebe îzâyı mü’min, dîn-i mübîn-i İslâm’da haram ve memnû‘dur. Sâlisen sâhib-i mizah müsâhır ve müdāhik menzilesine tenezzül etmiş olacağından intifâ-yı vakarını münticdir. Amma bunun kadr-i i‘tidâli ki mûcib-i inkisâr-ı kulûb-i yârân olan tecebbür ve tekebbürü dâfi‘ ve inşirâh u inbisât-ı ihvânı bâdî olacak mertebede lâtīfedir. İşte bu 114 “Çok gülmek, kalbi öldürür.” (Tirmizî, Zühd 2) 73 mübah ve belki de müstehabdır. Ondan yukarısı mezmûmdur. Binaenaleyh hadîs-i şerîfte: 115﴾ ﴿ ان امزح وال اقول اال حقاvârid olmuştur ki, teveddüd ü inbisât-ı ashâb-ı kirâm maksūd ü melhûz ve âfât-ı mebsûtadan masūn u mahfûzdur. Cenab-ı Risâletpenah Efendimiz Hazretlerinden sādır olan lâtīfenin kavl-i hak ve iktisād üzerine müesses olduğuna fıkra-i âtiye bir misal-i lâtiftir: [129] Rasûl-i Ekrem (sallâllâhu ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz lâtīfeten bir ‘acûza: “–‘Acâiz cennete giremez .” buyurdular. Bundan bîçarenin ziyadesiyle düçâr-ı ye’s ü hüzn olduğunu görünce Cenâb-ı Erhamü’n-nâs Efendimiz Hazretleri, kavl-i şerîf-i sâbıklarını îzāhan ve: 116﴾ اه َّن أَبْ َكارا عُُرِب أَتْـَراِب َ َِنشأْ َن ُه َّن إ َ ﴿ إِ َّن أâyet-i celîlesinin mazmûn-ı münîfine ُ َنشاء فَ َج َعلْن işareten: “–‘Acâiz, ‘acûz oldukları hâlde değil, kevâib-i etrâb oldukları hâlde dâhil-i cennet-i Cenâb-ı Mennân ve riyâz-ı Rıdvân’da çemenler üzere hırâmân olurlar.” diyerek tatyîb ü tesrîrine inayet buyurdular. İşte şu lâtīfe-i nübüvvet-penâhī ‘alâ-vechi’l-iktisād şeref-rîz-i ‘izz-i sudûr olarak meâli nass-ı celîl-i Kur’ânî ile müeyyed bir kavl-i hak olduğundan kelâm-ı melîh-i risâlet-penâhîdeki mizah-ı lâtīfin mecaz olması sahih olur. Ve lâtīfe emrinde bu derece-i i‘tidâl ü iktisāda riayet edemeyenlerin terk-i mizah etmesi lâzım gelir. 7- İstihzâ: Tarifi: Bir kimseyi hezl etmek ve maskaralığa almaktır. İstihzâ dahī mizah gibi selb-i bahâ-i insaniyete ve celb-i ʻadâvete [130] sebep olur kātı‘u’l-menâzım bir rezîlettir. Çünkü bunun neticesinde maskaralığa aldığı adamın Kaynaklarda bu lâfızla gelen bir rivayete rastlayamadık. Ancak Tirmizî şu mealde bir rivayeti kaydetmiş bulunmaktadır: “(Ashâb-ı Kirâm) dediler ki: «Yâ Rasûlallah! Sen bize şaka yapıyorsun.» (Allah Rasûlü cevaben) buyurdu: «Şu muhakkak ki (şaka da olsa) hakikatten başka söz söylemem.»” (Tirmizî, Birr 57) 116 “Şüphe yok ki, Biz onları bir yaratılış ile yarattık. İşte onları bakireler kıldık. Kocalarına düşkün, hep bir yaşıt yaptık. ” (Vâkıa Sûresi, 35-37) 115 74 kalbinin inkisârını ve hātırının mahzûniyetini müeddîdir. İstihzâ, hadd-i zâtında şîme-i merdüm-i denîdir. Müstehzînin garazı ebnâ-yı cinsinden meselâ bir fakīri istihzâ ve erbâb-ı devlet ve ashâb-ı serveti idhâk ve şu vesile-i kabîha ile onlara takarrüb ederek istihsāl-i mâl ü câhtır. Ekseriya bu muâmele-i gayr-i lâyıka zîver-i ilm ü edebden ârî olan süfehâ ile da‘vâ-yı kibr ü enâniyette bulunan erâzilden sudûr eder. Yoksa hilye-i insaniyet ve fazīletle ârâste olanlardan bu makūle hâl zuhuru müsteb‘ad ve belki de muhaldir. Erbâb-ı istihzâ bu dâr-ı fânîde de düçâr-ı hakaret olmak sūretiyle mazhar-ı mücâzât olacakları gibi bu bâbda rivayet olunan bir hadîs-i şerîf muktezā-yı münîfince dünyada ‘ibâdullahı istihzâ edenler, yevm-i kıyamette ferman-ı Hudâ ile ebvâb-ı cennete davet olunarak kapılardan birinin pişgâhına vusūllerinde bâb-ı meftûh-ı cennet derhal bunlara seddedilmesiyle oradan kemâl-i hacâlet ü ıztırab ile diğer bâba ‘azîmet ve dâhil-i cennete duhūl-i müsâra‘at ettikleri sırada bu kapı dahī kapanıp sırasıyla ebvâb-ı cenneti bu minval üzere dolaştıktan ve cümlesinden hāib ü hāsir olarak ‘avdete mecbur olduktan sonra mazhar-ı ‘ıkāb olurlar. El-‘iyâzü billâh!.. [131] 8- Gadr: Mal ve can ve ırz ve namusa te‘addîdir. Gadr, vefânın zıdd-ı kâmilidir. Tarif-i mezkûrdan da anlaşılacağı vechile gadr malda olur, mansıb ve câhta olur, dostî ve muhabette olur. Elhâsıl gadr birçok aksamı şâmil olup cemî‘-i aksamı hıyanetten ibarettir. Benâberîn, erâzil-i rezâil ve rezâil-i erâzilden bir rezîlettir. Kelâm-ı Vâcibü’lihtiram-ı Rabb-i Celîl’de bu rezîletle muttasıf olan erâzil hakkında: 117﴾ ِِ ُّ ﴿ إِ َّن اّلل الَ ُِحيbuyrulmuştur. ني َ ب اخلَائن َِ Cenâb-ı Rasûl-i Ekrem (sallâllâhu ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri, gadri ahlâk-ı münâfıkīnden addetmiş ve rûz-i kıyamette gaddârın başına bir ‘alem bulunarak bu vâsıta ile cemî‘-i ehl-i mevkıf-ı Arasat, onun gadrine muttali‘ olacaklarını 117 “Allah, hâinleri sevmez.” (Enfal Sûresi, 58) 75 beyan buyurmuştur. 9- Zaym: Tarifi: İntikam kastıyla gayra tahmîl-i bâr-ı zulümdür. [132] Bunun kubhu, zulm ve inzılâmın mezmûmiyetinden münfehim olur. ‘Âkil ve lebîbe vakt-i kudrette intikamın icrası bir zarar-ı diğeri müeddî olmayacağı yani mukābele bi’l-misli tecavüz etmeyeceği tahakkuk etmedikçe intikama ikdam göstermemek lâzım gelir. Bu ise i‘mâl-i fikr ü rü’yet ve husūl-i meleke-i hilm ile müyesser olabilir. Ama af mutlaka evlâdır. Zira düşmanı dost edici bir haslettir. 118 « » رحم االعداء اشد من جفوة االحباءmefhûmunca kudret-i intikam husūlünden sonra a‘dâyı af, dostlara cefâdan daha güçtür. 10- Münâfeset: Eşyâ-yı nefîseyi talebde vâki olan redâettir. Münâfeset, nefs-i hayvânînin merğûbu olan eşyanın taleb ve tahsīlindeki münâza‘a ve muhâsededen nâşîdir. Âlem-i kevn ü fesâdın mürekkebâtı maraz-ı fesâd ü in‘idâma mübtelâ ve cevâhir-i zevâhiri giriftâr-ı belâ yü fenâ olduğundan nâşî, hükemâ: “Emtiʻa-i nefîse ve eşya-yı merğûbe-i dünyeviyyeye şereh ü rağbet ashâb-ı devlet ü kudret ve erbâb-ı miknet olanlara bile lâyık değildir. Binaenaleyh [133] evâsıt u edânî-i nâsın bu misillü nefâyise meyl ü rağbetten ihtirâz ü ictinâb etmeleri lâzım ve belki vâcibdir.” dediler. ﴿ وللا ما أخاف عليكم أن تشركوا بعدي 118 “Düşmanlara merhamet etmek, dostlara cevr ü cefada bulunmaktan daha zordur.” 76 119 ﴾ ولكن أخاف عليكم أن تنافسوا فيها فتهلكوا كما هلك من كان قبلكم Medlûl-i hâdîs-i şerîf, ihbâr-ı gaybı müştemil olan mu‘cizât ve münâfesetin derece-i nihâyede redâetini mu‘ayyin olan beyyinât-ı nebeviyyedendir. 11- Gazab: Tarifi: Ahz-ı intikam için nefsin hareketidir. Gazab, müstecmi‘-i tamam-ı kabâyıh-ı a‘mâl ü fezāyıh-ı ahvâl olduğu gibi terk-i gazab da câmi‘-i cemî‘-i mekârim-i ahlâk ve mehâsin-i hısâl olduğundan Kur’ân-ı Mecîd’de: ِ َ اظ ِمني الْغَي ِ ِ ني َع ِن الن ﴾ َّاس َ ظ َوالْ َعاف ْ َ َوالْ َكı gayz -i gazab ve kâzım-i celîlesi, târik-âyet ﴿ 120 olanların medh ü senâsı hakkında şeref-nâzil olmuştur. Ashâb-ı kirâmdan Ebû Hureyre (radıyallâhu ʻanh)’nin Nebiyy-i Zîşânımız (sallallâhu ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerinden taleb-i nasihat [134] ettiklerinde gazabdan nehy ile üç defa tekrar ve emr-i nasihatte nehy-i gazaba iktısār buyurdukları, Ahlâk-ı Celâlî’de meâlen mezkûrdur. Yine ashâb-ı kirâmdan Muʻâviye bin Hayde, mülâzemet etmek üzere bir vasiyet-i kasīra beyanı niyazında bulununca Cenâb-ı Hikmet-şinâs (ʻaleyhi salevâtü Rabbi’n-nâs) Efendimiz Hazretleri: 121﴾ 122﴾ ﴿ ال تغضب َي معاوية بن حيدةhitāb-ı şerîfiyle gazabdan nehy ve sonra da: ﴿ ان الغضب يفسد االميان كما يفسد الصرب العسلkavl-i mu‘cizü’l-beyânıyla gazabdan nehyin sebebini izah buyurdukları Nevâdirü’l-usūl nâm kitab-ı müstebânın “Vallâhi, benden sonra sizin, tekrar şirke düşmenizden korkum yok (bunun olmayacağından eminim). Fakat size dâir korkum odur ki, dünya hususunda birbirinizle nefsaniyet güdersiniz ve sizden öncekilerin helâke sürüklendiği gibi siz dahî helâke sürüklenirsiniz.” (Kaynak bulunamadı.) 120 “(O muttakīler ki) öfkelerini yutucu ve insanları affedicidirler.” (Buhârî, Cenâiz 72, Menâkıb 25, Meğâzî 17, Rikak 53; Müslim, Fezâil 30, 31; Ahmed b. Hanbel 4/149) 121 “Öfkelenme ey Hayde oğlu Muâviye” (Kaynak bulunamadı.) Efendimizin, kendisinden nasihat isteyen bir şahsa her defasında “Öfkelenme” buyurduğu bir başka hadîs-i şerîf için bkz: Buhârî, Edeb 76. 122 “Muhakkak ki öfke sarısabırın balı bozduğu gibi imanı bozar.” (Kaynak bulunamadı.) 119 77 gazabın îmâna tesiri hakkındaki asl-ı sâlisinde meşrûhtur. Meâl-i hadîs-i şerîf: “Yâ Muâviye bin Hayde, gazab etme!.. Zira sarısabır denilen madde balı ifsâd ettiği gibi gazab da îmânı ifsâd eder.” demektir. Ahlâk-ı Celâlî’de beyan olunan bir hadîs-i şerîf meâline göre, benî âdem gazab bâbında dört tabakaya münkasimdir. Birincisi gazaba tez gelip tez geçenlerdir. İkincisi geç gelip tez geçenlerdir. Üçüncüsü gazaba geç gelip geç geçenlerdir. Dördüncüsü tez gelip geç geçenlerdir. Erbâb-ı fezāil indinde bunların efdali tabaka-i sâniyede ve akbah ve eşnaʻı tabaka-i râbi‘ada bulunanlardır. Hazret-i Ali (kerremallahu vecheh) Efendimiz: “Hiddet, cünûndan bir nev‘dir.” [135] buyurmuşlardır. 123﴾ ﴿ ال يقضى القاضى وهو غضبانhadîs-i şerîfinde gazabnâk olan kadı’nın hükm ü kazādan men‘i mecnûnun ʻakd-i hükmü fâsid olduğuna mebnî olsa gerektir. Hulefâ-i Râşidîn’den Cenab-ı Fâruk (radıyallâhu ʻanh) Efendimiz eyyâm-ı hilâfetlerinde bir sekrâna mülâki olarak ikāme-i hadd-i şer‘îye teveccüh buyurduklarında sekrân, kelimât-ı gayr-i lâyıka tefevvühüne cür’et ü mübâşeret etmesi üzerine merkūmun te’dibinden sarf-ı nazarla: “Tefevvühât-ı gayr-ı lâyıkasıyla bana îrâs-ı gazab ettiğinden, te’dîb edersem şâyet berâ-yı Hudâ ta‘zîb etmiş olmayıp nefsimden dolayı eza etmiş bulunurum.” buyurdukları ve bunun emsâli ahvâlin yani gazab hâlinde ikāmet-i hudûd ve infâz-ı ahkâm-ı şer‘-i mübînden iltizâm-ı imtinâʻ u terâhînin sâir ekâbirden de sudûru merviyâtı sahîhadandır. Gazabın mazarrât-ı cismâniyye vü rûhâniyyesi bî-hesabdır. Hatta bazı emzicede hararet-i garîziyye kıllet üzere olduğundan şiddet-i gazab zamanında hararet-i kalb ateş-i gazabla müşta‘il ve hāric-i bedene müteveccih ü müntakil olıcak merkezinde kifâyet miktarı ruh kalamayarak fec’eten mevti intac ettiği de vâkidir. Şerâre-i şerr-i gazabla rehîn-i iltihâb olan nefs-i mahzûle, eltāf-ı ilâhiyyeden ba‘îd ve tevfîk-i Yezdânî onun hakkında nâ-bedîddir. Li-hâzâ Cenâb-ı Mütemmim-i “Kadı, öfke hâlindeyken aslâ hüküm vermesin.” (Bazı lâfız farklılıklarıyla şu kaynaklarda kaydedilmiştir: Buhârî, Ahkâm 13; Müslim, Akzıye 16; Ebû Dâvud, Akzıye 9; Tirmizî, Ahkâm 7) 123 78 mekârim-i ahlâk (ʻaleyhi etemmü’t-tahiyyât) Efendimiz Hazretleri: [136] “Şucâ‘terîn-i şuc‘ân hâl-i gazabda nefsine mâlik olan kimsedir.”124 Ve bazı gazavâttan ‘avdet-i seniyelerinden sonra: 125﴾ ﴿ رجعنا من اجلهاد االصغر اىل اجلهاد االكربyani: “Gazanın küçüğünden büyüğüne rücû‘ eyledik.” buyurmuşladır. Ashâb-ı kirâm tarafından: “–Yâ Rasûllallah! Gaza-yı ekber hangisidir?” deyu vuku bulan istisfâra: “–Cihâd-ı nefstir” cevab-ı savâbını i‘tâ ve: 126﴾ ﴿ اعدى عدوك نفسك الىت بني جنبيكhadîs-i şerîfiyle hakīkat-i hâli izah buyurmuşlardır. İlâc-ı gazab, esbâb-ı gazabın izâlesiyle müyesser olur. Esbâb-ı gazab ise tehevvürün şu‘abât-ı ʻaşere-i meşrûhasıdır. Bunlardan başka illet-i gazabın a‘râzı mesabesinde lâhık olan yedi de teferruâtı reddiyesi vardır. Birincisi nedâmet, ikincisi dünya ve âhiret[te] terehhüb-i mükâfat yani havf-i mücâzat, üçüncüsü buğz u ‘adâvet-i ahbâb, dördüncüsü istihzâ-yı erâzil, beşincisi şemâtet-i a‘dâ yani düşmanlara gülünç olmak, altıncısı tağayyür-i mizâc, yedincisi teellümdür. Şunların meʻânî-i lugaviyye ve ıstılâhiyyeleri yekdiğere mutābık olduğundan daha ziyade şerh ve izaha muhtaç değildir. Gazabın esbâb-ı mebsûtasını def‘ ve izâle, gazabın galebesinden mukaddem lâzimeden olup galebesinden sonra def‘i ʻasîrdir. [137] Çünkü esbâb-ı gazabdan nâşî, nefs müteellim olduğu kimseden intikam kasd u irâdetiyle müteharrik olunca fi’l-hâl eseri bedene sirâyetle harâret-i garîziyye galeyana gelip demde harâret ve bu harâretten dimağa doğru bir buhar hâsıl eder. Ve der-‘akab vücudun her tarafına sereyanla cemî‘-i havâs ahkâmından ‘âtıl olur. Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 107, 108. (Kaynak bulunamadı.) 126 “En azılı düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir.” (Kaynak bulunamadı) 124 125 79 Gazab zuhur eden şahsın vechine humret, ellerine ra‘şe, gözlerine kararmak, ağzına kuruluk ve acılık gelmek gibi hâlât ve tegayyürât-ı cismâniyesi ahkâm-ı havâssın mu‘attaliyeti delâilindendir. Bâlâda beyan olunduğu üzere bazı evkatta şiddet-i gazab mûcib-i helâk-i nefs olduğu gibi ekser-i nâsta fesâdât-ı külliyeyi müstelzim olduğundan devası pek müşkil bir illettir. Şu kadar ki galebe-i gazab zamanında kıyamdan kuʻûda ve kuʻûddan kıyâma ve hareketten sükûna ve sükûndan harekete nakl misillü tegayyür-i evzāʻ-ı bedeniye, buharın imhâsına ve isti‘mâl-i mâ-i bârid, harâretin teskînine ve husūl-i nevm, harâret-i deme sebeb olan maddenin nisyânına bâʻis olmakla derece-i gazaba göre işbu muâmelei selâseden biri ile muâmele ve ilâc olunduğu hâlde ahyânen galebe-i gazabın teskîni mümkün olabilir. [138] Cübün: Tarifi: Aklın hayra hükmeylediği şeye gayr-i mütecâsir bir kuvvedir. Tarif-i âhara göre intikam hareket-i evlâ olduğu zamanda nefsin hareketten sükûnudur. Cübün, kuvve-i gazabiyyenin cânib-i tefrîte meyelânından neş’et eder bir rezîlet olup bu maraz-ı nefsâniyenin a‘râz-ı rediyyesi âtîde beyan olunacağı vechile ondur. Birincisi hevân-ı nefstir. Yani benî nev‘ine karşı nefsine zillet ve hakaret ârız olmaktır. İkincisi sû-i ‘îş yani emr-i me‘âşına halel târî olmaktır. Üçüncüsü hukukuna halk tarafından tama‘-ı fâsid husūlüdür ki izâ‘a-i malı münticdir. Dördüncüsü umûrda kıllet-i sebat. Beşincisi umûrda kesel ve teseyyüb ârız olmaktır ki, mûcib-i rezâil ve münâfî-i Cübün, cim’in zammı ve zammeteynle bir adam korkak ve bî-zehre olmak mânâsınadır. (Kamus’tan) 80 fezāildir. Altıncısı inzılâm, yani kabul-i zulm ve bu da zalemenin zulümde kuvvet ve temekkününü müstelzimdir. [139] Yedincisi halel-i ırz u nâmustur. Yani nefsinde ve evlâd u ʻıyâl u ʻakârıbında fezāyıh zuhûr etmektir. Sekizincisi erâzil ü edânî-i nâsın şetm ü darb ü cerh gibi akvâl ü ef‘âline hedef olmaktır. Dokuzuncusu bî-ârîdir. Onuncusu mesālih-i mühimmesinin mu‘attal kalmasıdır. A‘râz-ı ‘aşere-i meşrûhanın kezâlik meʻânî-i lugaviyyeleri meʻânî-i ıstılâhiyyelerine muvâfık olduğu için bu kadarla iktifâ olundu. Maraz-ı cübünün ilâcı dahī emrâz-ı sâire gibi esbâbının izâlesiyle ve bir de mehāvife hücum ü ikdâm ve vücûb-ı mevtin tezekkürü ile müyesser olur. Fasl-ı Sâlis İki Kısımdır: Kısm-ı Evvel: Kuvve-i şeheviyyenin ifrât ve tefrît cihetlerinde olan fücûr ile humûdun tarifiyle şu‘abâtı beyanındadır. Fücûr: Tarifi: Lezâiz-i hayvâniyyeden akıl ve şer‘in lâyık ve câiz görmediği şeylere tālib bir kuvvedir. [140] 81 Fücûr, kuvve-i şeheviyyenin cânib-i ifrâta meyelânından neş’et eder bir rezîlet ve şubesi hırstan ibarettir. Hırs: Tarifi: Lezâiz-i hayvaniyyeye müteallik umûra mübâlâğa ile sa‘y etmektir. Hırs ve fücûr emrâz-ı nefsâniyenin mühlikâtından olarak def‘ u izalesinin ilâcı bu babda hayvanâta müşâreketini ve kasr-ı müddetiyle kıllet-i lezzetini ve metālib-i nefsâniyyenin hasâsetini tefekkür ve Cenab-ı Mübdi‘-i Kâinat’ın nüfûs-i beşeriyyeye kuvve-i şehevâniyyenin vaz‘ındaki hükm ü hikmetini tezekkür ederek tesvîlât-ı nefsâniyye indinde re’yini cihet-i nâfi‘aya ihâle ve fücûr ü hırstan kendisini men‘ edecek a‘mâl-i sâliha ile iştigal ve bunlardan ‘urûzu tabiî olan bâis-i hicâb-ı me‘âyibden ictinab eylemektir. Şöyle ki eğer müştehiyât-ı nefsâniyye yani hırs-ı nefsâniyyenin müte‘allakı me’kûlât ve meşrûbât ise bunun mazarrât-ı ‘âcile vü âcilesini tefekkür eylemelidir. Mazarrât-ı mütekaddimesi esbab-ı tahsīli emrinde hilâf-ı şîme-i kanaatkârî hezâr mihnet ü meşakkate ve erâzil [141] ü nâkeslere mürâcaat ü minnete giriftar olmaktır ki şu hâl zuhûr-i hevân ü zilleti ve sukūt-ı vakar ü mehâbeti müstelzimdir. Mazarrât-ı tâliyesi de kesret-i ekl ü şurbdan ber-muktezā-yı kavâ‘id-i tıbbiyye hudûs-i envâʻ-ı emrâz u illettir. Hazret-i Esdaku’l-kāilîn (ʻaleyhi salevâtullâhi Rabbi’l-ʻâlemîn) Efendimiz Hazretleri bir hadîs-i şerîflerinde: 127﴾ ﴿ كلوا ىف بعض بطنكم تصحواve diğerinde: 128﴾ ﴿ البطنة رأس كل داءbuyurmuşlardır ki birincisinde, az yemek bâ‘is-i sıhhat ve ikincisinde, çok yemek mûcib-i hudûs-i emrâz u illet olduğu hikmetini beyan buyurmuşlardır. Haberde: “Midenizin sadece bir kısmı için yiyin ki sıhhatli olasınız.” Kaynaklarda bu lâfızda bir hadîs-i şerîfe ulaşamadık. Ancak Dârimî, şu mealdeki bir hadîsi kaydetmiştir: “Mü’min, bütün midesi doluncaya kadar yemez.” (Dârimî, Vesâyâ 1) 128 “Karın tokluğu, bütün hastalıkların başıdır.” (Kaynak bulunamadı) 127 82 129 « » البطنة تذهب الفطنةve 130« » العدة بيت كل داء واحلمية رأس كل دواءvârid olmuştur ki, birincisi, [çok yemenin] fıtnatı yani fehm ü aklı gidereceğini ve ikincisi, mide her derdin menşei olup kuvâ ve a‘zâya emrâz ondan vâsıl ve hımye her dermanın başı olarak emrâza şifa ondan hâsıl olduğunu mübeyyindir. İşte bu hakāyıka mebnî, mecmû‘-i mesâil ü fevâid-i tıbbiyye üç kelimeden mürekkeb olan: 131﴾ ﴿ ُكلُوا َوا ْشَربُوا َوالَ تُ ْس ِرفُواâyet-i celîlesinin mutazammın olduğu envâr-ı hikmet ü terbiyetten birer lâmi‘adır, dense ahrâdır. Ve çünkü ekl ü şurbun ibâhasındaki hikmet, matıyye-i rûh [142] olan cesedin ahkâm-i şer‘iyye ve teklîfât-ı dîniyyeyi îfâya husūl-i iktidar u istitā‘atından ibaret olarak bundan ziyadesine inhimâk nefs-i behîmiyyenin arzularına inkıyâd demek olduğundan mazarrât-ı mebhûsenin nefs-i behîmiyyenin dâire-i i‘tidal hāricindeki bu misillü hırs u iştihâsı üzerine müterettib olduğu bedîhiyyü’s-sübûttur. Eğer hırs-ı insanînin mute‘allâkı menâkih-i şehiyye ise bu bâbda dahī hatt-ı i‘tidâli tecâvüz ve şer‘an ve aklen mübâh u müstahsen olan tarîk u mertebeyi te‘addî eylemek münâfî-i tahsīl-i fazīlet ve mübâyin-i tekmîl-i esbâb-ı saâdettir. Ve bir de efrâd-ı İslâmiyye için vâkı‘an şer‘-i mutahharda teʻaddüd-i zevcâta cevâz ve ruhsat vardır. Lâkin bu ruhsat zevcâtı nafakāt ve sâirede müsâvî tutmakla meşrûttur. Zira te‘addüd-i menkûha ruhsatını mutazammın olan âyet-i celîlede: 132﴾ ِ ﴿ فَِإ ْن ِخ ْفتُم أَالَّ تَـع ِدلُوا فَـوbuyrulmuştur ki, vücûb-i vâhide nefs-i ‘adem-i اح َدة ْ ْ َ ʻadle değil, havf-ı ‘adem-i ʻadle ta‘lîk olunmuştur. Bu takdirce te‘addüd-i zevcât indinde ʻadle riayet edememek ihtimali bulunur ise havf-ı ‘adem-i ʻadl tahakkuk ederek ber-mûceb-i nass-ı kerîm, vâhide ile iktifâ vâcib olur. Vallâhü veliyyü’l-‘ismeti ve’ssedâd…[143] “Tokluk, zekâyı yok eder.” “Mide her hastalığın yuvasıdır. Az yemek de her devânın başıdır.” 131 “Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz.” (A‘râf Sûresi, 31) 132 “Adâleti gözetememekten korkarsanız o hâlde bir tane (ile iktifâ edin).” (Nisâ Sûresi, 3) 129 130 83 Humûd: Tarifi: İhtiyarî olarak kuvve-i şeheviyyenin âsârını ta‘tīl etmektir. Humûd, kuvve-i şeheviyyenin cânib-i tefrîte meyelânından münbaʻis bir seyyie olup şubesi batālettir. Batālet: İhtiyarî kuvve-i şeheviyyeyi bil-külliye ta‘tīl ile cemâdâta müşâbih olmaktır. Batālet, hikmet-i hilkatin ibtālini ve helâk-i nefs ü bedeni muktezīdir. Binaenaleyh ‘ukalâ-yı âkıbet-bîn ve fuzalâ-yı saâdet-karîn indlerinde batālet semm-i katl hükmündedir. Bunun ilâcı erbâb-ı cidd ü sa‘y ile mücânesetle onların âsârını teemmül ve bunların hikâyâtıyla ehl-i keselin mezemmet ve sû-i âkıbetlerini [144] istimâ‘ ve batāletin mâlâyani ile iştiğâli mufzî olduğunu iz‘ân etmekle olur. Hakikat-i hâlin tezāhürüne delâleten bu bâbda ber-vech-i âtî izâhât i‘tāsı münâsib görünmüştür. Şöyle ki: Batālet, umûr-i dünyeviyyeye taʻalluk ederse mübâşeret-i esbâbdan tegâfül, mûcib-i ihtilâl-i ahvâl ve inkıtā‘-ı âmâl olduğundan başka helâk-i şahs ve inkıtā‘-ı nesli müeddî olacağı bedihîdir. Umûr-i uhreviyyeye ta‘allûk eder ise zâd-ı meʻâd emrinde ihtiyârî-i batālet ü keseli yani terk-i ictihâd ü amel, mûcib-i hırmân-ı saʻâdet-i kurb-i Rabb-i ʻizzet ve müstevcib-i fevt-i fevz ü derecât-ı cennet olduğu beyandan müstağnîdir. Çünkü: 133﴾ ِ ﴿ وأَن لَّيس لِ ِْْلنس َّ ان إَِّال َما َس َعى َوأ ف يـَُرى َ َن َس ْعيَهُ َس ْو َ َ ْ َ 134﴾ ت َولَ ُكم َّما َك َسْبـتُ ْم ْ َ﴿ ََلَا َما َك َسب 135﴾ ِ ِ ِ َّ َّه ْم ُسبُـلَنَا َ ين َج ُ اه ُدوا فينَا لَنَـ ْهديَـنـ َ ﴿ َوالذgibi âyât-ı Kur’âniyye’de ve bu bâbda mervî Humûd, ateşin koru sönmeyerek alevi sâkin olmak manasınadır. (Kamus’tan) “Ve şüphesiz ki, insan için kendi çalıştığından başkası yoktur. Ve elbette ki, çalışmasını yakında görecektir.” (Necm Sûresi, 39-40) 134 “Onlara kendi kazandıkları, size de kendi kazandığınız…” (Bakara Sûresi, 134) 133 84 olan ehâdîs-i nebeviyyede neyl-i fevz-i saâdet-i âhiret ve duhūl-i cennât-ı ‘âliyât, sa‘y u amele bina buyrulup hiçbir mevzide bî-sa‘y ü amel duhūl-i cennet ve necât-ı cehennem hakkında mevâ‘id-i ilâhiyye vü nebeviyyeye tesadüf olunamamıştır. Ama umûr-i dünyeviyyede tevekkül ile emr kesîrü’l-vukū‘dur. Hâl böyle iken bazı erbâb-ı gaflet umûr-i dîniyye vü uhreviyyeye karşı: “Cenab-ı Hak, Gaffârü’z-zünûb, Settârü’l‘uyûb’dur” diyerek sālihât [145] bâbında ihtiyâr-ı batālet ü kesel ve terk-i ictihâd ü amel edip hücum-i me‘âsîden ictinâb etmezler. Feemmâ umûr-i dünyeviyyeye sa‘y ü ictihadda mertebe-i tevekkülü tecâvüzle tahsīl-i maîşet ve tekmîl-i esbâb-ı câh u rif‘at hususunda Cenab-ı Hakk’a aslâ itimad etmezler. Kısm-ı Sânî Ahlâk-ı zemîmenin ictimâ‘ından husūle gelen sıfât-ı rezîle beyanındadır. Sıfât-ı mezkûre sekizdir: 1 - Hüzün: Tarifi: Metālib-i dünyeviyenin ‘adem-i husūlü veya ba‘del-husūl fenâsı sebepleriyle inkıbâz-ı nefstir. Hüzün, nüfûs-i beşeriyyede bir emr-i asliyy ü zarurî olmayıp sû-i ihtiyârın câlib ü câzib olduğu bir hâlet-i ârızadır. Bunun menşei ahlâk-ı zemîmeden cehl ve hırstır. Çünkü usûl-i me‘âyiş ü merâtib-i dünyeviyye ve ümmehât-ı metālib-i beşeriyye: [146] 136﴾ ٍ ﴿ ُك ُّل ِح ْزnass-ı mübîni mûcebince rızā ve kanaat üzerine ب ِِبَا لَ َديْ ِه ْم فَ ِر ُحو َن müesses ve İmam Şâfiî hazretlerinin: 137 وال بد يوما ان ترد الودايع وما الال واالهلون اال ودايع “Ama bizim yolumuzda cihad edenleri, elbette kendi yollarımıza hidayet kılacağız.” (Ankebût Sûresi, 69) 136 “Her grup kendilerinde bulunanla sevinip böbürlenmektedir.” (Mü’minûn Sûresi, 53) 137 “Servet ve ehl ü ıyâl birer emanetten ibaret. Bir gün emanetleri geri teslim etmek gerek.” 135 85 beyti medlûlünce bütün esbâb-ı dünya vedâyi‘-i ilâhiyye olup her ashâb-ı neylden zâil ve ‘alâ-tarîki’l-münâvebe tabakāt-ı ‘ibâd arasında mütedâvil idüğü ma‘lûm iken ‘adem-i bekāsı müteyakkın olan bu âlem-i kevn ü fesadda mukadder olmayan metālib-i fâniyyenin husūlünü veyahut fenâsı mukarrer olan esbâb-ı âriyyenin devam ve hulûdunu temenni hırs u tamaʻ-ı ham ve birincisinin ‘adem-i husūlü ve ikincisinin fenâsı müstelzim-i hüzn olmak cehl-i mahzdır. Kütüb-i ahlâkiyyede esbâb-ı dünyanın ber-vech-i muharrer ‘adem-i husūl veya fenasından mahzûn ve gamkîn olanlar, şöyle temsîl edilmişlerdir: Bir meclis-i ziyafette bir zâtın mâlik olup râyihasından huzzârın ‘alâ-tarîkı’lmünâvebe birer lâhza mütemetti‘ ve müstefîd olduktan sonra kendisine iâde edilmek üzere meyân-ı meclise ilkā edildiği gül ve turunç gibi bir şemmâmenin eydiye-i ashâb-ı mecliste tedâvülü sıra[sın]da içlerinden birisi bunun kendisine hasrını temennî ve talep ile bakıyye-i rufekāya vermemek arzusuna düşmesi ve yedinden intikālinde düçâr-ı hüzn olması kabîlinden addedilmiştir ki, enzār-ı ibrette hakikat-i hâlin tezāhürüne delâlet eder bir teşbîh-i belîğdir. [147] 138 « » لو كان البن آدم وادَين من الذهب والفضة البتغى اليهما اثلثا وما ميأل جوفه اال الرتاب mazmûn-i hikmet-meşhûnunca “benî âdemden düçâr-ı hırs u tama‘ olanlar için altın ve gümüşten iki vâdi hâsıl olsa, bir üçüncüsünü daha taleb edeceği” cihetle hırs ve tama‘ için bir had tayini kābil ve binaenaleyh türâb-ı kabre ittisāl edinceye kadar metālib-i hasîse-i dünyeviyye uğrunda hüznü zâil olamayacağından müddet-i zindegânîsi ahzân-ı dâime ile güzerân etmek tabiîdir. Hukemâ-yı Yunaniyye’den Batlamyus: “Harîs, hemîşe fakīr ü derviştir, eğerçi bütün cihan kendisinin olsa. Kanû‘ tüvânger ve ganîdir, hiçbir nesneye mâlik olmasa bile.” demiştir. Binaenaleyh şu sıfât-ı rezîleden tahallî elzem-i levâzımdandır. Maraz-ı hüznün ilâcı, menşei olan cehl ve hırsı izâle ile mukadder ve bir de: “İnsanoğlunun iki vadi dolusu altın ve gümüşü olsa, o yine bir üçüncüsünü ister. Onun karnını (hırs ve iştahını) topraktan başka bir şey doyuramaz.” 138 86 139﴾ ﴿ ان للا تعاىل حبكمته وجلله جعل الروح والفرح ىف الرضا واليقنيhadîs-i şerîfi mantūkunca kısmet ü takdîr-i Hudâ’ya yakīnen rızā-dâde olmak hüzünden selâmeti ve husūl-i revh u ferhı mûcib olduğundan: 140 وال يتخذ شيئا خياف له فقدا ومن سره ان ال يرى ما يسؤه beyti medlûlünce fıkdânından korkulan ve zıll-ı zâil ü hayal-i bâtıldan ibaret olan esbâbi dünyaya kat‘-ı ta‘allûk-ı hātırla ber-muktezā-yı kemâl, aklı tahsīl-i melekât-ı fâzılaya yani civâr-ı kuds-i Hazret-i Zü’l-celâl’e sebeb-i ittisāl olan bâkiyât-ı sâlihâta sarf-ı himmet ederek mahall-i ahzân-ı dâimâ ve âlâm-ı müterâkime olan hırstan halâs u infısâl ve mevtın-ı behcet-i hakīkī ve sürûr-i dâimî bulunan makam-ı rızā vü yakīne kesb-i ittisāl ile: ِ ﴾ حيَزنُو َن ٌ اّللِ الَ َخ ْو َْ ف َعلَْي ِه ْم َوالَ ُه ْم ِ أَال إِ َّن أ َْوليَاءunca dünya ve mantūk ı celîli-nazm 141 ﴿ âhiret havf ü hüznünden selâmetle mübeşşer olan zümre-i kirâma iltihak müyesser olur. İntibah: Şu tafsilâttan maksad, erbab-ı mütālaʻayı mukadderât-ı ilâhiyyeye rızā ve kanaate teşvik olup, mezmûmiyeti bahs-i mahsūsunda izah ve isbat edilen ʻatālete teşvik değildir. Vâkı‘an şerîat ü tarîkat-i [149] Muhammediyye’de zühd-i fi’ddünyâ merğûbdur. Fakat ʻatālet ve bunun neticesi olan züll-i suâl gayet mezmûmdur. Zâhid-i fi’d-dünya için iki alâmet beyan buyrulmuştur. Birisi esbâb-ı dünyanın vücûdunda ikincisi fıkdânındadır. Vicdânındaki alâmet, kerem ü îsâr; fıkdânındaki alâmet de râhat-ı kalbdir. Îsâr vicdân-ı nimetin, râhat-ı kalb de fıkdân-ı nimetin şükrüdür. Şu hâlde zühd ile ittisāf yalnız fukarâya maksūr olmayıp, erbâb-ı servet ü yesâra da müyesser olur. Enbiyâ-i ʻızām ve ashâb-ı kirâm ve evliyâ-i zevi’l-ihtirâm’dan esbâb-ı mülk ü dünyaya mâlik olanlar şu müddeʻânın birer burhân-ı celîlidir. ʻAbd-i hālis için her iki hâlde de lâyık olan, takdîr-i ilâhîye râzı ve ni‘am-ı “Allah Teâlâ, hikmeti ve celâliyledir ki, rahatlık ve ferahlığı ancak kendi rızâ ve yakîninde kılmıştır.” (Kaynak bulunamadı.) 140 “Kendini üzüntüden halâs edip huzura kavuşturmak isteyen kimse, yokluğundan korktuğu hiçbir şeye sâhip olmasın.” 141 “Bilesiniz ki, Allah dostlarına korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yûnus Sûresi, 62) 139 87 Mün‘im-i Hakikī’ye şâkir ve kalbi Cenab-ı Hakk’a müte‘allık olarak, te‘alluk-ı mâsivâdan âzâde olmaktır. Yoksa: 142﴾ ِِ اّللُ الْبَـْي َع َو َحَّرَم الرَِب ِ َح َّل َ ﴿ َوأve: 143﴾ ِاّلل ٌ ﴿ ِر َجgibi nusūs-ı Kur’âniyye ve: َّ ال َال تـُ ْل ِهي ِه ْم ِِتَ َارةٌ َوَال بَـْي ٌع َعن ِذ ْك ِر 144﴾ ﴿ التاجر االمني الصدوق السلم مع الشهداء يوم القيامةve: 145﴾ ﴿ التاجر هم الفجار اال من بر و صدقve: 146﴾ ﴿ الكاسب حبيب للاgibi ehâdîs-i nebeviyyede [bildirildiği üzere] gaflet- ‘anillâhtan berî olarak nehc-i istikāmet ü iktisād üzere bey‘ u şirâ ve ticaret helâl olduğu gibi meksûbâtından [150] vücûh-i şer‘iyyeye tevfîkan sarf u infâk ve birr ü ihsân, vesâil-i kurb-ı ilâhî olan sıfât-ı makbûledendir. 2- Hased: Tarifi: Gayrin fenâ-yı nimetini temennîdir. 3- Gıbta: Tarifi: Gayrın fenâ-yı nimetini değil, gayrın nimeti gibi nefsine bir nimeti temennîdir. Hased ve gıbta dahī ahlâk-ı zemîmeden cehl ve hırsın ictimâ‘ından nâşîdir. “Hâlbuki Allah alışverişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.” (Bakara Sûresi, 275) “Nice erler ki ne bir ticaret ne de bir alışveriş, onları Allah’ı zikretmekten alıkoymaz.” (Nûr Sûresi, 37) 144 “Sözüne sâdık ve kendisine güvenilen Müslüman tüccar, kıyamet günü şehitlerle beraberdir.” (İbn-i Mâce, Ticârât 1; Tirmizî, Büyû‘, 4) 145 “Tüccarlar fücur ehlidir, ancak iyilik yapıp doğru sözlü olanlar müstesnâ.” Kaynaklarda bu lâfızla kaydedilmiş bir hadîs-i şerîfe ulaşamadık. Ancak aynı manayı ifade etmek üzere meâlen şöyle bir rivayet bulunmaktadır: “Kıyamet günü tüccarlar facirler (günahkârlar) olarak diriltilecektir. Ancak Allah’tan korkanlar, iyilik yapanlar ve doğruluktan ayrılmayanlar müstesna.” (Tirmizî, Büyû 4; İbn-i Mâce, Ticârât 3) 146 “(Helâlinden) kazanan kişi, Allah’ın sevgilisidir.” Bu lâfızla gelen bir rivayete hadis kitaplarında rastlayamadık. Ancak aynı mânâyı ihtiva eden şöyle bir hadîs-i şerîf kaydedilmiştir: “Allah Teâlâ, ehlini geçindirmek için çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.” (Deylemî, I, 155) 142 143 88 Merâtib-i hased üçtür: Evvelkisi, mün‘am-i ʻaleyh’te olan nimetin mücerred fenâsını talebdir ki, bu sūret hâsidin hasbe’l-merâtib nimet-i mezkûrenin kendisine vusūlünden me’yûs olmasından nâşîdir. İkincisi, nimet-i mezkûrenin fi’l-cümle kendisine teveccühü mümkün ve mutasavver ve fakat gelmeyeceği mukarrer olıcak mahsûdundan da fenasını talebdir. [151] Fenâsı şu iki mertebe mahsûda mücerred bir emr-i mekrûhun vusūlünü temennîden ibaret olduğu cihetle kuvve-i gazabiyyenin rezâili eseridir. Üçüncüsü nimet-i mezkûrenin mahsûdundan zâil ve kendisinde hâsıl olmasını temennîdir. Bu da kuvve-i şeheviyyenin müşâreketi eseridir. Akbah-ı merâtib-i hased, birincisi olup ikincisi bundan, üçüncüsü ikinciden dûndur. İmam Gazzâlî (ʻaleyhi rahmetü’l-Bârî) hazretlerinin kavline göre hasedin esbâb ü ‘ilel-i mûcibesi yedidir: Birincisi ‘adâvet, ikincisi te‘azzüz, üçüncüsü tekebbür, dördüncüsü te‘accüb, beşincisi havf-ı fevt-i mekāsıd, altıncısı hubb-i riyâset, yedincisi hubs-i nefs ve levm-i tabîattır. Hükm-i hased ekseriya akraba ve cîrân ve emsâl ü akrân arasında cârîdir. İllet-i hasedin ilâcına gelince, hased-i hâsidin benî nev‘inin nimet-i ilâhiyyeye mazhariyetinden dolayı melûl ü mahzun olmasını istilzam ederek, hayr u ni‘am-ı ilâhiyye ise ‘ibâd ve mahlûkatı üzerine ‘ale’d-devâm cârî ve inkıtâ‘ı gayr-i mutasavver bulunduğuna göre hâsidin hüzn ü elemi için de tasavvur-ı inkıtâ‘a imkân görülemeyeceğinden hâsid, dünyada âlâm-ı dâimeye giriftâr ve bir de hâsid şu temenniyâtıyla kazā ve kısmet-i ilâhiyyeye mu‘ârazaya cür’et etmiş olacağından bu hâl, hakkında gazab-ı [152] Hakk’ı dâî olduktan başka daima mahsûdînin zikr-i mesâvî ve gıybetle iştigal ve bu sebeple ‘ale’t-tevâlî defter-i a‘mâlinden mahsûduna ihdâ-yı hasenât ederek: 89 147﴾ ﴿ احلسد أيكل احلسنات كما أتكل النار احلطبhadîs-i şerîfi muktezāsınca ateş-i hased dâire-i hasenâtı sûzân ederek âhiretçe de bâ‘is-i hırmân olacağından ‘âkıl ve lebîbe lâyık olan, hasedin mazarrât-ı dünyeviyye vü uhreviyyesini tefekkür ederek esbâbını izâleye müyesser olur. Gıbtaya gelince, müte‘allakı umûr-i dünyeviyye olup da mahsûdün-bih kadr-i kifâf ü maslahattan ziyade ise mezmûm, değilse mahmûd addedilir. Ve eğer umûr-i uhreviyye ve fezāil-i nefsâniyye ise mutlaka mahmûd ve memdûh olur. 4- Kizb: Tarifi: Vâkı‘a mutābık olmayan kelâmdır. Kizbin menşei ahlâk-ı zemîmeden cübün ve hırstır. Kizb, kabâyıh-ı zünûb ve fevâhiş-i ‘uyûbdan olduğundan cemî‘ edyânda haram ve mahzûr olduğu gibi aklen dahī menfûrdur. Çünkü tarifinde ma‘lûm olacağı vechile kizb, bir şeyi mevziʻinin [153] gayriye vaz‘ etmek demektir ki gâyeti Cenâb-ı Hakk’ı tekzîbe râci‘dir, el-‘iyâzu billâh! Zira ilm-i ilâhî eşya-yı mahlûkadan vâkı‘ı vâkı‘ ve zıddını gayr-ı vâkı‘ olarak muhît olduğu hâlde kezzâb bunun hilâfına şehâdet eylemektedir. Binaenaleyh kizbin hurmet ve tahzîrinde pek çok âyât-ı Kur’âniyye ve ehâdîs-i nebeviyye şeref-vârid olmuştur. Efrâd-ı kizb hurmette yekdiğere nisbetle mütefâzıldır. Akbah-ı kizb, Cenab-ı Asdaku’l-kāilîn (ʻaleyhi salevâtu Rabbi’l-ʻâlemîn) Efendimiz üzerine irtikâb-ı kizb ile tağyîr-i ahkâm-ı şer‘e ve ifsâd-ı kavâ‘id-i akāide cüret-yâb olmaktır ki: 148﴾ على متعمدا فليتبوأ مقعده من النار ِ على ليس ككذب على احد من كذب ِ ﴿ إن كذِبhadîs-i şerîfiyle bundan şiddetle men‘ buyrulmuştur. İm‘ân-ı nazar olunur ise şu kizbin memnû‘iyetindeki sebeb ü illet tağyîr-i ahkâm-ı şer‘-i mübîn ve ihlâl-i kavâʻid-i akāid-i müslîmini müeddî olmasıdır. Bu “Ateşin odunları yediği gibi haset de güzel amelleri yer tüketir.” (İbn-i Mâce, Zühd 22; Ebû Dâvud, Edeb 44) 148 “Hiç kimseye isnad edilen bir yalan yoktur ki, bana isnad edilen kadar (ağır ve günah) olsun. Her kim, bana kastî olarak yalan bir söz isnad ederse, ateşte oturup kalacağı yere kendini hazırlasın.” (Buhârî, Cenâiz 33) 147 90 takdirce ihlâl-i mülk ü memleketi veyahut beyne’l-mü’minîn ihlâl-i kavâʻid-i uhuvveti müstelzim olan akvâl-ı kâzibenin de memnû‘iyeti bedîhî ve yekdiğerine nisbetle tefâzul-i kubhu derece-i fesadına göre teʻayyün edeceği tabiîdir. Ammâ Hakîm-i Şirâzî Cenâb-ı Sa‘dî’nin: 149 « به از راست فتنه انگيز/ » دروغ مصلحت آميزkavli mevridine dikkatle de ma‘lûm olacağı [154] vechile meselâ bir mazlumun katli ve idamının halâsı gibi mevâkı‘da irtikâb-ı dürûğa cevaz ve ruhsat i‘tāsından ibarettir ki bu da salâhı müstelzim olmasına ve illet-i men‘ olan fenalığın ‘adem-i vücûduna mebnîdir. Islâh-ı beyn ve izâle-i ‘adâvet-i beyne’z-zevceyn emrinde ihtiyarî zaruret hükmünü alan kizb ü dürûğ dahī bu hükümde olarak rehîn-i cevâz ü istihbâb olur. Maraz-ı kizbin izâlesi mazarrât-ı dünyeviyye vü uhreviyyesini bi’t-teemmül eltāf-ı mevâhib-i sübhâniyye olan lisanını mâ-halaka-leh’inde isti‘mâle müdâvemetle müyesser olur. Kizbden halâsın diğer bir çaresi de: 150﴾ ﴿ فليقل خريا او ليسكتkavl-i şerîfi medlûlünce kelâm-ı hayrdan mâ-‘adâda lisanını imsâk ederek samt u sükûta mülâzemettir. Çünkü ekseriya kizb, müksir-i kelâm olanlardan sādır olan bir âfettir. Mutavvelât-ı kütüb-i ahlâkıyede ta‘dâd olunan yirmi kadar âfât-ı lisâniyyeden biri de kizbdir. Bundan necât samt ü sükûta mülâzemetle müyesser olacağına: 151﴾ ﴿ من صمت جناhadîs-i şerîfi burhân-ı kātı‘dır. Cenab-ı Îsâ (sallâllâhu teʻâlâ ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz, duhūl-i cennete sebeb ve vesile olacak bir ilme delâlet olunmasını niyaz eden ashâbına: [155] “Sükût-i küllî eyle” emredip buna muktedir olamayacaklarını dermiyan etmeleri üzerine hayrdan gayri bir şeyi nutk etmemelerini ferman buyurdukları ve: “Kelâm sîm-i hām ise sükût zer-i hālistir.” sözü emsâl-i Hazret-i Süleyman (sallâllâhu teʻâlâ ‘aleyhi ve sellem)’dan idüğü ve: “Maslahat icabı söylenen yalan, evlâdır fitneye sebep doğrudan.” “Hayır konuşsun, yoksa sussun.” (Buharî, Rikak 23) 151 “Susan kişi, necat bulmuştur.” (Tirmizî, Kıyamet 50; Dârimî, Rikak 5) 149 150 91 152 « » الصمت حكمةcümlesi, akvâl-i hikemiyye-i Hazret-i Lokman’dan olduğu rivâyât-ı sahîhadandır. Samt u sükûtun evsāf-ı ber-güzîde-i insaniyyeden olduğunun delâil-i nakliyye-i meşrûhasından mâʻadâ İmam Gazzâlî (ʻaleyhi rahmetü’l-Bârî) Hazretleri aklen dahī isbatına ibtidarla esasen kelimât-ı lisaniyyeyi “muzırr-ı mahz” ve “nâfi‘-i mahz” ve “zarar u nef‘i şâmil” ve “nef‘ u zarardan hālî” olmak üzere dörde bi’t-taksîm, bunlardan aksâm-ı selâsenin terki ve yalnız nâfi‘-i mahz olan kısmının tezkârıyla iktifânın lüzum ve vücûbunu isbat etmiştir. Benâberîn ekâbir-i ümmetin sülûk ettikleri tarîk-i necâtta tenvîr-i kulûb ve tekmîl-i kemâlât-i insaniyye emrinde ihtiyar buyurdukları mücâhedâttan biri de samt u sükûta mülâzemettir. Yesserallâhu lenâ… 5- Tama‘: Tarifi: Bilâ-‘ıvaz âharın nimetini ümiddir. [156] Tama‘ ahlâk-ı zemîmeden hırs ve batālet ve cehlin ictimâʻından tahassul eder bir sıfat-ı rezîledir. 6- Hıkd: Tarifi: Taleb-i intikamdır. Menşei tehevvür ve cehldir. 7- Salef: Tarifi: Nefiste vücûdu olmayan sıfât-ı hasene iddiasıyla âhara tefavvuk sadedinde olmaktır. Menşei kizb ve ‘ucbdur. 152 “Sükût, hikmettir.” 92 8- Nifak: Tarifi: Kalbde olan ahvâlin hilâfını izhardır. Bunun dahī menşei kezâlik kizb ve ‘ucbdur. [157] Sıfât-ı mezkûrenin kubh ü şenâati menşe’lerindeki izahâtla ma‘lûm olacağından tekrardan müstağnî ve ilâc ü tedâvisi de menşe’lerinin ıslâh ve esbâb-ı hudûsünün izalesiyle müyesser olacağı tabiîdir. Fasl-ı Râbi‘ Fazīlet-i ʻadle mukābil zemîme beyanındadır Zulm: Tarifi: Nefs-i nâtıkanın kuvve-i ʻâmilesinin cânib-i ifrâta meyelânından ibaret bir zemîmedir. İnzılâm: Tarifi: Nefs-i nâtıkanın kuvve-i ʻâmilesinin cânib-i tefrîte inhitātından nâşî bir rezîlettir. Tarifât-ı mezkûre ile ʻadl bahsindeki izahât, [158] zulm ve inzılâmın tayin-i mâhiyetlerine kifayet edeceğinden başkaca tafsilâta lüzum görülmemiştir. 93 Fasl-ı Hāmis Ahlâk-ı müteşebbihe beyanındadır Ahlâk-ı razıyye vü reddiyenin aksâmı ve envâ‘ı fusūl-i mahsūsasında beyan olunmakla bu fasılda da ahlâk-ı fâzılaya müşâbeheti olan ahlâk-ı rediyyeden bahs olunacaktır. Bu kısma ilm-i ahlâk ıstılâhınca “ahlâk-ı müştebihe” denildiği gibi bâlâda hāme-güzâr-ı tezkâr olduğu üzere menâbiʻ-i ahlâk-ı fâzıla olan nukāt-ı i‘tidâliyenin cevânib-i ifrât u tefrîtinde bulunan rezâile “redâet-i kemmiyet” ve bahsi sadedinde olduğumuz ahlâk-ı müştebiheye “redâet-i keyfiyet” tabir olunur. Çünkü bunun redâeti nokta-i i‘tidâlin cânibeyninde bulunmasından münba‘is olmayıp belki ahlâk-ı razıyye sūretindeki keyfiyetinden neş’et etmiştir. Fazīlet-i Hikmete Müştebih Olan Keyfiyet-i Redâet Ma‘lûmdur ki, fazīlet-i hikmet bir emr-i nefsanî ve âsâr u netâyici [159] hiss-i havâstan müstetirr ü nihânî olduğundan nâsın ekserisi ve tabir-i âharla fazīlet-i hikmet kendülere nasib olmayan kısmı, bunu fark u temyîze muktedir değildir. Binaenaleyh bazı kimse mebâdi-i ‘ulûm-i akliyyeden bir miktar şey gördükten ve fünûn-i hakīkiyyeye dâir bazı maslahâtı da efvâh-ı nâstan iktibas ettikten sonra kendisi hadd-i zâtında mesâil-i ‘ulûm-i hakīkiyyeden bir meselenin hakk u hakīkatine vâsıl ve itmi’nân-ı kalb ile yakīn hâsıl etmemiş iken bazı mebâhis-i ‘âliyede münâkaşât-ı vâhiye serdiyle mevzūât-ı ‘ulemâya dahl ü ta‘rîz ve mecâlis ü mehâfil-i avâmda da takrîr ü tezkâr ile iddia-yı ta‘arrüfte bulunurlar. İşte şu keyfiyetle hareket, fazīlet-i hikmete müşâbih bir rezîlettir. Fazīlet-i Şecâʻate Müştebih Olan Rezîlet Sıfat-ı şecâʻatten garaz, metālib-i deniyye-i dünyeviyye olmayıp belki maksūdı hakikī, cevher-i nefsin fazīlet-i şecâʻatle tehallî ve rezîlet-i cübün ü tehevvürden tahallîsi ile bu seciye-i nefsiyyenin himaye-i dîn-i mübîn ve vikāye-i nevâmîs-i şer‘-i 94 Seyyidi’l-mürselîn gibi makāsıd-ı ‘âliyyeye ma‘tūfiyeti iken bilâkis sīt ü şöhret iktisâbı ve mâl-ı ganîmet istihsāli gibi ağrâz-ı nefsâniyyenin yolunda isti‘mâlinden ibarettir. [160] Fazīlet-i İffete Müştebih Olan Rezîlet Lezâiz-i nefsâniyyeden ictinabları ihlâsa mukārin olmayıp belki beyne’n-nâs zühd ü vera‘la iştihâr ederek bu vesile ile halkın ve be-tahsis ekâbir-i kavmin ta‘zīm ü in‘âmını celbe vesile ittihaz edenlerin hareket-i mezmûmesidir. Fazīlet-i ʻAdle Müştebih Olan Rezîlet Hakīkat-i ʻadl, kuvâ-yı nefsâniyyenin i‘tidâl üzere mazbûtiyetinden ibaret olduğu cihetle zāhir, bâtına muvâfık ve halvet, encümene mutābık olmak lâzım gelirken hilâfında irtikâb-ı harekât-ı nümâyiş-kârâne, fazīlet-i ʻadle müşâbih olan rezîlettir. Çünkü bunların a‘mâl ü harekâtında makāsıd-ı nefsâniyyeleri bârigâh-ı Hakk’a tevcîh-i veche-i ihlâs olmayıp halkın sitâyişini ve bu vesile ile kendi menâfi‘-i dünyeviyyesini celbe masrûftur. Binaenaleyh hilye-i fazīletten bî-nasîb ve mahrumdur. Usûl-i ahlâk-ı raziyyeye müştebih olan rezâil, tafsilât-ı muharrereden ma‘lûm olacağından ve ahlâk-ı hamîdenin iktisâb ve [161] muhafazasından maksad-ı hakikī, tahsīl-i rızā-yı Bârî olup, bu ise ihlâsa mukārenetle hâsıl olacağı bir emr-i bedihî bulunduğundan işte bu esasa ve usûl-i ahlâktaki kıyasa göre fürû‘-i ahlâka müştebih olan rezâilin tedkīk ve taʻyîni erbâb-ı fikr ü rü’yete tevdî‘ edilerek bu kadarla iktifâ edildi. [162] 95 HĀTİME Tehzîb-i ahlâk beyanındadır. Mebâhis-i mahsūsasında münderic makālâttan dahī ma‘lûm olduğu üzere, ahlâk-ı hamîde vü zemîmenin kuvâ yu mevâddı efrâd-ı insâniyyede mevcûd olmasına mebnî, ahlâk-ı hamîde erbabından birinin zemîme ashâbıyla ülfet-i dâimesi hâlinde havâss-i hamse-i zâhire tavassutuyla kuvâ-yı mu‘tedile galeyan ve ifrât u tefrît taraflarına meyelân ederek bi’t-tedrîc rüsûh ve meleke hâsıl olmak sūretiyle ahlâk-ı hamîde, zemîmeye münkalib olur. Ahlâktan maksad hoşhûluktur. Yani ahlâk-ı hasene ile ittisaftır. Zira hulk-i hasen niʻam-ı ilâhiyyenin e‘azz ü eşrefi ve hasletin ahsen ü zîbâsı olduğundan Cenâb-ı Tebâreke ve Teʻâlâ Hazretleri, Nebiyy-i Kerîm’ini mansıb-ı celîl-i nübüvvetin her vasıftan ‘âlî olan kudsiyetine karşı mekârim-i ahlâk ile medh ü teşrîf ve Kur’ân-ı Mecîd’inde: ﴾ َّك لَ َعلى ُخلُ ٍق َع ِظي ٍم َ ﴿ َوإِن [“Muhakkak ki Sen, pek azîm bir ahlâk üzeresin.” (Kalem Sûresi, 4)] nazm-ı celîli ile takdîs ü tavsif buyurmuşlardır. Cenâb-ı Âferîn-dîde-i kâinat, küfr ve îmânı halk u îcâd buyurunca her birerleri kendilerini evsāf-ı münâsibe ile takviye buyrulması niyazında bulunmaları üzerine bâr-gâh-ı Vâhibü’l-âmâl’dan îmân, hüsn-i hulk ve sehā; ve küfr dahî sû-i hulk ve buhl ile takviye buyrulmuşlardır. Beyt: هيچ اهليت به از خلق نيکو من نه ديدم در جهان جستجو [Cihân içre aradım ama güzel huydan daha makbul bir kabiliyet bulamadım.] Mervîdir ki, Hazret-i İsa (sallâllâhu teâlâ ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretleri bir gün güzergâh-ı nübüvvet-peâhîlerinde ebleh bir kimseye tesadüf ederek ebleh tarafından îrâd edilen bir suale Cenâb-ı Rûhullah alâ-sebîli’t-telattuf cevab i‘tā ve şahs-ı merkum, aldığı cevab-ı bâ-savabı teslimden ebâ ve arîde vü sefahâta âğâz ederek cüret-yâb olduğu nefrîne karşı Nebiyy-i müşârünileyh hazretleri tahsîn ile mukābele buyurmuş ve ebleh-i merkūm tarafından mücadele kapısı açıldıkça cânib-i celîl-i nübüvvetpenâhîlerinden tarîk-ı mulâtafete riayet gösterilmişti. Şu hâle tesadüf eden bir azîz, ebleh-i merkūm tarafından edilen kahr u cevr ü cefaya lutf u mihr ü vefa sûretiyle mukābele buyrulmasının ve bu yüzden ebleh-i merkūma sûret-i zebûnî gösterilmesinin sebeb ve hikmetini sual etmesiyle Cenab-i İsa (sallâllâhu teâlâ ‘aleyhi ve sellem) Efendimiz tarafından müşâhed olan sıfât-ı mütezâdda « [ » كل انء يرتحش ِبا فيهHer kap, içindekini sızdırır] mefhûmunun zuhur ve tecellîsinden ibaret olup, maʻamâfih zât-ı sütûde-sıfât-ı nübüvvetpenâhîleri, ebleh-i merkūmun bu hâlinden gazabnâk ve tesîr-i mekālinden cehl ile muttasıf olmayıp lâkin kendilerinin envâr-ı ahlâk-ı hasenelerinin in‘ikâsından dâire-i akl-ı ebleh münevver ve tesir-i âdâb-ı şerîfeleriyle müeddeb olabileceğini beyan buyurmuşlardır. Hükemâ, alâmet-i hoşhûyî on şeydir demişlerdir ki ber-vech-i âtî beyan olunur: 1- Ef‘âl-i hasenede benî nev‘ine muhalefet etmemektir. 2- Kendi nefsine kıyasen insaf eylemektir. 3- Ayb-ı nâsı tecessüs etmemektir. 4- Bir kimsenin ayağı kayar ise yani bir hatada bulunur ise hüsn-i te’vîl etmektir. 5- Günahkâr, özür-hâh olunca özrünü kabul eylemektir. 6- Erbâb-ı ihtiyacın hâcetlerini hâsıl etmek, yani yerine getirmektir. 7- Nâsın renc ü meşakkatine katlanmaktır. 8- ‘Uyûb-i nefsini görmemektir. 9- Halka güleryüz göstermektir. 10- Halka tatlı söz söylemektir. 96 Kezâlik, ahlâk-ı zemîme erbâbından birinin ahlâk-ı hamîde ashâbıyla [163] mücâlese-i dâimesi takdirinde de kaziye mün‘akis olarak bi-‘inâyetillâhi teʻâlâ ahlâk-ı zemîmenin hamîdeye tebdîli müyesser olur. Elhâsıl, galebe ve ekseriyet hangi maddede ise ol metbû‘ ve mevâdd-ı sâire-i zaîfe tâbi‘ ve ahkâm u tesirâtı da metbû‘a ait olur. Binaenaleyh, insan için tehzîb-i ahlâk bir emr-i mütehattim olup bu ise ahlâk-ı hamîdenin idâme-i mahfûziyeti ve ahlâk-ı zemîmenin izalesiyle müyesser olur. Ahlâk-ı hamîdenin vesâil-i muhâfazası dörttür: [164] Birincisi ahlâk-ı hasene ve sıfât-ı müstahsene ile muttasıf zevâtın musāhabetine mülâzemet ve eşrâr u ehl-i hevâ ile mücâleseden mücânebettir. İkincisi, kütüb-i muʻtebere mütālaʻasıyla mesâil-i cemîle istifadesine devamdır. Üçüncüsü, hasbe’l-beşeriyye sudûr eden me‘âyıbını tenbîh ü izhâr eden asdıkāyı ülfete ihtiyar ve a‘dâsının kendi hakkındaki akvâlini tefahhus ile muttali‘ olduğu ‘uyûbunu terke kıyamdır. Dördüncüsü, dünyanın hakaret ve fenasını bi’l-mütâle‘a lezâiz-i nefsâniyyeyi terk ile sabr u riyâzāta ihtimamdır. Ahlâk-ı zemîmenin esbâb-ı indifâ‘iyyesi dörttür: Birincisi ahlâk-ı zemîmeye mukābil ahlâk-ı hamîdeyi iktisâbdır. İkincisi âhardan nefse vukuunu kıyas u tefekkür ve keyfiyet-i redâet ü rezîleti teemmül tarîkıyla zemîmeden tevakkî ve ictinabdır. Üçüncüsü, kuvâ-yı nefsâniyyenin ifrâtından tefrîti ve bilâkis tefrîtinden ifrâtı ihtiyar olunmasıdır. Fakat bu sūret, hadd-i i‘tidâle vusūle kadar muvakkat bir tedbir olup meleke derecelerine îsāl edilmemekle meşrûttur. Dördüncüsü, lezâiz-i nefsaniyyeyi terk ile ‘alâ-kaderi’l-imkân ahlâta müfîd olan ağziyeyi ber-vech-i i‘tidâl isti‘mâldir. [165] Ahlâk-ı zemîmenin sūret-i mutlakada esbâb-ı indifâ‘iyesi bâlâda ve bi’lmüfredât vesâil-i ilâc ü izâlesi de ebhâs-ı mahsūsasında zikr olunduğu gibi li-ecli’ssühûlet zîrdeki cedvel dahī vaz‘ olunmuştur: 97 Esâmî-i Ahlâk-ı Zemîme Hayret Esbâb-ı İndifâ‘iyye Edille-i akliyyeyi usūl-i mantıkiyye ile tatbîk veyahut dimağı edviye ile tashihtir. Cehl-i Basît Musāhabe-i ehl-i ilmdir. Cehl-i Mürekkeb Huzûzât-ı nefsâniyyeden riyâzet ve ‘ulûm-i riyâziyeye mümâreset ve ehl-i ilme mülâzemettir. ‘Ucb ve Kibir Cinsine ve eşyâ-yı hasîseye ihtiyacını ve bâ-husus nefsinin mebde’ ü müntehâsını tasavvurdur. İftihar Şeref, neseb ile ise gayrın sıfatı olduğunu, mal ve câh ile ise vefâsı olmadığını tefekkürdür. Merâ ve Licâc Muhıll-i nizâm ve bâ‘is-i fesad olduklarını mütālaʻadır. Gadr ve Zaym Lezâiz-i dünyeviyyenin serî‘atü’z-zevâl olduğunu mülâhazadır. Cübün ve Şubeleri Müddet emr-i zarurî olup takdim ve tehirinde fark olmadığını ve kâffe-i eşyanın ‘adem-i bekāsını tedebbürdür. Hırs Sâir hayvanâta şerîk ve denâette mümâsil olmak lâzım geleceğine sarf-ı zihndir. [166] Batālet Erbâb-ı sa‘y ile ihtılât ü mücâlese ve âsâr u ahvâl-i hasenelerini mütâle‘adır. Hüzn Fezāil-i insaniyyeyi tahsīl ile müzahrefât-ı dünyeviyyeden sarf-ı nazar etmektir. Hased ve Tama‘ Hırs ve cehli def etmektir. Hıkd Benî nev‘i beyninde olan uhuvvet-i hakīkiyyeyi bi’tteemmül nefsin fenalıklarını def etmektir. Kizb Hakaret ü rezîlet-i asliyesini ve havâss u ʻavâm beyninde mezmûmiyetini tefekkürdür. 98 Salef ve Nifak Kizb ve ‘ucbu def‘ u izaledir. Mizah ve İstihzâ Vakar u veka‘a münâfî ve sebeb-i ‘adâvet olduklarını teemmüldür. Gazab Esbâb-ı ma‘lûmesini izâledir. Tehzîb-i ahlâk emrinde ‘ulemâ ve hukemâ cânibinden beyan buyrulan kavâʻid ve vesâil, bâlâda icmalen zikr ü tahrîr olunduğu vechiledir. Tehzîb-i ahlâk ve terbiye-i nefsin e‘izze-i sūfiyye ve ashâb-ı sülûk indinde bir tarîka-ı mahsūsası olup bunun icmâl ve hülâsası ise bir mürşid-i kâmile inâbet ve onun tarafından telkin olunacağı vechile esmâ-i ilâhiyye ile kelime-i tayyibe-i tevhîdin zikrine müdâvemet sūretiyle efrâd-ı insaniyyenin nüfûs-i zekiyyeye mazhariyetinden ibarettir. Vallâhü’l-Hâdî ilâ sebîli’r-reşâd... İntehâ 99 LUGATÇE A Âbâ: Babalar, atalar. ʻAbd: Kul. Âb-ı rû: Yüzsuyu. Abras: Abraş, teni doğuştan lekeli. ʻAcîb: Hayrete düşüren. Aʻdâ: Düşmanlar. Âdât: Adetler. ʻAdd: Sayma. ʻAdîde: Sayılı. Âferîniş: Yaratılış. Âfitâb-âsâ: Güneş gibi. Âgâz: Başlama. Agdiye: Gıdalar. Âhar: Diğer. Ahīr, ahīre: Son. Ahkâm: Hükümler. Ahlâk-ı razıyye: Allah rızasına uygun ahlâk. Ahlâk-ı rediyye: Düşük ahlâk. Ahrâ: Lâyık, yakışık. Ahsen-i takvîm: En güzel biçim, en güzel kıvam. Ahsen-i vücûh: En güzel şekil. Âhû: Ceylan. Âhû-beççe: Ceylan yavrusu. Ahyânen: Bazen. Ahyâr: Hayırlı kişiler. Ahz: Almak. ʻAkārıb: Akrabalar. Âkıbet-bîn: Bir işin sonucunu önceden gören. Aksâm: Kısımlar. Aktār: Taraf, yön. Akvâl: Sözler; görüşler. Akvâm: Kavimler; milletler. ʻalâ-kaderi’l-imkân: İmkân elverdiği ölçüde. Âlâm: Elemler. ʻAlâ-mâ-hiye ʻaleyh: Olduğu üzere. Âlât: Aletler, vasıtalar. Aʻlâ-yı ʻıliyyîn: Yüceler yücesi. ʻAle’l-ıtlâk: Mutlak olarak. ʻale’t-tertîb: Sıra düzenine göre. Aʻmâl: Ameller. ʻamelî, ʻameliyye: Amelle alâkalı. ʻAmîmü’n-nevâl: İhsanı yaygın. Ârâ: Görüşler. Ârâm: Bekleme. Ârâste: Süslenmiş, zînetlenmiş. 100 Ârâyiş-pezîr: Süslenmiş. Âsân: Kolay. Âsâr: Eserler. Âsâr-ı nefîse: Kıymetli eserler. Asr-ı güzîn-i hilâfet-penâh: Seçkin asrın halîfesi. Âsumân: Gökyüzü. Asvât: Sesler. Âtî: Gelecek. ʻAvârız: Ârızî durumlar. ʻAvdet: Geriye dönüş. Aʻyun-i nâzıra: Bakan gözler. Âzâr: İncitme. B Baʻdehû: Ondan sonra. Bahşâyiş: İhsanlar. Bâlâ: Yukarı. Bâlâ: Yüksek, âlâ. Bâr: Yük. Bârân: Yağmur. Baʻs: Peygamberlikle görevlendirilme. Bâsıra: Görme duyusu. Batâet: Yavaşlık. Bedâhet: Apaçık kesinlik. Bed-girdâr: Kötü fiilli. Bed-nâmî: Kötü şöhretlilik. Behâim: Hayvanlar. Behîme: Hayvan. Behîmiyyet: Hayvanîlik. Bekā: Süreklilik. Belâdet: Gerizekâlılık. Berâhîn: Burhanlar, kesin deliller. Ber-ʻaks: Aksine. Ber-âverde-i lisân-ı tezkâr: Dile getirme. Berd: Soğuk, serin. Ber-hurdâr: Gayretinin neticesine erişen. Ber-muktezā: Gereğince. Beşâret-iştimâl: Müjdeli. Be-tahsis: Özellikle. Bevl: İdrar. Beyʻ u şirâ: Alış veriş, alım satım. Beyne’l-beşer: İnsanlar arasında. Beyne’s-sadîkayn: İki dost arasında. Bi’l-iktifâ: Yetinerek. Bi’l-mürâcaʻa: Müracaat ederek. Bi’t-tabʻ: Tabiî olarak. Bi’t-teyakkun: Yakinî olarak. 101 Bi-aksâmihâ: Bütün kısımlarıyla. Bi-ʻavnillâhi teʻâlâ: Allah’ın yardımıyla. Bi-esrihâ: Bütünüyle. Bî-gāyet: Sonsuz. Bi-hasebi’l-kemmiyye: Nitelik yönünden. Bî-hesâb: Hesapsız, sayılamayacak kadar çok. Bihterîn: En iyi. Bîm: Korku. Bîmârî: Hastalık. Bî-sâbika-i istihkāk: Hak kazanılmaksızın. Buhl: Cimrilik. Burûdet: Soğukluk. Bükâ: Ağlama. Bülend: Yüksek. Büzürgî: Büyüklük. Büzürgvâr: Büyük; asil, şerefli. C Câh: Makam. Câm: Kadeh. Câme: Elbise. Câmiʻ-i kemâlât: Bütün kemalleri kendinde toplayan. Câmiʻu’l-fezâil: Faziletleri kendinde toplayan. Cânib: Taraf. Câr/cârr: Komşu. Câvidânî: Ebedî. Câvidânî: Ebedî. Cebr-i nefs: Kendini zorlama. Cedâvil: Kanallar. Celîl: Büyük. Celîlü’l-kadr: Kıymeti büyük. Cemîl, cemîle: Güzel. Cerîme: Hata, kusur. Cevdet-i fehm: Hızlı kavrama. Cevr: Zulmetme. Cezeʻ: Mukavemetsizlik. Cilvegâh: Tecelli ve zuhur mahalli. Cîrân: Komşular. Cûd: Cömertlik. Cûybâr: Akarsu. Cübün: Korkaklık. Cüz’: Parça. Ç Çabuk-reftâr: Yürük. Çâr-pâdend: Dört ayaklı. 102 Çeşm: Göz. D Dâfiʻ: Def eden. Dâfiʻa: Boşaltım (kuvvesi). Dalâlet: Sapkınlık. Dâm: Tuzak. Dâmen: Etek. Dâniş: Bilme. Delâil: Deliller. Dem: Kan. Denî, deniyye: Alçak. Derekât: Düşük seviyeler. Derkâr: Aşikâr. Dermândegân: Çaresizler, biçareler. Dıhk: Gülme. Dıhk: Gülme. Dıraht: Ağaç. Dîbâce: Bir kitabın ilk sayfaları. Dil-hāh: Gönlün arzuladığı. Dilîrâne: Yiğitçe. Dil-nüvâzî: Gönül okşama. Dil-rîş: Yüreği yaralı. Dirîğ: Esirgeme. Dû-dest: İki el. Dûr: Uzak. Dü: İki; çift. Dü-bâlâ: Daha yüksek. Dürûğ: Yalan. Düyûn: Borçlar. E Eʻâzım: Büyük kimseler. Eʻazz: En aziz. Ebdân: Bedenler. Ebvâb: Kapılar. Ecmel-i hâlât: En güzel durum. Ecsâm: Cisimler. Eczâ: Parçalar. Edânî: Düşük seviyedekiler. Ednâ: Daha düşük. Efʻâl: Fiiller, işler. Efʻâl: Fiiller. Efâzıl: En faziletli kimseler. Efrâd: Fertler. Efzâyiş: Artma, çoğalma. 103 Ehâdîs: Hadîsler. Ehvâl: Korkular. Ekâbir: Büyükler, önde gelenler. Ekîde: Muhkem, sağlam. Ekiffâ: Kanaat erbabı. Ekl: Yeme. Ekmeh: Kör. Ekmel: En mükemmel. El-ʻiyâzü billâh: Allah korusun. Elsine-i selâse: Üç lisan (Arapça, Farsça, Türkçe). El-yevm: Bugün, günümüz. Emn: Emniyet. Emrâz: Hastalıklar. Emrâz-ı ʻârıza: Ârız olmuş hastalıklar. Emtiʻa: Metalar, mallar. Emzice: Mizaçlar. Endûh: Tasa, kaygı. Envâr-ı sâmiye: Yüksek nurlar. Erbaʻa: Dört. Ercümend: Muhterem, şerefli. Ervâh-ı ʻâliye: Yüksek ruhlar. Erzân etmek: Lâyık görmek. Erzânî: Müstehak görme. Esâğir: Küçükler. Esb-süvâr: Ata binmiş. Esfel-i sâfilîn: Aşağıların en aşağısı. Eşk-rîz: Gözyaşı döken. Eş-şefekatu ʻalâ-halkıllâh: Allah’ın yarattıklarına şefkat. Etfâl: Çocuklar. Etıbbâ: Tabipler, doktorlar. Etʻime: Yemekler. Etrâf: Bir şeyin iki ucu. Evâmir: Emirler. Evâsıt: Orta seviyedekiler. Eviddâ: Dostlar. Evkât: Vakitler. Evkāt: Vakitler. Evsāf: Vasıflar. Evsâh: Pislikler. Evzāʻ: Vaziyetler. Eyâdî: Eller. Ez-ân: Şu andan itibaren. Ezdâd: Zıtlar. F Fâhir: Kibirli. Fec’eten: Aniden. 104 Fenn: İlim. Ferûmâye: Mayası bozuk, alçak tabiatlı. Fevâid: Faydalar. Fezāyıh: Rezaletler. Fezeʻ: Mukavemetsizlik. Fıkdân: Bulunmama. Fıkdân: Yokluk, bulunmama. Fusūl: Fasıllar. Fuzalâ: Fazilet sahibi kişiler. G Gaffârü’z-zünûb: Günahları affedici. Gaflet ʻanillah: Allah’tan gâfil olmak. Garâbet-iştimâl: Garipliklerle dolu. Garîzî, garîziyye: Bedenin iç sıcaklığı. Garîzî: Tabiî, doğuştan gelen. Gaybûbet: Kaybolma. Gāyet: Gaye, amaç. Gāyet: Uç sınır. Gayz: Öfke. Gayz: Öfke. Geşt: Geçme. Girân-bâhâ: Pahalı, yüksek fiyatlı. Giriftâr: Tutulmuş, tutsak. Girîve: Çıkmaz sokak; çaresiz durum. Giryan: Ağlayan. Gulâm: Erkek köle, hizmetçi. Gulâm: Hizmetçi erkek. Guzāt: Gaziler. Güzerân: Geçme, geçip gitme. Güzerân: Geçme. Güzerân: Geçmek. H Hâb-gâh: Yatak odası. Habîse: Çirkin. Hacâlet: Utanma. Hacel: Utanmış, mahçup. Hâcib: Kapıcı, arzuhâlci. Hâdi: Rehber. Hādim: Hizmetçi. Hādime: Hizmet eden. Hāif: Korkan. Hakāyık: Hakikatler. Hakîm: Filozof, düşünür. Halâyık: Yaratılmışlar. 105 Hālî: Boş. Hālidîn: Ebediyyen kalıcı olanlar. Hālis: İhlâs sahibi. Hāme: Kalem. Hamîde: Övülmüş, övgüye lâyık. Hamîde: Övülmüş. Hamîdu’l-hısâl: Hasletleri övgüye lâyık. Hamîdü’l-hısâl: Hasletleri övgüye lâyık. Hâmil: Taşıyan. Hāmisen: Beşinci olarak. Hamse: Beş. Hâmûş: Sessiz. Hān: Sofra. Harec: Darlık, zorluk, güçlük. Hāric: Dış, dışta. Hâris: Bekçi. Hasîs, hasîse: Alçak. Hasr-ı matlab etmek: Sadece onu istemek. Hâsse: Duyu. Hatīât: Hatalar. Hātime: Bitiş. Havâss: Duyular. Hâviye: Cehennem çukuru. Hazāir: Hazireler, ebedî istirahatgâhler. Hâzıma: Hazmedici (kuvve). Hem-nişîn: Birlikte oturan. Hem-râh: Yol arkadaşı. Hem-sâye: Yakın komşu. Hem-sâyegî: Yakın komşuluk. Hetk: Yırtılma. Hevân: Aşağılanma. Hevân: Zillet, alçaklık. Heyâkil: Heykeller; bedenî yapı. Hezl: Alay, dalga. Hıffet: Hafiflik. Hıfz: Koruma. Hıfzu’s-sıhha: Sıhhati koruma. Hılʻat-dırâz-ı vücûd olmak: Varlık elbisesini giymek, dünyaya gelmek. Hılkat: Yaratılış. Hımye: Perhiz. Hırâm: Elbise, örtü. Hırmân: Mahrumiyet. Hıyâm: Çadırlar. Hızlân: Yardımdan mahrum kalma. Hikmet-iştimâl: Hikmet içeren. Hîn: An. Hudûd: Sınırlar. Hudûd: Şerʻî cezalar. 106 Hudûs: Ortaya çıkış. Hukemâ: Filozoflar, düşünürler. Hulkum: Yutak. Hullet: Dostluk. Humâr: Sarhoşluk. Hurmet: Haramlık. Husūmât: Düşmanlıklar. Husūmât: Düşmanlıklar. Hüsn: İyi. Hüsn-i ısgā: Güzelce dinleme. Hüsn-i taʻakkul: Akletme güzelliği. I ʻIşk: Aşk. ʻItâb: Azarlama. ʻItk: Azat etme. Ittılâʻ: Muttali olmak/olunmak. ʻIvaz: Bedel. ʻIyâl: Aile efrâdı. İ İbârât: İbareler. İbkā: Yerinde bırakma. İbtidâr: Başlama. İbtihâc: Sevinme, sürur. İctimâʻ: Bir araya gelme. İctinâb: Kaçınma. İdâme: Devam ettirme. İdhâk: Güldürme. İfnâ: Yok etme. İhsâ: Sayma. İhsân-dîde: İhsana erişmiş. İhtidâ: Hidayet bulmak. İhtirâʻ: Yaratıcılık. İhzâr-ı bi’l-meclis: Meclise getirme. Îkān: Yakînî bilgi sahibi olma. İktisâb: Kazanma. İʻlâm: Bildirme. İlâ-yevminâ-hâzâ: Günümüze dek. İltihâb: Alevlenme, tutuşma. İltihâb: Tutuşma. İltizâm: Tutunmak. İʻmâl-i fikr: Tefekkür etme. İmtidâd: Uzatma, sürdürme. İmtinâʻ: İmkânsızlık. ʻİnân: Dizgin. 107 İnbisât: Yayılma, yaygınlık. İncizâb: Cezbolunmuş. İndifâʻ: Uzaklaştırılma. İnfirâd: Müstakilleşme. İnhırâf: Çizgiden sapma. İnhimâk: Düşkünlük. İnʻikād: Düğümlenme. İnkısâm: Kısımlara ayrılma, bölümlenme. İnsilâk: Bir yolu takip etme. İntizam-pezîr: Düzene girmiş. İnzâl: İndirilme. İnzılâm: Zulmedilme. İrâdet: İrade. İrtiyâb: Şüphe duyma. İsʻâf: Bir isteği kabul etme. Îsâr: Kendi muhtaç olduğu hâlde cömertlikte bulunma. İsm: Günah. İsneyniyet: İkilik. İstidʻâ: Dua etme. İstifsâr: Soruşturma. İstiğâse: Yardım isteme. İstihrâc: Çıkarım. İstihsāl: Elde edilmiş. İstihsâl: Elde etme. İstikşâf: Açığa çıkarma. İstimâʻ: Dinleme. İstiʻmâl: Kullanma. İstimdâd: Medet umma, yardım isteme. İstinbât: Hüküm çıkarma. İstinsâr: Yardım isteme. İstislâm-ı ilâllah: Allah’a gönülden teslim olma. İstitlâʻat: Muttali olma, tanıma. İstîzah: İzah isteme. İstiʻzām: Tazim gösterme. İşfâk: Müşfik davranma. İʻtā: Vermek, ihsan etmek. İʻtidâl: Denge hâli. İttifâk-ı ârâ: Görüş birliği. İttikāen: Sakınarak. İttisāf: Nitelenme. İtyân: Getirme. İtyân: Getirmek. Îzâ: Eza verme. İʻzâz: Yüceltilme. İzdiyâd: Artırma. ʻİzz: İzzet, yücelik. 108 K Kabâyıh: Kötülükler. Kabîh, kabîha: Çirkin. Kābil: Kabiliyete sahip. Kable’l-mîlâd: Milattan önce. Kadem: Ayak. Kâffe-i enâm: Bütün insanlar. Kāil olmak: Bir görüşe sahip olmak. Kanûʻ: Kanaatkâr. Kasīr, kasīra: Kısa. Katʻan: Katiyen. Kātıʻu’l-menâzım: Düzen bozucu. Kavâʻid: Kâideler, ana direkler. Kavâʻid: Kurallar. Kâzım: Yutan. Kâzm: Yutmak. Ke’s: Kâse. Kemâlât: Kemaller. Kemâ-yelîku: Yakıştığı şekilde. Kerâmet: Kıymetli olma, kıymet verilme. Kesel: Tembellik. Kesîf: Yoğun. Kesîr, kesîre: Çok. Kevâib-i etrâb: Yeni yetişen genç kız. Kıllet: Azlık. Kiber-i nefs: Yüksek ruhluluk. Kifâyet: İktifa, kanaat, yetinme. Kubâ: Kubbeler. Kubh: Kötü. Kulûb: Kalpler. Kulûb: Kalpler. Kurb: Yakınlık. Kuʻûd: Oturma. Kuvâ: Kuvveler, güçler. Kuvâ: Kuvveler. Kuvve-i câzibe: Faydayı cezb edici kuvve. Kuvve-i gādiye: Beslenmeyi sağlayan kuvve. Küşâde: Açık. Küşâde: Açık. Kütüb: Kitaplar. Kütüb: Kitaplar. L Lâmiʻa: Parıltı. Lâmise: Dokunma duyusu. Lâ-yuʻad: Sayılamaz Lâ-yuhsā: Sayılamaz. 109 Lâzımu’t-tesviye: Halledilmesi gereken. Lebîb: Akıllı kişi. Ledeyi’t-tedkīk: İnceleme sırasında. Lemeʻân: Parlama. Libâs: Elbise. Li-hâzâ: Bunun için. Lihâze: Göz atma. Livâta: Cinsî sapıklık. Lutfen: Lütuf olarak. M Mâʻadâ: Başka, dışında. Mâder: Anne. Maʻdûm: Yok olan. Mâ-dûn: Düşük mertebede olan. Mahbûs: Mahpus, hapsolunmuş. Mahdûdiyet: Sınırlı olmak. Mahdûme: Hizmet edilen. Mahfî: Gizli. Mahfil-nişîn: Mecliste oturan. Mahkî: Hikâye edilen, anlatılan. Mahkî: Hikâye edilen, anlatılan. Mahsûs: Hissedilir. Mahsūs: Özel. Mahtūm: Mühürlü. Mâ-hulika leh: Yaratılma hikmeti. Mahz: Sırf. Mâ-i bârid: Soğuk su. Makarr: Mekân. Makāsıd: Maksatlar. Makdem: Ön kısım. Makdûha: Ayıplanan, makbul olmayan. Makdûr: Kudret dahilinde. Maksūd bi’z-zât: Doğrudan kastedilmiş. Maksūr: Özgü, mahsus. Maʻkūlât: Akledilir şeyler. Mansūs: Nasla sâbit. Mantūk: Anlam. Maʻrûf: Bilinen. Masdar: Zuhur mahalli. Mâsike: Tutucu (kuvve). Masnûʻât: Sanat eserleri. Masrûf: Sarf edilmiş, harcanmış. Matıyye: Binek hayvanı. Mâye: Maya. Mâ-yuhtâcu ileyh: İhtiyaç duyulan, muhtaç olunan. Me’haz: Kaynak. 110 Me’haz: Kaynak. Me’vâ: Yurt. Meʻâbid: Mabetler, ibadethaneler. Meâkil: Yenilir şeyler. Meʻânî: Anlamlar. Meʻânî: Manalar. Meʻârif: Marifetler, bilgiler. Meʻâsī: Masiyetler, günahlar. Meʻayib: Ayıplar. Mebâhis: Bahis konuları. Mebde’: Başlangıç. Mebde’: İlke. Meberrât: İyilikler. Mebsûta: Genişçe açıklanmış. Mebʻûs: Seçilmiş. Mecbûl: Doğuştan sahip olunan. Mecmûʻ: Kendinde toplayan. Meczûm: Kesinlik kazanmış. Medâhik: Gülünç şeyler. Medhal: Giriş. Medîne: Şehir. Mefʻûlât: Fiile konu olan nesneler. Mehâfil: Mahfiller, meclisler. Mehâsin: Güzellikler. Mehâvif: Korku verici şeyler. Mehāvif: Korkunçluklar. Mehcûr: Uzaklaşmış. Meksûbât: Kazançlar. Melâhide: Mülhitler. Mele: Cemaat, topluluk. Melekât: Melekeler, huylar. Melekiyyet: Meleklik. Memarr-ı bevl: İdrar yolu. Memlû: Dolu. Memnûʻ: Engellenmiş. Menâbiʻ: Membalar, kaynaklar. Menâfiʻ: Menfaatler. Menâkih: Cinsî münasebetler. Menâzım: Düzenler. Menâzil: Menzileler. Menfûr: Nefret edilen. Menhî, menhiyye: Yasaklanmış. Menhiyyün ʻanh: Yasaklanmış. Menkūl: Nakledilmiş, aktarılmış. Mensûb-i ileyh: Ait olunan yer. Menzil: Ev. Merâret: Acılık. Merâtib: Mertebeler. 111 Merâtib: Mertebeler. Merdüm: Kişi. Merfûʻ: Yükselmiş; kaldırılmış. Merğûb, merğûbe: Rağbet edilen. Merğûb: Rağbet edilen. Merʻî: Riayet edilen, gözetilen. Merkûbât: Binekler. Merkûz: Rekzolunmuş, doğuştan getirilmiş. Mesâib: Musibetler. Mesâil: Meseleler. Mestūr: Yazılı. Meşârib: İçilir şeyler. Meşâyıh: Şeyhler. Meşmûl: İçerilen. Meşrûh, meşrûha: Şerh edilmiş, açıklanmış. Meşrût: Şartlı, şarta bağlı. Meşy: Yürüme. Metālib: İstekler. Mevâkıʻ: Mevkiler, yerler. Mevâziʻ: Mevziler, yerler. Meveddet: Muhabbet. Mevfûr: Bol. Mevkūf-i ʻaleyh: Kendisine bağlı olunan. Mevsûk, mevsûka: Belgelenmiş. Mevt: Ölüm. Meyâne: Ara. Mezâhib: Mezhebler; görüşler. Mezkûr, mezkûre: Zikredilen. Mihmân: Misafir. Mihmân-nevâzî: Misafire hoş davranmak. Mihribânî: Muhabbet, şefkat, dostluk. Miknet: Güç, kuvvet. Milel: Milletler; dinler. Milh: Tuz. Minallâhi’t-tevfîk: Muvaffakıyet Allah’tandır. Mişkât: Kandil. Mîzbânî: Ev sahipliği. Muânis: Birbirine alışmış, birbiriyle ünsiyet kurmuş. Muʻâvedet: Geriye dönme. Muʻâvenet: Yardımlaşma. Muʻazzez: Yüceltilmiş. Mubsarât: Görünür nesneler. Muhadderât: Tesettürlü kadınlar. Muhālata: Arasına karışma. Muhallidîn-fi’n-nâr: Ebediyyen cehenneme mahkûm kişiler. Muharrike: İradî hareketi sağlayan (kuvve). Muhtasar: Kısaltılmış. Muhtass: Özgü. 112 Muhtecib: Perdelenmiş. Muhtelit: Karışmış. Mukābele bi’l-misl: Misliyle karşılık verme. Mukārenet: Yakınlık. Mukarrebân: Allah’a yakın olan kullar. Murg: Kuş. Murg: Kuş. Mûris: Getiren, veren. Musaddak: Tasdik olunmuş, doğrulanmış. Musāhabet: Dostluk. Musavvıra: Sûret sahibi olmayı sağlayan (kuvve). Mutahhara: Tertemiz. Mutarraz: İşlemeli, süslenmiş. Mutavvelât: Uzun yazılmış eserler. Mutayyebü’l-bâl: Gönlü hoş edilmiş. Muʻteber, Muʻtebere: İtibar edilen. Mübâderet: Bir şeye hızlıca başlama. Mübâhât: Övünme. Mübâhî: Övünen. Mübâlât: Umursamama. Mübâşeret: Cinsî münasebet. Mübeyyen: Açıklanmış. Mücâneset: Yakınlık kurma. Müdâvemet: Devamlılık. Müddeʻâ: İddia edilen şey. Müdrek: İdrâk olunan. Müdrekât: İdrak olunan şeyler. Müdrike: İdrâk edici (kuvve). Müekked: Sağlamlaştırılmış. Müeyyed: Desteklenmiş. Müfâd: Anlam. Müfârakat: Ayrılık. Müfîde: Faydalı. Müfterık: Ayrı kalmış. Mühlike: Tehlikeli şeyler. Mülâbese: Karışma. Mülâkkab: Lâkaplı. Mümârese: Alışkanlık edinme. Münʻatıf: Yönelmiş. Müncezir: Zorunlu hissetme. Münderecât: İçerik. Münfaʻil: Müteessir. Münfehim: Kavranmış, anlaşılmış. Münfetih: Açılmış. Münîf: Yüksek, âlî. Münkasim: Bölünmüş, kısımlarına ayrılmış. Münsâ-ʻaleyh: Unutulmuş. Münşerih: Gönlü ferahlık bulmuş. 113 Müntafî: Sönmüş. Müntakil: Yer değiştiren. Münteşir: Neşrolunmuş, yaygınlık kazanmış. Müntic: Netice veren. Mürâât: Gözetme. Mürûr: Geçip gitme. Müsâhim: Pay sahibi. Müsellem, müselleme: Kabul edilen. Müstaʻidd: İstidad sahibi. Müstakīmu’l-etvâr: Düzgün tavırlı. Müstaʻmel: Kullanılan. Müste’cir: Kiracı. Müstebʻad: Uzak görülen. Müstebân: Açıklığa kavuşmuş. Müstebân: Açıklığa kavuşmuş. Müstehzî: Alaycı. Müstenîr: Aydınlanmış. Müstevcib: Müstehak. Müşârun ileyh: Kendisine işaret edilen. Müştaʻil: Alevlenmiş. Müştehiyât: İştah ve şehveti artıran şeyler. Mütâbaʻat: Tabi olmak. Müteʻallık: Alâkalı. Müteʻazzib: Azaba uğramış. Mütebeddil: Değişmiş. Mütedennis: Kirlenmiş. Müteellif: Uyumlu. Mütefevvık: Üstün. Mütehakkık: Tahakkuk etmiş; gerçekliği sağlam. Müteharrık: Ateşte yanmış. Mütehattim: Mühürlenmiş; zimmetlenmiş. Mütekâribü’l-makam: Yakın seviyede. Mütemâyiz: Ayrışmış. Mütenebbih: Uyanmış. Müterâkime: Birikmiş. Mütesâviyü’l-akdâm: Eşit kademede. Müteşârik: Ortak. Mütevakkıf: Bağlı. Mütevellid: Doğmuş. Müttefakun ʻaleyh: Üstünde ittifak edilen. Müvellide: Üremeyi sağlayan (kuvve). Müvellide: Üremeyi sağlayan (kuvve). N Nâçiz: Değersiz. Nâdim: Pişman. Nahvet: Büyüklenme, gurur. 114 Nakz-i ahd: Sözü çiğnemek. Nâmiye: Büyüyüp gelişmeyi sağlayan (kuvve). Nâ-pesendîde: Beğenilmeyen. Nâ-sütûde: Övülmeyen, yerilen. Nâtık: Söyleyen; düşünen. Nebâtî: Bitkisel. Nefh: Üfleme. Nefs-i emmâre: Kötülüğü emredici nefis. Nefs-i levvâme: Günahlarından pişmanlık duyan nefis. Nefs-i mutmainne: Sükûn ve itminan bulmuş nefis. Nefsü’l-emr: Kendindelik. Nehâr: Gündüz. Nehb: Yağma. Nehc: Yol. Nehy ʻani’t-taʻcîl: Aceleciliği yasaklama. Nekâl: Şiddetli cezalandırılma. Nesâyim: Meltemler, lâtif rüzgârlar. Neş’e-bahşâ: Neşe verici. Neş’e-i dünyâ: Dünya hayatı. Neş’e-i uhrâ: Ahiret hayatı. Netâyic: Neticeler. Nevʻ: Tür. Nevâhî: Nehiyler, yasaklar. Nevâle-çîn: Nasibdar. Nevâziş-yâb: Taltif olunan, gönlü okşayan. Nev-bâve: Turfanda meyve. Neyl: Nâil olma. Niʻam: Nimetler. Nigâh: Bakış. Nigâriş-pezîr: Tasvir olunmuş. Nihâyetü’l-emr: İşin sonunda. Nîk ü bed: İyi ve kötü. Nîk-nâmî: Kötü şöhretlilik. Nîze: Mızrak. Nukat: Noktalar. Nükât: Nükteler. Nüsah-ı sahîha: Orijinal nüshalar. nüzûl: İnme; konaklama. P Pend-pezîr: Öğüt alan. Pes: Arka, art. Pesendîde: Beğenilen, övülen. Peşîmân: Pişman. Pîrâye: Zinet, süs. Pîrâye-sâz: Zînet veren. Pîş-gâh: Ön taraf. 115 Pûşîde: Gizli, saklı. Pûşîde: Örtü. Püser: Erkek evlât. R Râbiʻan: Dördüncü olarak. Râcil: Yaya kalmış, geri kalmış. Râh: Yol. Rahîk: Sâfî şarap. Raʻşe: Titreme. Ravza: Bahçe. Râyiha: Koku. Redî, rediyye: Alçak. Refîʻ, refîʻa: Yüksek. Refîk: Dost. Rehberî: Rehberlik. Rehîn: Yakın. Renciş: İncitme. Resîde: Erişmiş. Rıdvân: Cennetin katlarından biri, Rıdvân Cenneti. Rıfʻat: Yükseklik. Rıhlet: Yolculuk. Rikāb: Boyun; mülkiyet. Rikkat: Ruh inceliği. Rişte: İplik, saçak. Riyâz: Bahçeler. Rîzân: Dökülen. Ruhsâre: Yanak. Ruhsâre: Yüz. Rutubet: Islaklık. Rûz: Gün. Rüchân: Üstünlük. Rüsûh: Yerleşmişlik, kök salmışlık. S Sabâvet: Çocukluk. Sâbiʻan: Yedinci olarak. Sadîk: Dost. Sâdisen: Altıncı olarak. Safâ-yı zihn: Zihin berraklığı. Safh: Af. Sağîr, sağîre: Küçük. Sâkıt: Düşmüş. Salâtīn: Sultanlar. Sâlif, sâlife: Önceki, geçmiş. Sâlisen: Üçüncü olarak. 116 Samedânî: İlâhî. Sâmiʻa: İşitme duyusu. Sâminen: Sekizinci. Sânî: İkinci. Sârre: Sürur veren, sevindiren. Savâb: Doğru. Savlet: Hücum. Savlet-endâz: Hücuma atılan. Sayd: Av. Sayd: Avlanm. Sayyâd: Avcı. Sebʻî: Yırtıcı. Sebk etmek: Önceden geçmek. Sehâ: Cömertlik. Sehl: Kolay. Sekrân: Sarhoş. Selâse: Üç. Ser: Baş. Ser-bülend: Başı yüksek, mümtaz. Serfirâz: Üstün. Serîʻu’z-zevâl: Çabuk kaybolan. Settârü’l-ʻuyûb: Ayıpları örtücü. Seyf: Kılıç. Sezâver: Lâyık. Sıbt: Torun. Sıfât: Sıfatlar. Sıhriyet: Akrabalık. Siʻa-i hâl: Geçim bolluğu, zenginlik. Sinn: Yaş. Sipâs: Övgü. Siyyân: İki şeyin eşitliği. Siyyemâ: Özellikle. Suâl: Dilencilik. Sûd-mend: Fayda sağlayıcı. Suhuf-ı semâviyye: İlâhî emirlerin yazılı olduğu sayfalar. Suhûlet-i teʻallüm: Kolay öğrenme. Sulehâ: Sâlih kişiler. Sunûf: Sınıflar; türlü türlü. Suʻûd: Tırmanma, yükselme. Suver: Suretler. Sûzân: Yakıcı. Sühûlet: Kolaylık. Sükkân: İkamet edenler. Sütūr: Satırlar. Süvar olmak: Binmek. Ş 117 Şâmme: Koklama duyusu. Şâyeste: Yakışık. Şebîh: Benzer. Şecere: Ağaçlar. Şecîʻ: Cesur. Şedâid: Şiddetli zorluklar. Şehiyye: Şehevî. Şehvânî, şehvâniyye: Şehvetle ilgili, şehevî. Şekāvet: Şakîlik, kötü huyluluk. Şekîbâne: Sabırla. Şemâtet: Birinin başına gelen musibet sebebiyle düşmanlarının sevinmesi. Şems: Güneş. Şenîʻ, şenîʻa: Kötü, fena. Şerâre: Kıvılcım. Şerâyiʻ: Şeriatler. Şerâyiʻ: Şeriatler. Şeref-bahşende: Şeref bahşeden. Şeref-rîz: Şeref verici. Şeref-rîz: Şeref verici. Şerîk: Ortak. Şerîr: Şerli, kötü. Şerm: Utanma. Şermende: Utanmış, utangaç. Şerm-sâr: Utangaç. Şetm: Hakaret. Şevâhid: Şâhitler, örnek cümle ve şiirler. Şeyhūhet: İhtiyarlık. Şikâr: Avlanma. Şîme: Huy. Şuʻabât: Alt maddeler. Şuʻabât: Şubeler, yan unsurlar. Şuacʻterîn: En cesur. Şucʻân: Cesurlar. Şurb: İçme. Şürûʻ: Başlamak. T Taʻakkul: Akletme. Taʻâm: Yemek. Tabʻ: Basım. Taʻdâd: Saymak. Tahaffuz: Ezberleme. Tahallî: Temizlenmek, kurtulmak. Tahlıye: Boşaltmak, temizlemek. Tahliye: Süslemek, zînetlemek. Taht: Alt. Taht-ı himâye: Himaye altı. 118 Tahvîl: Değiştirme. Takallüb: Değişim. Taksīr: Kusurlu davranma. Taktīr: Haddindan fazla kısma. Taʻn: Hakaret. Tarifât: Tarifler. Tarîk: Yol. Taʻtīl: Âtıl bırakma. Tatyîb: Gönül okşama. Tazʻîf: Zayıflatma. Tazyîʻ: Harcama, ziyan etme. Te’sîs: Kurma. Teʻaddî: El uzatma. Teahhur: Gecikme. Teʻalluk: İlgi, alâka. Teʻarrüf: Tanıma, bilme. Teʻâtī: Karşılıklı verme. Teʻayyüş: Maişet temin etme. Tebdîl: Değiştirme. Tebdîl: Değiştirmek. Tebʻîd: Uzaklaştırma. Tebşîr: Müjdeleme. Tebyîn: Açıklama. Teceddüd: Yenilenme. Tecerrüʻ: Yudumlama. Tecerrüʻ: Yudumlamak. Tedbîr: İdare, çekip çevirme. Tedrîs: Öğrenim. Tedvîn: Kitap tertip etme. Tefahhus: Araştırma, soruşturma. Tefâsīl: Ayrıntılar. Tefhīm: Yüceltme. Tehallî: Süslenmek, ziynetlenmek. Tehâret: Temizlik. Tehî-dest: Eli boş. Tehiyye: Hazırlama. Tehiyye: Hazırlama. Tehzîb: Donatılma. Tekâsül: Tembellik. Tekessür: Çoğalma. Tekmîl: Kemâle erdirme. Telâhuk: Eklenme. Telifât: Telifler. Temcîd: Yüceltme. Tenâsül: Üreme. Teng-destî: Elde avuçta olmama, muhtaçlık. Tengî: Darlık. Tenvîr: Aydınlatma. 119 Terehhüb: Korku. Terfîʻ: Yükseltme. Tersîm: Betimleme. Teseyyüb: İhmalkârlık. Tesmiye: İsimlendirilme. Tesrîr: Neşelendirme. Tesviye-pezîr: Halledilmiş. Teşrîf: Şereflendirilme. Teşrîf-sâz olmak: Müşerref olmak, şerefe nail olmak. Tetebbüʻât: Araştırmalar. Tetmîm: Tamamlama, kemâle erdirme. Tev’em: İkiz. Tevakkuʻ: Umma. Tevâlî: Ardarda gelme. Tevessüʻ: Genişleme. Tevessüʻ: Genişleme. Tevkīr: Yüceltme. Teyessür-nümâ-yı husūl olmak: Kolaylıkla meydana gelmek. Tezekkür: Hatırlama. Tezkâr: Anma, zikretme. Tezyîn: Süsleme. Tīb: Hoşluk. Tulûʻ: Doğma. Tüvânger: Zengin. Tüvângerân: Zenginler. U Uhrâ: Diğer. ʻUhûd: Ahitler, yeminler. ʻukde: Düğüm. ʻUkūbet: Cezalandırma. Ûlâ: Birinci, ilk. Ulûf: Binlerce. ʻUlüvv: Yücelik. ʻUlüvv-i himmet: Yüce himmetlilik. ʻumûmî, ʻumûmiyye: Genel. Umûr: İşler; meseleler, konular. Umûr-i meʻâş: Geçim kaynakları. ʻUnf: Sert tavır. ʻUsret: El darlığı. ʻUsret: Zorluk. Usūl: Asıllar, ana unsurlar. Ü Ülfî: Alışkanlıkla ilgili. Ümmehât: Ana maddeler. 120 Ümmehât: Anneler. Üns: Ünsiyet, yakınlık. V Vakten baʻde vaktin: Vakit geçtikçe. Vâlideyn: Ana baba. Vâreste: Âzâde. Vâsıl olmak: Ulaşmak, erişmek. Vasîʻ: Geniş. Vazʻ: Koyma. Vâzıha: Açık, anlaşılır. Vedâyiʻ: Emanetler. Verziş: Gayret. Vesâil: Vesileler. Vesâil: Vesileler. Vezâif: Vazifeler. Vezân: Esen. Vicdân: İç hislere dair idrâk. Vücud-pezîr olma: Meydana gelme, varlık bulma. Vüsʻat: Genişlik. Y Yebûset: Kuruluk. Yed: Kolun dirsekten parmak ucuna kadarki kısmı. Yek-diğerine: Birbirine. Yesâr: El genişliği. Yesâr: Varlık, servet. Yezdânî: İlâhî. Z Zâhib olmak: Bir görüşü tercih etmek. Zāhir-bînân: Zâhirî anlama bakanlar. Zâika: Tatma duyusu. Zaleme: Zalimler. Zamm: Ekleme. Zebân-ı şîrîn: Tatlı dil. Zebânzed: Dilde yaygınlık kazanmış. Zecr: Engelleme, yasaklama. Zecriyye: Zorla. Zemîme: Yerilmiş, yergiye lâyık. Zemîn: Yeryüzü. Zevâid: Fazlalıklar. Zevi’l-ihtirâm: Hürmet ehli. Zevi’l-kurbâ: Akrabalar. Zıyâʻ: Kaybetme. 121 Zîbâ: Güzel. Zindegânî: Canlılık, hayat. Zindegânî: Dirilik. Zîr: Aşağı. Zîr-destân: Güçsüzler. Ziyâ-efşân: Işık saçan. Zuʻafâ: Zayıflar, güçsüzler. Zuʻafâ: Zayıflar. Zû-fehm: Kavrayış sahibi. Zulumât: Karanlıklar. Züll: Zillet. 122
US