sabah ülkesi üç aylık kültür-sanat ve felsefe dergisi SAYI 44 Temmuz 2015 • İslam Müslüman Olmayana Ne Söyler? Ekrem Demirli • Fatih ve Emperyal Zihniyet Algısı Önder Kaya • İslam ve Kozmopolitizm Tadd Graham Fernée • Can Çekişen Dünyanın İmparatorluğu Timothy Brennan • Osmanlı‘da Barok ve Rokoko Mimari Üsluplar Doğan Kuban • Osmanlı Musevi Musikisi ve Sufi Bağlantıları Edwin Seroussi • Anthony A. Long, Mehmet Genç ve Walter Zev Feldman ile Söyleşi EDiTÖRDEN sabah ülkesi nlü felsefe tarihçisi Diogenes Laertios’un aktardığına göre, Kinik filozof Diogenes nereli olduğuna dair bir so- ruya “dünya vatandaşı” olduğu şeklinde cevap vermiştir ve “kozmopolis” ya da “kozmopolites” kavramlarının dü- şünce tarihine Kinik Diogenes ile girdiği yönünde genel bir muta- İrtibat / Kontakt: Merheimer Str. 229 • D-50733 Köln bakat vardır. Ancak alanın uzmanlarından Anthony A. Long’un da T +49 221 942240-40 kendisiyle yaptığımız söyleşide dile getirdiği gibi, insanlığın birliği F +49221 942240-21 ve insanoğlunun ortak doğası üzerine düşünceler Akdeniz (kültür E
[email protected]ve düşünce) havzasında, M.Ö. 5. asırda hâlihazırda bulunuyordu zaten. Nitekim sofist filozof Antiphon da, Diogenes’den çok daha Yayıncı / Herausgeber: İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG-Islamische Ge- önce, insanların doğaları bakımından aynı (ya da benzer) olarak ya- meinschaft Millî Görüş e. V.) ve Sabah Ülkesi Derneği ratıldığını, herkesin aynı şekilde doğa yasalarına itaat etmek zorun- (Verein zur Förderung der morgenländischen Kultur da olduğunu ifade etmişti ve kozmopolit anlayışa sahip ilk filozof e. V.) adına yayın sorumlusu Bekir Altaş belki de oydu. Genel Yayın Yönetmeni / Chefredakteur: Ahmet Faruk Çağlar ( V. i. S. d. P. ) Bu sayımızda, “küreselleşme”nin etkisiyle sınırların giderek anlam- sızlaştığı ancak “ulusçu/ulusalcı” reflekslerin varlığını doğrudan ya Yayın Kurulu / Redaktion: da dolaylı olarak hâlâ sürdürüyor olduğu (modern) dünyamızda Melek Paşalı kozmopolitizmin anlamını ve dünden bugüne süregelmiş olan çe- Burak Yedek şitli görünümlerini dosya konusu olarak ele aldık. Bu çerçevede, Ek- Yusuf Ziya Altıntaş Mehmet Kandemir rem Demirli yazısında İslam’ın Müslüman olmayanlara ne sundu- ğunu/sunabileceğini tartıştı. Jörg Rüpke ilk kozmopolit devlet ya da Im Auftrag von IGMG - Islamische Gemeinschaft imparatorluk olarak nitelendirilen Roma İmparatorluğu’ndaki dinî Millî Görüş e. V. und „Sabah Ülkesi Derneği – Verein çoğulculuğun mahiyetini ve Avrupa din tarihi üzerindeki etkileri- zur Förderung der morgenländischen Kultur“ durch 99names communication GmbH erstellt ni özetledi. Önder Kaya Osmanlı İmparatorluğu’nun (Doğu) Roma İmparatorluğu’nun devamı kabul edilip edilemeyeceğini Fatih Sul- IGMG - Islam Toplumu Millî Görüş ve „Sabah Ülkesi tan Mehmet örneği üzerinden ele aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Derneği – Verein zur Förderung der morgenlän- dischen Kultur“ adına 99names communication gerçek anlamıyla kozmopolit bir imparatorluk olarak değerlendiri- GmbH tarafından hazırlanmıştır. lip değerlendirilemeyeceğini ise M. Macit Kenanoğlu Osmanlı’da- ki azınlıkların sahip olduğu haklar ve statüleri bağlamında tartıştı. İlan Servisi / Anzeigenservice: İslam’ın özü itibariyle ve/veya Müslümanların tarih boyunca, fark- T +49 221 942240-40 F +49 221 942240-21 lı coğrafyalardaki uygulamaları itibariyle ne denli kozmopolit bir E
[email protected]anlayışa/tasavvura sahip olduğunu William Gallois ve Tadd Gra- ham Fernée yazılarında etraflıca yorumlarken, Talisker Donahue Abonelik / Abonnement: yazısında Kudüs’ün 19. asır sonu ile 20. asır başında sahip olduğu T +49 221 942240-40 kozmopolit iklimi aktardı ve Osmanlı Kudüsü’nün bugün de bölge F +49 221 942240-21 için örneklik teşkil edebileceğini savundu. “Son kozmopolit impara- Yıllık abone ücreti/Jahresabonnement: torluk” Amerika’nın kozmopolitizm anlayışı ise Timothy Brennan 20,- Euro tarafından (oldukça eleştirel bir bakış açısıyla) kaleme alındı. Ünlü IGMG Genel Merkez üyelerine ücretsizdir. Osmanlı iktisat tarihçisi Mehmet Genç ile yaptığımız söyleşiyi de Für Vereinsmitglieder der IGMG kostenlos. yine dosya kategorisinde yayımlamayı uygun gördük. Tasarım / Gestaltung, Baskı / Druck: Dosya konumuza paralel olarak, kültür-sanat kategorimizde Doğan Yayıncı adına 99names communication GmbH tarafından hazırlanmıştır. Kuban İtalya’da başlayan Barok ve Fransa’da gelişen Rokoko mimari üsluplarının klasik Osmanlı mimarisindeki yansımalarını özellikle Im Auftrag der Herausgeber durch 99names communication GmbH erstellt. Nuruosmaniye ve Nusretiye camileri dolayımında ele aldı. Artık büyük ölçüde kaybetmiş olduğumuz Osmanlı’daki hâkim kültürel çeşitlilik ve bunun yol açtığı zenginliği Klasik Osmanlı Musikisi’nde Tiraj /Auflage: 15.000 etkili olmuş Rum, Ermeni ve Musevi bestekârlar üzerinden Kudsi Sabah Ülkesi dergisi T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler Erguner, Edwin Seroussi ve Walter Zev Feldman özetledi. ve Akraba Topluluklar Başkanlığı tarafından destek- lenmektedir. Bir dahaki sayımızda görüşmek ümidiyle, Ahmet Faruk Çağlar ISSN 2195-6456 6 14 45 iÇiNDEKiLER 10 FELSEFE İslam Müslüman Olmayana Ne Söyler? 6 Ekrem Demirli Gelişmiş Düşünce Biçimi ve Kozmopolitizm 14 “Avrupai” Aydınlanmanın Bir Mirası Georg Cavallar 60 SÖYLEŞİ Anthony A. Long ile Helenistik 10 Felsefe ve Kozmopolitizm Kavramı Üzerine Muazzez Tümay 45 Mehmet Genç ile Söyleşi Ahmet Faruk Çağlar Walter Zev Feldman ile 60 Osmanlı Musikisi Üzerine Burak Yedek 4 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi 18 iÇiNDEKiLER DOSYA Roma İmparatorluğu’nda Dinî Çoğulculuk 18 ve Avrupa Din Tarihine Etkileri Jörg Rüpke Fatih ve 22 Emperyal Zihniyet Algısı Önder Kaya 32 Osmanlı Devleti Kozmopolit miydi? 28 M. Macit Kenanoğlu Kudüs 32 Şiddete Boyun Eğmeyen Kozmopolitizm Talisker Donahue 36 İslam Kozmopolitizmi William Gallois 40 İslam ve Kozmopolitizm Tadd Graham Fernée KÜLTÜR / SANAT Osmanlı’da Barok 52 Can Çekişen Dünyanın İmparatorluğu Timothy Brennan 56 ve Rokoko Mimari Üsluplar Doğan Kuban Osmanlı Musevi Musikisi 64 64 ve Sufi Bağlantıları Edwin Seroussi 68 Müzik ve Medeniyet Kudsi Erguner Metropolis 72 Bir Şehre Ruh Aramak Hasanali Yıldırım Cenevre 76 Tarafsızmış Gibi Dünyaya Yön Veren Şehir Kadri Akkaya 72 SON ÜLKE 80 Endülüs’e Serenat Yılmaz Gümüş TANITIM 82 Kitap Tanıtım 5 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 FELSEFE İSLAM MÜSLÜMAN OLMAYANA NE SÖYLER? “Rabbin kaza etti ki sadece O’na ibadet edeceksiniz.” (Ayet-i kerime) “Kişi bunu bilse de bilmese de herkes sadece Allah’a ibadet eder.” (İbnü’l-Arabi’nin ayete dair yorumu) 6 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi FELSEFE Ekrem Demirli slam kendisine inanmayanlara ne vadeder? tün mesele şurada özetlenmekteydi: “Din insan için ne İslam’ın insanları ulaştıracağını beyan ettiği anlam ifade eder?” Bu soruyu geliştirdiği kurumları ve “saadet” sadece Allah’a ve hakikate dair ortaya düşüncesi üzerinden dikkate alırsak, “Bu düşüncenin koyduğu ilkelere “iman” edenleri mi kapsar? ve kurumların muhatabı kimdir, kime neyi kazandı- Yoksa o ilkeler yerine başka “dinî” ilkelere iman rır?” şeklinde de sorabiliriz. edenlere veya hiç inanmayanlara vaat ettiği bir şey ola- bilir mi? Kısaca İslam kendisinden olmayanlarla sahici Mesele sadece İslam’ın öteki insanlara ne verdiğiyle bir ilişki kurar mı? Böylesi sorular bir bütün olarak sınırlı değildi! Bunun yanı sıra Müslümanlar kendi- İslam’ın insanlarla ilişkisi hakkında düşünülebileceği lerinin dışındaki inançlarla ve felsefi-kültürel mirasla gibi, daha özelde İslam’ı yorumlayan ve insanlığa bir ilişki kurarken bu sorulara dair cevapları onların ba- söz söylemeye çalışan Müslüman düşünürlerin insan- kış açılarını belirlemişti. Çünkü bu noktada da aynı lık mirasındaki yeriyle ilgili olarak da düşünülebilir. sorun kendini göstermekteydi: “Bir Müslüman kendi Müslüman bir düşünür Müslüman olmayana “malze- inancının dışındaki ve hatta o inanca tamamen zıt bir me” olmaktan öte sahici bir katkı sağlayabilir mi? Ça- inanca sahip bir düşünürü ‘sahici’ bir şekilde okuya- ğımızda daha da yaygınlaşan bir bilir ve onunla ‘insanlık’ müşterek ilgi konusu olarak Mevlana Cela- zemininde irtibat kurabilir mi?” leddin Rumi, Yunus Emre veya Müslümanlar başından beri bu İbnü’l-Arabi gibi sufiler insanlık sorunun farkında olmuşlardı. Bu mirasında neye karşılık gelir? bahiste dikkate değer husus İs- lam geleneğinde sözü edilen “yüz Meseleyi bu sorunlar zaviyesin- yirmi bin küsur” peygamberden den ele alırken ciddi bir sorunla hareketle her düşüncenin ve kül- yüz yüze geldiğimizi fark ederiz. türel unsurun nübüvvet kaynaklı Çünkü böyle sorular İslam veya olabileceğine dair kadim telakki- daha genel olarak “Dinin mak- dir. Müslümanlar için doğru olan sadı nedir?” sorusuyla yakından şu veya bu şekilde “nübüvvet” alakalı olduğu gibi, felsefe ile din kaynaklı olmalıydı. Genellikle bu arasındaki farklılık da bu noktada doğru “bağlamından kopartılmış” tebarüz eder. Öte yandan bütün bu veya “yanlış ifade edilmiş” olmakla sorular “herkes için geçerli olmak malul, noksan bir doğrudur. Öteki ve herkese hitap edebilmek” an- kültür ve felsefelerle ilişki kurmak, lamıyla İslam’ın evrenselliğinden noksan doğru ile ilişki kurmak hangi anlamda söz edebileceğimiz demekti. Bu durumda İslam ken- sorusuna eğilmeyi gerektirir. İslam hangi anlamda di dışındaki kültürlerde ve felsefelerde yer alan eksik evrensel olabilir? Bütün insanlara bulundukları hâl doğruları ikmal edecek bir çerçeve ortaya koyarak üzere hitap edebilen ve onların dünyevi-uhrevi mas- noksanı “ikmal” ameliyesi görür. Bu yazıda bu soruna lahatlarını ortaya koyan bir din midir İslam? Bu so- biraz daha farklı bir açıdan eğilmek istiyoruz. ruların değişik bakımlardan geçmişte ve günümüzde cari olduğunu akılda tutmak gerekir. Müslüman dü- İslam Müslüman olmayanlara yönelik genel bir hoş- şünürler “iman” ve İslam’ın ilkelerini tahlil ederken görü ortaya koyabilmiştir. Bu itibarla İslam’ın “hoş- bu sorulara her zaman dikkat çekmişler, doğrudan ve görülü” bir din olduğu hakkında mümin olmayanlar dolaylı olarak bu sorular onların gündeminde olmuş- arasında da yaygın bir kanaat vardır. Bu hoşgörünün tur. Bu itibarla İslam filozofları metafizik anlayışlarını yegane istisnası müşriklerdi. Naslarda müşrikler hak- “akılcı” bir zeminde inşa ederken ortak bir evrensel dil kındaki kesin ve dışlayıcı tavır, bilhassa “Ehl-i kitap” aradıkları gibi, Mutezile kelamcıları bu ortak insan- denilen “muharref ” dinlerin mensupları olmak üzere, lık dili -akıl- ile vahiy arasındaki mutabakat sorunu öteki dinlere mensup insanlara gelince göreceli bir şe- üzerinde odaklanmıştı. Ehl-i sünnet ve öteki kelam kilde yumuşar ve yerini birlikte yaşama iradesine bı- ekollerinde ise “dinî” düşünce tarafı daha ağır basmış, rakır. Üstelik İslam’ın dile getirdiği bu hoşgörü günlük aklın imkânları sınırlı kabul edildiği ölçüde evrensel hayatta herhangi bir yetkisi ve gücü olmayan sıradan dilden uzaklaşmışlardı. Bununla birlikte bu sorunlar insanların ilişkisiyle sınırlı veya yüzeysel bir tebes- onlar için de bir mesele olarak kalmıştı. Aslında bü- sümle kendini gösteren içten pazarlıkçı ve “takiyeci” 7 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 FELSEFE bir hoşgörü olmadı, kuşkusuz! İslam ahlak nazariyesi teorik olarak bu hoşgörünün zeminini teşkil edecek ve ona meşruiyet kazandıracak şekilde tekemmül etmiş, merhamet, adalet, doğruluk, samimiyet gibi temel ah- laki ve insani değerler bu eksende tanımlanmıştı. Hz. Peygamber müşrik bir toplum içinde “emin” vasfını kazandığı gibi herhangi bir Müslüman için ahlak za- man, mekân ve muhatapları bakımından “ertelenebi- lir” bir davranış olamazdı. Her Müslüman yaşadığı za- man, mekân ve muhatap kitlesi içinde “ahlaklı” olmak zorunda idi. Aslında hoşgörüyü meşru ve zorunlu kılan şey, bu ahlak nazariyesi idi. İslam ahlak metinle- rinde özellikle öğretinin geniş kesimlere ulaşmasında büyük rol oynayan menkıbelerde bu bahiste birçok örnek zikredilir. Bu örneklerde bir Müslümanın farklı inanç sahibi başka birisine dahi merhametli olması, sabırlı ve tahammüllü olması, cömertlikte ayrım yap- maması gibi unsurlar işlenir. Sözü edilen menkıbeler İslam ahlakının muhataba veya zamana ve mekâna göre değişmediğini dikkate alarak, ahlakın temel il- kelerinin bir Müslümana yönelik davranışta olduğu gibi Müslüman olmayana karşı da ortaya çıkması ge- rektiğini işlemiştir. Müslüman ahlakçılara göre ahlaklı olmanın yegane sebebi vardır: Allah ahlakın kaynağı olduğuna göre ahlak bizatihi iyi olandır! İnsan her kayıt ve şart altında ahlaklı olmalıdır ve bu noktada muhatabın Müslüman olması veya olmaması durumu değiştirmez. Öte yandan bu ahlakın hukuki çerçeve- sini oluşturan dinî hükümlerin illetleri bahsi dikkate değer unsurlar taşır. Her şeyden önemlisi can güven- liği evrensel bir ilkedir. İslam’da bütün hükümlerde gözetilen ana ilkelerden birisi budur ve bu noktada Müslüman olmak veya olmamak birdir. Öte yandan akıl, nesil, din güvenliği de benzer şekilde değerlen- dirilebilir. Öyleyse İslam hukuku ve ahlakı kendisine inanmayanı da dikkate alarak bir teori ortaya koymuş, “evrensel” norm inşa edebilmiş, yeryüzünde insanın maslahatı için gerekli tedbirleri almıştır. Hatta sadece insanların da değil! Bazı ayetleri ve hadisleri dikkate alırsak -yeryüzünde insanların yaptıkları sebebiyle fe- sadın çıktığından söz eden ayetin çağdaş yorumlarını hatırlarsak- yeryüzünün ve öteki canlıların maslahatı- nı da dikkate almıştır. Yaklaşık son iki asırdır Müslü- manların İslam’dan hareketle siyasal ve toplumsal bir teori –kısmen ideoloji– geliştirebilmelerinin temel ne- denlerinden birisi buydu: İslam bütün insanlığa yer- yüzünde ve/veya ahirette kurtuluş sunabilecek çareler ortaya koymuştur. Yeryüzünün ve içindeki tüm varlık- ların selameti kadar insanın en azından yeryüzündeki selameti bu kanunlara uymaya bağlıdır. Bu nokta, yani İslam’ın insanların yeryüzündeki maslahatlarını temin edebilme ve bunun için gerekli tedbirleri alabilme imkânları onu ideolojilere ve fel- sefelere yaklaştırır. Bu itibarla İslam’dan toplumsal 8 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi FELSEFE ve bireysel hayat için devşirilecek çareler olabilir ve çalışan insanların hikâyesidir. Bunu körlerin fili an- “iman” ilkesinden yoksun şekilde bile olsa İslam ile latması şeklinde de düşünebiliriz. Karanlık odadaki irtibat kurmak, onun hükümlerinden ve öğretilerin- insanlar fili tarife çalışırken sadece dokunma duyu- den bir maslahat elde etmek mümkündür. Bu itibarla larından yararlanabilirler. Herkes kendi durumuna İslam’ın hukuki hükümleri başta olmak üzere, ahlaki göre fil hakkında bir hüküm verir ve onu tarif eder. hükümleri, dinî düşünceyi inşa ettiği metinleri, sanatı Neticede birbirinden farklı “fil tarifleri” ortaya çı- vs. “iman”dan bağımsız olarak değerlendirilebilecek kar ve fil hakkında bir çatışma yaşanır. Çatışmanın şekilde makuliyete sahiptir. Hatta bunu daha ileri gö- olmaması için bir şey lazımdır; fili birisi görmeli ve türerek, ibadetlere tatbik etmek bile mümkündür: Me- herkese neyi gördüğünü anlatmalıdır. Bu misal esas sela oruç bir perhiz olarak düşünülebilir ve insanlar itibarıyla delillerin denkliği ilkesinden hareketle gö- sağlıklı kalmak maksadıyla bundan yararlanabilirler. receliği izah etmek üzere verilmiş meşhur bir misal- İslam’ın bu şekilde bir imkâna sahip olabilmesinin te- dir. Fakat misali yanlış anlamak pekala mümkündür. mel sebebi Allah’ın hükümlerinde kullarının her türlü Çünkü odadaki insanları farklı dinlerin ve düşün- “maslahatını” gözetmiş olmasıdır. Mutezile kelamcıları celerin mensupları sayıp İslam’ı da onlardan birisi tarafından yorumlandığı hâliyle maslahat fikri, İslam’ı kabul edersek, bu hikâyenin son yorumcularından makul bir ideolojiye en çok yaklaştırabilecek ilkelerin birisi olan Mevlana’dan uzaklaşırız. Mevlana hikâ- başında gelir. Bu yönüyle İslam’ın inşa ettiği cemiyet ve yeyi odadaki insanların durumunu anlatmak üzere şehir değerleri müminlerin olduğu gibi öteki insanla- değil, fili bütün gören adına anlatmıştır. Fili bütün rın yeryüzünde mutlu ve huzurlu yaşayabilmesinin de olarak gören ise din olarak İslam, kişi olarak Hz. Pey- zemini olabilir. Çünkü bu şehrin üzerine kurulduğu gamber’dir. İslam diğer dinlere mensup insanlarla ve ferdî ve içtimai hayatla ilgili değerler, temel insanlık kültürlerle ilişkisinde bu misal üzere irtibat kurar. değerleriyle uyumlu veya en azından onunla çelişme- Herkes filin bir kısmını görmüştür ve kendince bir yen unsurlardan oluşur. Bu bakımdan İslam insanlık fil anlayışına sahiptir. İnsanların hakikatten nasibine mirasından yararlandığı gibi, ona doğrudan ve dolaylı düşen bu kısım olduğu gibi yeryüzündeki maslahat olarak katkı da sağlamıştır. Herhangi bir Müslüman ve saadet bu hakikat bilgisiyle sınırlıdır. İslam ise fili, düşünürün “iman” ilkesini paranteze alarak inanma- odayı, karanlığı ve odadakileri bilendir. Bu durumda yan birisine yakın gelebilecek tarafı bu insanî masla- hakikat bilgisine göre şehri ve değerleri inşa etmek hat ve doğruluk ilkesi olmalıdır. Buradaki makuliyet İslam’ın hakkı olduğu gibi fille irtibatlı insanlara bü- ve insanilik İslam’ın takiyye yapmasını gereksiz kılar. tünlüğü anlatmak da onun hakkı ve görevidir. İnsa- Çünkü İslam’ın hükümleri dünyadaki saadeti istilzam nın saadeti filin bir kısmını bilmekle gerçekleşmez, edebilecek mahiyettedir ve bu nesnel bir hükümdür. bu aşikârdır! Bizi saadete taşıyacak olan filin bütünü hakkındaki bilgidir. Böyle bir bilgi ise iman ve tes- Peki İslam’ın herkese –hatta yeryüzüne– bir saadet limiyetten ortaya çıkar. İslam kendisinin inşa ettiği getirebileceğinden söz etmek bu huzuru mutlak bir şehirde öteki insanları fili sadece bir parçasıyla tanı- necata taşır mı? Başka bir ifadeyle İslam’ın yeryüzün- mış kişiler kabul ederek irtibat kurarken tehlikeye de de saadete taşıdığı insanlar için uhrevi bir saadetten dikkati çeker. Bu tehlike “parça” ile yetinme temayü- söz etmek mümkün müdür? Burası İslam’ın yukarıda lüdür. İnsan böyle bir “cüzi” bilgi ile yetinme temayü- sözünü ettiğimiz felsefelerden ve ideolojilerden ayrış- lüne sahiptir ve insan için büyük tehlike buradadır. tığı noktadır. İslam’ı bir din kılan vasıf mutlak bir ira- Bunu bilimler arası irtibatlarla açıklamak istesek, deye ve kudrete teslimiyet ve inkıyat ilkesidir. Buna metafizik ilmiyle öteki tikel ilimlerin ilişkisini ha- iman diyoruz. İman sadece insanı Allah’a bağlamış tırlayabiliriz: Biri külli ve tamı bilirken öteki ilimler olmakla kalmaz; bunun neticesi olarak yeryüzünü cüziyi bilir; biri bizatihi var ve meşru iken ötekiler ahirete, dünyevi olanı uhrevi olana, zamanlı ve yara- metafizik sayesinde var ve meşru olur. İslam bu yo- tılmış olanı ezelî ve ebedî olana bağlar, bütün bunlar rumla kendisini “kaim kılıcı” ilke kabul ederek şehri arasındaki “irtibat” noktası imandır ve her şeyin esası inşa eder. Hoşgörünün çerçevesini bu “kaim kılıcılık” da imandır. Bu nedenle İslam’ın esas meselesi Allah belirlediği gibi sahih “iman”dan yoksun olanlar için ve insan ilişkisini “iman” üzerinden temindir. İnsa- yeryüzü hayatıyla sınırlı saadet de buradan ortaya nın esas maslahatı böyle gerçekleşeceği gibi necat da çıkar. Bu yorumla “evrensel olmak” mutlak hakika- iman ile mümkün olacaktır. İnsan Allah’a iman eder, te mutabık olmakla örtüşerek yeni bir mana kazanır. o imanın gereğine göre hareket ederse kurtuluştan Davet ederken “evrensel” olan İslam mutlak saadeti söz etmek mümkün olabilir. Bu durumda saadet bu sadece bu küllinin bilgisine erenlere sunacaktır. İs- imanın bir neticesi olarak ortaya çıkar. lam’ın dile getirdiği sahih iman ilkelerinden mahrum kalanlar için İslam’ın söyleyeceği yegâne şey şudur: Bu noktada akla gelebilecek önemli bir örneği zikre- “Dünyada kördünüz (karanlık oda), ahirette de!” debiliriz. Bu örnek karanlık bir odada fili tanımlayama 9 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 SÖYLEŞİ ANTHONY A. LONG HELENİSTİK FELSEFE VE KOZMOPOLİTİZM KAVRAMI ÜZERİNE Prof. Dr. Anthony A. Long Helenistik Fel- sefe ve Stoa Felsefesi alanlarında çalışma- larını sürdüren, yaşayan en önemli felse- fecilerden biri kabul ediliyor. İngiliz asıllı olan Long 30 yılı aşkın bir süre Amerika Birleşik Devletleri’nde akademik araştırma ve çalışmalarda bulunmuş. Yale, Oxford, Princeton gibi prestijli birçok üniversitede öğretim görevlisi olarak da çalışan Long son olarak Berkeley Üniversitesi’nde Yunan ve Roma Felsefesi ve Edebiyatı alanlarında dersler vermiş. Prof. Long ile Helenistik Fel- sefe ve Stoa Felsefesine, ve yine bu dönem ve ekollere ait filozoflardan neşet eden koz- mopolitizm kavramına dair kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. 10 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi SÖYLEŞİ Muazzez Tümay Stoacı filozoflar ve genel olarak He- Philosophie’sinde Helen felsefesinin lenistik dönem filozofları “eklek- önemini oldukça hafife alan ve son- tik” olmakla, felsefe alanında pek raki yüzyılda onun hakkında menfi de “orjinal” olmamakla itham edi- düşüncelerin oluşmasına neden olan lir. Sizi “pek de orjinal olmayan” bu Hegel felsefesinin etkisi altındaki alanda çalışmaya/uzmanlaşmaya Almanya’da ortaya çıktı. Helenistik iten sebepler neydi? dönem, esasında, felsefe açısından fevkalade yenilikçiydi. Başlangıçta 1960’larda kariyerime başladığım za- Epikürcü ve Stoacı olmak üzere yeni man, Helenistik felsefe ve özellikle de felsefe okulları kuruldu; Platoncu Stoa felsefesi, bilhassa memleketim Akademi ve Aristotelesci Peripatetik İngiltere’de epey ihmal edilmiş bir okullar da gelişmeye devam etti. Ne çalışma alanıydı. Bununla beraber, o yazık ki, bu dönemde üretilen felse- dönem henüz yayımlanmış olan bir- fe literatürü, dağınık bir formda ve kaç kitap (ki bunların başında Benson daha sonraki dönemlerde yaşamış Mates’in Stoic Logic kitabı ile S. Sam- Romalı düşünür ve yazarların derle- bursky’in Physics of the Stoics’i gelir) diği yazılar üzerinden hayatta kala- söz konusu alanlara bir giriş imkânı bildi. Orijinal eser ve metinlerin bu sağlamış, bu iki alanda [mantık ve şekilde kaybolması ise bu dönemin fizik alanlarında] Stoa felsefesinin öz- Platon ve Aristoteles’in ilk yılları- günlüğünü ortaya koymuş ve büyük na kıyasla daha az yaratıcı olduğu dikkat çekmişti. Ben de Stoacılığın ve yönünde yanlış bir izlenime neden bilhassa bu ekolün sonraki düşünceler oldu. Aslında Yunan felsefesi, Hele- üzerinde güçlü etkisi olan etik ala- nistik dönemin ilk yıllarında, diğer nındaki görüşlerine dair kapsamlı bir herhangi bir döneminde olduğundan çalışma yapmak ve bu alanda yazmak çok daha aktifti ve toplum üzerinde umuduyla onların yolunu takip etme- çok daha fazla etkiye sahipti. Bu dö- ye karar verdim. nem, sadece Stoacılık ve Epikürcülük arasında değil, Şüphecilik ve Kiniklik Stoacıların ve Helenistik felsefenin arasında da seçim yapabilmeleri için eklektik olduğu yargısına gelince: Bu öğrencilere ilk kez farklı felsefelerin yargının artık eleştirilmesinin dahi sunulduğu bir zaman dilimidir. modası geçti. Günümüz uzmanları bu ithamı kesinlikle kabul etmiyor. Kültürel, sanatsal ya da fikrî sıçra- malar için farklı görüş ve düşünce- Fakat bugün dahi, hemen hemen lerin birbiri ile iletişime/etkileşime bütün felsefe tarihi kitaplarında He- geçmesi gerektiği ifade edilir. He- lenistik felsefe okullarının görüşleri lenistik dönem -Roma imparator- eklektik olarak nitelendirilir; Stoa- luğunun kozmopolit yapısıyla- Yu- cılar, Epikürcüler, Kinikler vs... Bu nan’a göre çok daha fazla farklılık yargı bir ölçüde de olsa doğruysa, barındırmıyor muydu içinde? Buna hangi sosyal ve siyasal şartlar “Yu- rağmen neden Roma’da felsefe Yu- nan Mucizesi”ni doğurdu ve neden nan’ın gölgesinde kaldı ve büyük Helenistik dönemde aynı yaratıcı- ölçüde pratik felsefeye (ahlak felse- lıkta bir felsefi etkinlik sürdürüle- fine) yoğunlaşıldı? medi? Bu görüşü ben de paylaşıyorum: İn- Az önce ifade ettiğim gibi, bana ka- sanlar bir dizi kültürden farklı fikirle- lırsa “eklektik” tanımlaması Stoa- re maruz kaldıklarında, bu durumdan cı felsefe için kesinlikle doğru bir medeniyetler en iyi şekilde neşet eder. tanımlama değil. Bu, 19. yüzyılda İşte bu durum Yunan felsefesinin ilk Vorlesungen über die Geschichte der döneminde, yakın doğu’daki düşün- 11 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 SÖYLEŞİ celer sömürgeleşmenin sonucun- tik ve etik yönlendirmesini teva- doğmasına yol açtı? Kavramı ilk da Yunan şehir devletlerine duhul rüs ettiler. Fakat bunun yanı sıra kez kim kullandı? Daha önemli- ettiğinde yaşandı. Bu aynı şekilde Roma kültürü, eğitimi ve ideolo- si dünyaya/insanlara kozmopolit Helen dünyası için de doğruydu. jisi geleneksel olarak düşünceden bakış bilinçli bir tercih miydi, Önde gelen Stoacı filozofların he- ziyade eyleme odaklanmaktaydı. yoksa sosyal ve siyasal şartlar mı men hepsi doğudan; Kıbrıs, Tar- Roma toplumu öncelikle devlet ve bu bakışı zorunlu kıldı? sus, Babil ve Apamea’dan gelen kişisel başarıda etkinliğe değer ve- göçmenlerdi. Roma İmparatorluğu ren bir toplumdu. Platon’un Aka- İnsanlığın birliği ve insanoğlunun geliştikçe Roma medeniyeti felsefe demisi, Aristoteles’in Lisesi ya da ortak doğası üzerine düşünceler de dâhil olmak üzere, tüm alanlar- İskenderiye Kütüphanesi gibi salt Yunan’da, milattan önce V. yüzyıl- da Yunan kültürünün güçlü etkisi teorik çalışmaların yapıldığı ku- da zaten ortaya çıkmaya başlamış- altına girdi. Roma’nın kendine has rumlar Roma’da mevcut değildi. tı. Fakat kozmopolitizm büyük bir bir felsefe okulu yoktu; felsefi ve bi- düşünce olarak felsefe literatürüne limsel düşüncelerini, bilhassa Epi- Farklı kültürlerin biraradalığı- Kinik Diyojen’in hayatı ve öğreti- kürcülük ve Stoacılığı Yunan’dan nın zenginleştirici etkisine dair siyle girmiştir. Hayatına Karade- devralmıştı. Bu iki rakip okulun soruyu II. Yunan olarak nitelen- niz’de, Sinop’ta başlayan Diyojen, temel amacı, bir yaşam felsefesine dirilen, 18. ve 19. yüzyıl Alman- sokaklarda “terk edilmiş” olarak, sahip olan takipçiler oluşturmak yası için de sormak mümkün. Bu fakirlik içinde yaşadığı ve mede- ve böylece Roma’nın etik üzerine yargıyı çürütür nitelikte, mezkur ni hayatın sahteliğine ve lüksü- yoğunlaşmasını temin etmekti. dönemde Almanya’da herhangi ne saldırıda bulunduğu Atina’ya Hasılı Roma [dönemi filozofları] bir kültürel ve sosyal zenginlik/ göçmüştür. Diyojen’in kullandığı etik üzerinde yoğunlaşıyordu. Bu çeşitlilik gözlenmiyor, ancak göz “kozmopolit” kavramı başlangıç- yoğunlaşma özellikle Cicero ve Se- kamaştırıcı bir felsefi etkinlik var. ta olumsuz çağrışımları olan bir neca’nın yazılarında açıkça görülür. Hasılı felsefi, kültürel ve sanatsal kavramdı ve onun herhangi bir Ancak yeni Helenistik felsefe okul- üretkenlik/verim için ne tür sos- cemaate bağlılık borcu olmayan larının en başından beri öncelikli yal ve siyasal şartlara gereksinim bir “dünya vatandaşı” olduğunu amacı işlevsel olmaktı. Epikür, ru- var? Bunun genelgeçer bir cevabı ifade ediyordu. Kinik düşüncenin hun acısını ortadan kaldırmıyorsa verilebilir mi? geleneksel toplum eleştirisi Stoa- felsefenin bir işe yaramadığını söy- cılığın kurucularını etkilemiştir, lemiştir. Bunu söylerken felsefeye Bu soruya kolayca cevap vereme- fakat onlar bu kavramı, cinsiye- zihin sağlığının temeliymiş gibi yeceğim. Her kültür nevi şahsına tine ve ırkına bakılmaksızın her- yaklaşmıştır, çünkü ona göre iyi bir münhasırdır ve felsefi etkinliği hangi bir insanın uygulayabildiği yaşam, doğru değerlere ve hakika- teşvik eden şartlar büyük ölçüde ve uygulaması gereken değerleri tin doğru bir şekilde anlaşılmasına birbirinden farklıdır. Ancak şunu ve normları öğretme maksadıy- bağlıdır. Stoacılar da felsefenin te- söyleyebilirim; felsefenin bizatihi la olumlu yönde dönüştürmüş ve rapötik/sağaltıcı değeri açısından kendisi çok bileşenli bir etkinliktir. kullanmışlardır. Kozmopolitizm, benzer bir görüşe sahiptir. Her iki Çin’deki Mencius veya Fransa’da- bu anlamda, Büyük İskender’in okulda da bilim -Aristo felsefe- ki Montaigne, ya da Almanya’daki fetihleri sonucu Mısır, Anadolu, sinde olduğu gibi- sadece kendisi Kant ile Frege arasındaki farkı bir Kuzey Afrika, Suriye ve Arabis- uğruna yapılmamaktadır; onun düşünün! Sorunuzun, farklı ülkele- tan üzerinden Helen kültürünün amacı, öğrencilerine hayatın iniş ve rin kurumlarına ve bilhassa da üni- yayılmasıyla da gelişmiştir. Bu çıkışları karşısında sakin ve rasyo- versite sistemlerine, kariyer yolları- toplumsal ve siyasi koşullar Stoacı nel davranma, aile, dostlar ve yurt- na ve aynı zamanda siyasi ve dinî felsefenin ekümenik bakışını güç- taşlarla iyi ve mesut ilişkiler kurma yapılarına -mesela Katoliklik, Pro- lü bir şekilde desteklemiştir. yeteneği kazandırmaktır. testanlık ve Marksizme- referansla uzun uzun üzerinde düşünülmesi Tarihin gördüğü ilk kozmopolit Etiğe yoğunlaşılmasında sosyal ve cevaplandırılması gerekiyor. imparatorluk Roma mıydı? Ro- ve siyasal şartların etkisi ne ölçü- ma’yı çağdaşı olan diğer devlet ve deydi? Neden felsefenin diğer alt Kozmopolitizm üzerinden de- imparatorluklardan ayıran hu- disiplinlerinde de aynı derecede vam etmek istiyorum. “Koz- suslar nelerdi? etkin olmadılar? mos-polis” ya da “evren-şehir” kavramının kökleri Helenistik Roma İmparatorluğu’nu İran ve Az önce ifade ettiğim gibi, Ro- dönem filozoflarına dayanıyor, Çin gibi daha erken dönem impa- ma’da kökleşen Yunan felsefeleri, malum. Hangi sosyal şartlar ratorluklarından ayıran şey onun en başta Stoacılık ve Epikürcülük böyle bir kavramın ve dünyaya/ kadınlara yasal haklara sahip tam idi, Romalılar bu okulların pra- insanlara kozmopolit bir bakışın vatandaşlar olarak muamelede bu- 12 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi Roma imparatorlu- SÖYLEŞİ ğu, insanlık tarihinin lunması ve fethedilen halklara va- mopolit olduğunu söyleyebilirim. tandaşlık sunan kozmopolit hukuk şimdiye dek gördüğü Birincisi; renk, ırk ve din yasal sistemiydi. Bu nedenlerle, evet, onu kültürlerarası özel- olarak Amerikan vatandaşlarını ilk kozmopolit imparatorluk ola- kısıtlamıyor. İkincisi; Amerikan rak tanımlayabiliyoruz. Elbette ki, liklere ve hukuken iyi vatandaşları kendilerini anayasal onun ekonomik sisteminin büyük bir yönetime sahip en haklarla bağlanmış tek bir toplum bir bölümü köleliğe dayanıyordu, başarılı ve en uzun olarak görüyor. ancak kölelerin özgürlüklerini ka- zanmaları yönünde pek çok fırsat soluklu devletidir. Her halukârda Amerika’nın koz- bulunmaktaydı; zaten özgürlüğünü mopolit bir toplumun faydaları- kazanan çoğu köle zenginleşmiş ve nın çok daha farkında olduğu ve siyaseten güçlü hâle gelmişti. uzun soluklu devletidir. Günümüz halkını bütün dünyadan kendi- için en cazip yönü ise, sanırım, ulus sine çektiği insanlarla zenginleş- Batı köklerini belirli alanlarda devletlerin aksine farklı eyaletleri- tirmeye çalıştığı söylenebilir sa- Roma İmparatorluğu’na da- nin kapsayıcı olmasıdır. Judea ve nırım. Bunun bir sonucu olarak yandırıyor, malumunuz. Buna İngiltere gibi eyaletlerde zaman da, felsefe de dâhil olmak üzere karşın Roma imparatorluğunun zaman yerli isyanlar olagelmiştir, bütün akademik disiplinlerde en kozmopolit atmosferi bugün ancak Pax Romana (Roma Barı- iyi üniversite ve kurumlara sahip. dahi Avrupa’da gözlenmiyor. Av- şı) bütün Avrupa ve Ortadoğu’da, Ne dersiniz? rupalı ulus devletlerin kozmo- kendinden sonraki hiçbir siyasi politizmin kendilerine sağlaya- düzenin yakalayamadığı ölçüde ABD’de halk kozmopolitizm’den bileceği faydaların pek de bilin- büyük bir barış sağlamıştır. Roma sizin bahsettiğiniz şekilde bahset- cinde olmadığı söylenebilir mi? kozmopolitizmi modern tarihin miyor. Onların kendi toplumların- zehri olan milliyetçiliğe direnmiş- da en çok değer verdikleri şeyler Aslında bakarsanız modern Avru- tir. Ancak yine de unutmamalıyız din ve hayat tarzı özgürlüğü, ye- pa çok karmaşık bir tarihe sahip. ki, imparatorluğu denetim altında rel ve ulusal düzeyde demokratik İngiltere ve Fransa gibi bazı dev- tutan şey geniş bir askerî mekaniz- yönetim ve “Amerikan rüyası”nı letler 15 asır öncesine uzanıyor. ma ve emperyal otokrasi idi, de- yaşama imkânı tanıyan ekonomik Almanya ve İtalya gibi diğerleri mokratik kurumlar değil. fırsatlar. ABD halkı tarihsel kökleri ise ancak 19. yüzyılda birliklerini itibariyle göçmen bir toplum. Bu sağlayabilmişler. İster eski ister Sizin de yaşıyor olduğunuz Ame- toplum sayısız ülkeden göçmen ka- yeni olsunlar, ulus devletler daima rika ne ölçüde kozmopolit bir bul etmesiyle de çok büyük oranda özgürlüklerine ve özgün kimlikle- “imparatorluk”? Roma ve tari- zenginleşmiştir, fakat bugün ço- rine düşkündür. EEC’nin (Avrupa hin gördüğü diğer kozmopolit ğunlukla ekonomik baskılardan Ekonomik Topluluğu) varlığı Av- imparatorluklarla kıyaslanınca ötürü, kozmopolitizmin faydala- rupa’ya bazı kozmopolit yararlar Amerikan kozmopolitizminin rından ziyade, Çin gibi diğer süper sağlamıştır, fakat bunlar siyasi geçmişten ayrılan ve onunla ben- güçlerin önüne geçmek gibi bir olmaktan çok toplumsal ve eko- zeşen yönleri neler? kaygı ağır basmaktadır. nomiktir. Roma imparatorluğuyla gerçekten kıyaslanabilir bir şeyin Bu, derinlemesine cevap vermeye Felsefeye gelince, Amerikan üni- tekrar ortaya çıkmasıyla ilgili ola- teşebbüs edemeyeceğim kadar ge- versiteleri, sizin de söylediğiniz rak kısaca şunu söyleyebilirim; niş bir soru. ABD 50 eyaletten olu- gibi bugün diğer akademik alanlar- Avrupa’da çok fazla sayıda bağım- şan bir federasyon, Washington da olduğu gibi mutlak surette başı sız devlet bulunuyor. DC’deki federal hükûmetin üstün- çekmektedir. Fakat bu durumu de her birinin kendi idaresi var. Amerikalıların kozmopolitizme Roma kozmopolitizmi bugün Bu, mevcut durumu daha merkezî olan ilgisine atfetmek doğru olmaz. için insanlığa bir örneklik suna- bir sisteme sahip olan Roma im- Amerikan üniversitelerinin üstün- bilir mi? Yoksa bambaşka bir za- paratorluğundan farklılaştırıyor. lüğü, en başta mali gücü ve araş- man ve mekânda yaşanan bu koz- Ancak ABD’nin iki anlamda koz- tırma imkânları dolayısıyladır. Bu mopolitizmin bugün için örnek durum, onların dünya üzerindeki alınabilir bir yönü kalmadı mı? en iyi akademisyenler için etkin bir rekabet ortamı sağlamasına yol Roma imparatorluğu, insanlık tari- açıyor ve bu da neticede Amerikan hinin şimdiye dek gördüğü kültür- Roma kozmopolitizmi üniversitelerini yabancı öğrenciler lerarası özelliklere ve hukuken iyi modern tarihin zehri için çok cazip birer kariyer yolu hâ- bir yönetime sahip en başarılı ve en line getiriyor. olan milliyetçiliğe direnmiştir. 13 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 FELSEFE GEL ȘM Ș DÜȘÜNCE B VE KOZMOPOL ZM “AVRUPA ” AYDINLANMANIN B R M RASI ozmopolitizm, insanların etnik köken, din, ırk, bölge veya siyasi görüşlerine bakılmaksızın tüm dünyayı kapsayan bir topluma ait olduklarını veya olması gerektiklerini sa- vunan bir teoridir. Günümüzde kozmopo- litizmden bahsedildiğinde, daha çok onun bir tür küresel hukuk düzenini savunan si- yasi yönüne atıf yapılır, yani bir dünya dev- letine.1 Küresel bir pazar ve iktisadi uyum talep eden ekonomik veya ticari kozmopo- litizm ise doğal hukuka bağlı kozmopoli- tizmden ve onun modern şekli olan insan haklarına, daha doğrusu bireysel hukuka bağlı kozmopolitizmden farklıdır. Epistemolojik veya bilişsel kozmopolitizm Kant’ın kelimelerinde “aklın bencilliğini” aşmaya çalışan bir tutum veya anlayışa bağlıdır. Bu bencillik insanların kendi yar- gılarını başkalarının yargıları yardımıyla teste tabi tutmaya hazır olmamaların- dan kaynaklanmaktadır. Normatif ideal, genel insan aklının üç ilke- sinden birine bağlıdır; bu da ön yargısız, gelişmiş ve tutarlı dü- şünce biçimidir. Bunlardan ilki ön yargılar ve batıl inançlar ile mücadele eder ve “daima kendi başına düşünme”ye ha- zırlıklı olma ile aydınlanmayla örtüşür. 14 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi FELSEFE Tutarlı düşünce biçimi, itiraz hürriyeti ilkesine bağ- dınlanma yanlış bilginin, ön yargının veya cahilliğin lı kalarak, dolayısıyla “kendiyle tutarlı” bir biçimde ortadan kaldırılmasıyla yetinmiş ve sadece bilginin düşünmeye dayalıdır. Gelişmiş düşünce biçimi man- artması için çabalamıştı. Fakat fikir dünyasını tekrar tıksal bencilliği aşmaktadır. “Bencilliğe sadece çoğul- sorgulayan aydınlanma tam da bu bilgiyi sorun hâli- culuk karşı koyabilir, yani şu düşünme şekli: Kendi- ne getirmiş; bilgi hakkında aydınlatmaya çalışmıştır. ni tek başına bütün dünya olarak kabul etme değil, Bu sebepten dolayı akıl “tüm görevlerinden en zoru sadece bir dünya vatandaşı olarak görüp bu şekilde olan, kendini bilme görevini [...] üstlenmek zorun- davranma.”2 Kendi mantıksal bencilliğini aşmaya dadır.” 6 Fikir dünyasını tekrar sorgulayan aydınlanma çalışan kimse, olgulara başkalarının bakış açısından böylece bir tehdide karşı tepki göstermekteydi; bu teh- bakmaya, kendisini onların yerine koymaya ve kendi dit sorumluluk oluşturacak hiçbir bilgiye uyum sağla- kararlarını onların kararları ile kıyaslamaya çalışır. yamayan, bireysel bilgilerin sadece toplanılması ve ne- ticesinde tekrardan yeni bir zihnî erginliğin yitirilme- Günlük hayatta ve tabii bilimsel literatürde sıklıkla sinin desteklenme tehdidiydi. Fikir dünyasını tekrar genellemeler yapılarak “aydın- sorgulamayan aydınlanma, körü lanma”dan ve “aydınlar”dan bah- körüne bilgi yığılması ile böyle sedilmektedir. Burada öncelikle bir zihnî erginliğin yitirilmesini bazı ayrımlar yapılmaktadır. 18. ortaya çıkarmıştır; böylece ay- yüzyılda gerçekleşen Avrupa dınlanmanın asıl amacı olan in- aydınlanmasının çeşitliliği basit sanın kendini bilmesi ve bununla yaftalamalar yapmayı imkânsız beraber fikir dünyasının tekrar kılmaktadır. Bu çeşitliliğin or- sorgulanması, unutulma veya tak bir zemine sahip olması bu yitirilme tehdidiyle karşı karşıya bağlamda önem teşkil etmemek- kalmaktaydı.7 Kant bu sebepten tedir. Entelektüel dürüstlük ilke- dolayı akademik disiplinler ve leri gereğince -ilk olarak- basit bilgelik ilmi olarak felsefeyi birbi- klişelerden kaçınılmalı; bununla rinden ayrı yerlere koymaktadır. beraber ne “aydınlanma idealle- Bilgi seviyesinin yüksek olması rinin karikatürlerine” saldırılma- aydınlanmanın da yüksek olma- lı ne de bunlar savunulmalıdır.3 sı anlamına gelmemektedir. Esas İkincil olarak aydınlanmanın, olan bilgilerin kalitesi ve kendi “modernliğin bütünüyle ve nere- başına düşünme sürecinde bun- deyse her açısı ile Batı medeniye- ları doğru şekilde kullanmaktır. ti adı altında toplanması” husu- sunda özdeşleştirildiği “şişirilmiş Gelişmiş kozmopolit düşünme aydınlanma” kavramından vaz- biçimi veya düşünme şekli -dar geçmek daha isabetli olacaktır.4 anlamda- düşünmenin “nasıl” Bunun yerine aydınlanmanın yapıldığına dayalıdır. Bu düşün- düşünce tarihinde Avrupa ve Kuzey Amerika’da, 1650 me biçimi Kant’ın geniş tanımlaması ile gerçekten de ila 1800 yılları arasında yaşanan reform hareketi için örtüştüğü hâlde ahlaki görüş, zihniyet, tutum veya tarihî bir dönemi tanımlamak için kullanılması ge- konum gibi niteliklere yakın olmasına rağmen bunlar- rekmektedir. Bilhassa Almanca konuşulan bölgelerde dan farklıdır. Gelişmiş düşünme biçimi kozmopolitik ortaya çıkan kendi fikir dünyasını sorgulama tema- tutuma çok yakındır, fakat kozmopolitizmin aksine yülü, aydınlanma dönemi sonrasında aydınlanma- bilhassa bilişsel bir yeterlilik veya yetenektir. “Küresel nın aydınlanmasını konu almıştır. Artık sadece batıl düşünme”den farklıdır, zira gelişmiş düşünme biçimi inançların ve ön yargıların ortadan kaldırılması değil, her nesnede veya konuda, küresel boyutu olmaması- aynı zamanda sözde bilginin yerine yeni bir sözde bil- na rağmen devreye girmektedir. Dünya vatandaşları ginin gelmesini engelleyerek bunu ortadan kaldırmak bu bağlamda kendi düşünmelerini geliştirmeye ve ka- hedeflenmişti. Aydınlanma, çoğu insan tarafından bir rarlarında mümkün olduğu kadar en yüksek tutarlılık eleştiri olarak algılanmıştır; bilhassa öz eleştiri ola- ve evrensellik oranına ulaşmaya çalışmaktadır. İde- rak, yani kendi ön yargılarının, düşünce biçiminin ve al durumda “kararın sübjektif özel koşullarını” aşan iç metafizik varsayımlarının eleştirel denetlenmesi. kozmopolit bir bakış açısına ulaşılmaktadır. Gelişmiş Fikir dünyasını tekrar sorgulayan aydınlanma, Alex düşünce biçimini kullanan bir insan (sadece kendisini Hutter’in de vurguladığı gibi “aydınlanmanın aydın- başkalarının yerine koyması ile) genel bir konumdan lanmasıdır.” 5 Fikir dünyasını tekrar sorgulamayan ay- yola çıkarak kendi kararını tekrardan sorgular. 8 15 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 FELSEFE Avrupalı entelektüeller “Avrupa”, “kozmopolitizm”, “standart” veya “ideal” kavramlarını kullanırken bu kavramlar ile tam olarak neyi kastetmektedirler? Buna bağlı olarak Müslümanlar adına karar mı vermektedirler veya Müslü- manlara bu durumlarda nasıl davranacaklarını mı emretmektedirler? Yaygın bir klişeye göre “aydınlanma” tek taraflı akıl- dolayı aşağıdaki sorulara cevap bulunmalıdır: Avrupa- cıdır ve akla olan saf inancı temsil etmektedir; bu lı entelektüeller “Avrupa”, “kozmopolitizm”, “standart” Romantizm dönemine dayalı bir eleştiridir. 9 Aslında veya “ideal” kavramlarını kullanırken bu kavramlar gelişmiş düşünme biçimi konsepti sınırlı, genel ve vaz- ile tam olarak neyi kastetmektedirler? Buna bağlı ola- geçilmez bir akıl veya daha doğrusu insanın akletme rak Müslümanlar adına karar mı vermektedirler veya yeteneğini içeren bir teoriyi işaret eder. Akıl sınırlıdır, Müslümanlara bu durumlarda nasıl davranacakla- zira objektif eleştiriye karşı durabilen kapsamlı metafi- rını mı emretmektedirler? Kanaatimce bu gerekli de zik bir sistemi tasarlama imkânı bulunmamaktadır. Bu değildir, mantıklı da: Çoğu zaman belirsiz ve çeşitli çoğu aydının temel inançlarının bir parçasıdır ve bu şekillerde tanımlanarak Müslümanlardan talep edi- sebepten dolayı bu aydınlar, Cassirer’in de ifade ettiği len “Avrupa değerlerine” uyum sağlamaları aydınlan- gibi, “zihin sistemi” yerine “sistematik zihni” koymuş- madan ziyade onlara çocuklarmış gibi davranma ile lardır; bu da 17. yüzyıl akılcı metafiziği ve Descartes alakalıdır. Aydınlanmanın sonucunda insanlar, kendi için özgündür. 10 Akıl yanılabilir olarak görülmektedir mantıklarıyla kanıtlayarak, fikir dünyalarını tekrar ve bundan dolayı “dışarıdan” yardıma, başka akla sa- sorgulayarak ve eleştirel olarak denetleyerek onayları- hip canlılar tarafından düzeltilmeye muhtaçtır. Akıl, nı verebilirler. verilmiş değil vazgeçilmiş olan hakikat ufkunun al- tındadır. Fakat akıl aynı zamanda geneldir, zira tüm Eğer sıklıkla dile getirilen “Avrupa değerleri” gerçekte insanların prensip olarak aklı olduğu kabul edilir; fi- yukarıda tanımlanan fikir dünyasını tekrar sorgulayan kirlerini paylaşmadığımız insanlar da dâhil. aydınlanma ve gelişmiş düşünce biçimi ile örtüşse, du- rum farklı olurdu. Böyle bir durumda Avrupalıların, Aydınlanma kimi zaman sadece modern döneme ve Müslümanlardan bu tarz bir aydınlanma ve düşünce Avrupa’ya mahsus bir olgu olarak görülmektedir ve şekli talep etmek üzere haklı sebepleri olurdu. Fakat bundan dolayı İslam’ın veya İslam’ın etkisi altında olan izlenimlerime göre aydınlanma genel olarak Avru- ülkelerin bu yeteneğe sahip ve Avrupa’ya ait olmadık- pa’da farklı anlaşılmaktadır, örneğin sadece tarihî bir ları veya kendi aydınlanmalarını geliştiremedikleri dönem tanımına veya laikleşmeye indirgenmektedir ileri sürülmektedir. 11 Fakat aydınlanma 1650 ila 1800 ve “Avrupa değerleri” isteğe göre çok farklı anlamlara yılları arasında sadece Avrupa’da meydana gelen ta- gelebilmektedir; demokrasi, insan hakları veya basın rihî bir olay olarak kabul edilmemelidir; yani o, yuka- özgürlüğü gibi. Fakat bunlar en başta çok farklı düşün- rıda “tarihî bir dönem tanımı” olarak adlandırdığım celer ile “doldurulan” sade etiketlerdir. Benim burada şekilde değil; aksine kendi başına düşünme, eleştirel ileri sürdüğüm normatif ideal, tarihî ve kültürel açıdan karar verme ve gelişmiş düşünce biçimini geliştirme farklı kodlanmış içeriklerden ibaret değildir, aksine ge- doğrultusunda her insana hitap eden, kültürleri aşan nel insan aklından kazanılan ilkelere olan biçimsel ye- genel bir davettir. Fikir dünyasını defaaten sorgulayan tenek veya “yeterlilikten” kaynaklanmaktadır; yani ön aydınlanmanın aydınlanması, özeleştiri yapar ve ken- yargısız, gelişmiş ve tutarlı düşünce biçiminden oluş- di ön yargıları ve düşünce biçimleri hakkında yapılan maktadır. Bu akıl aynı zamanda cumhuriyetçidir: Bu eleştirileri ciddiye alır. O, akıl ile sadece bilginin top- bağlamda hiçbir grubun imtiyazı bulunmamaktadır, lamasını değil, aksine “insan aklının esas amaçları” 12 zira her ne kadar idealist olduğunu kabul etsek de bu hakkında düşünen, aklın felsefi aydınlanmasını konu teori çerçevesinde, fikir dünyasını tekrar sorgulayan alan bilgelik ilmidir. aydınlanmaya göre akletme yeteneği olan her canlı bu biçimsel yeteneğe de sahiptir. Ayrıca bu konsepti tartı- Müslümanlar “kozmopolit bir Avrupa’ya” nasıl ve ne şırken yine sadece “Avrupai” bir mantıktan bahsetmek ölçüde katkı sağlayabilir? Gelişmiş düşünce biçimi ge- mümkün görünse de kanaatimce bu pek olası değildir. reğince ilk olarak bu sorunun Avrupa merkezli varsa- Zira tarihten ve günümüzden bazı insanlar üzerinden yımları içerip içermediği anlaşılmalıdır; bu sebepten örneklendirecek olursak, Avrupa’nın kültür bölgesin- 16 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi FELSEFE den gelmeyen insanlar da bu gelişmiş düşünce biçimi- yontmalar ve dindarlığın üzerinden gereksiz katman- ni uygulamışlar ve hâlen de uygulamaktadırlar. ları silerek dine daha ince bir şekil vermektir.” 16 Bu bağlamda kısaca bir örnek vermek istiyorum. İn- Dar düşünme biçimine Müslüman toplumlarından giltere’de dünyaya gelen bir Müslüman olan Ed Husain olduğu gibi Avrupa toplumlarından da örnekler gös- gençliğinde bazı öğretmenlerinde gelişmiş düşünce terilebilir. Bu düşünce biçimini Holokost’un Yahudiler, biçimini ve böylece kozmopolit bir tutumu müşahe- Masonlar ve Amerikalı emperyalistlerin uydurması de etmiştir: “Birçok öğretmenimin ten rengine önem olduğunu ve 2015 yılının “İslam Devleti”nin gerçek atfetmeyen insancıl tutumları, zorbalığa karşı olan İslam’ı uyguladığını düşünen kökten dinciler göster- dirençleri, bize ömrümüzün geri kalanı için ders ol- mektedir. Benzer fakat daha az tehlike içeren bir dü- muştu. Britanya bizim vatanımızdı.” 13 Bu alıntıda bah- şünce biçimini, Kuran’ı ilkel ve gülünç, “İslam”ı geri si geçen zorbalığın temsilcileri 80’lerde Londra’da öne kalmış ve barbarca, ayrıca Batı’yı ahlaki olarak üstün çıkan “Britanya Ulusal Cephesi”nin kavgacı üyeleridir. kabul eden Batılı entelektüeller de göstermektedir. 16 yaşında Husain “kökten dinci” birisi olmuştur, fakat Fikir dünyasını tekrar sorgulayan aydınlanma ancak onun şu satırları yazmasına vesile olan eski öğretmen- insanlar kendi başlarına düşünmeye başladıklarında, lerinin kozmopolit zihniyetlerini ve cesaretlerini asla düşündüklerini tekrar irdelediklerinde, eleştirel ola- unutmamıştır: “Britanya’ya olan inanç, Britanya’nın rak değerlendirip kendi konumlarını sorguladıklarına tarafsızlık ve eşitlik değerlerinin dile getirilmemiş tak- gerçekleşir. Kanaatimce biz Avrupalılar artık bu aydın- diridir.”14 Üniversiteli bir öğrenci olarak Husain tarih lanmanın, kozmopolitizmin ve bu düşünce biçiminin profesörü Denis Judd’ın tarafsızlığına veya -kendi ta- pek de iyi öğreticileri değiliz. nımlamama göre- gelişmiş düşünce biçimine hayran kalmıştır; bu düşünce şekli kökten dinciler tarafından 1Aşağıdakiler için bilhassa şu eserlere bakınız: Kleingeld, Pauline (2012): Kant and Cosmopolitanism: The Philosophical Ideal of World Citizenship. Cambridge, öngörülen, “gayrimüslimlerin her fırsatta Müslüman- ayrıca Cavallar, Georg (2011): Imperfect cosmopolis: studies in the history of in- lara ve İslam’a karşı kin ve nefretlerini ifade ettikleri” ternational legal theory and cosmopolitan ideas. Cardiff. Cavallar, Georg (2015): Kant's Embedded Cosmopolitanism: History, Philosophy and Education for Wor- klişesine bir türlü uymamaktaydı.15 Gelişmiş düşünce ld Citizens. Berlin und Boston, makalemde başlatmış olduğum bazı düşünceleri biçimini muhtemelen en etkili ve hızlı öğrenme yolu, varsaymaktadır. bu biçimi uygulayan insanlar ile temas hâlinde olmak- 2 Kant, Immanuel (1900ff.): Werke. Akademie-Textausgabe. Berlin, hier Bd. 7: 130. tır. Kendi çabamız, yani kendi başımıza düşünme ce- 3 Louden,Robert B. (2007): The World We Want. How and Why the Ideals of the saretimiz yine de gereklidir ve Ed Husain, çağdaş eği- Enlightenment Still Elude Us. Oxford, 7. tici bir roman gibi de okunabilecek otobiyografisinde 4 Darnton, Robert (2003): George Washington’s False Teeth: An Unconventional bunu yapabildiğini göstermiştir. Kendi dünya görüşü Guide to the Eighteenth Century. New York, 11, Louden, Robert (2007): World We Want, 9. ve bunun tutarlılığı hakkında düşünmeye başlamış, 5 Hutter, Axel (2009): “Kant und das Projekt einer Metaphysik der Aufklärung“, yavaş yavaş “kökten dinci” arkadaş çevresinden uzak- in: Klemme, Heiner (Hrsg.): Kant und die Zukunft der europäischen Aufklärung, laşmış, kendi inancını, geleneklerini, İngiltere’deki Berlin, 68-81, hier 72. Ayrıca bakınız Recki, Birigt (2006): Kant und die Aufklä- rung, in: Die Vernunft, ihre Natur, ihr Gefühl und der Fortschritt. Aufsätze zu Müslüman grupların, Batı toplumlarının ve Orta Do- Immanuel Kant, Paderborn, 15-38. ğu’daki Müslüman toplumların davranışlarını eleştirel 6 Kant, Immanuel (1781): Kritik der reinen Vernunft, A XI, in: Werke, Bd. 4, 9. olarak değerlendirmeye başlamıştır. Kanaatimce bu, 7 Hutter, Axel (2009): „Kant“, 72. fikir dünyasını tekrar sorgulayan aydınlanmanın uy- 8Kant, Immanuel (1900ff.): Werke, Bd. 5, 295; bakınız ibid. Bd. 9, 57 und Bd. gulanmış bir şeklidir ve Wilhelm von Humboldt ve di- 19, 184-5. ğerlerinin ile sürdüğü neo-hümanizm gereğince kendi 9 Bilhassa bakınız Kondylis, Panajotis (1981): Die Aufklärung im Rahmen des neuzeitlichen Rationalismus. Stuttgart und Louden, Robert (2007): World We kendini eğitmek ve kendi eğilimlerini geliştirmektir. Want (aydınlanma hakkında yorumlama klişeleri üzere). Bu uygulamanın sonucu nedir? 18. yüzyılın sonların- 10 Cassirer, Ernst (2003): Die Philosophie der Aufklärung [1932]. Hamburg, XI, dan beri yaygın olan bir klişeye göre aydınlanma laikli- 7 und 101-2. ğe, materyalizme ve ateizme götürmektedir. Fakat ger- 11 Schmidt, Helmut (2004): „Sind die Türken Europäer? Nein, sie passen nicht dazu“, in: Leggewie, Claus (Hrsg.), Die Türkei und Europa. Die Positionen, Frank- çekte fikir dünyasını tekrar sorgulayan aydınlanmanın furt am Main, 162-66, hier 162. kaçınılmaz tek bir sonucu yoktur, aksine bu yöntem 12 Kant, Immanuel (1900ff.): Werke, Bd. 6, 434. La Rocca, Claudio (2009): “Auf- her türlü sonuca açıktır. Ed Husain örneğinde sonuç geklärte Vernunft – Gestern und Heute”, in: Klemme, Heiner (2009): Kant, 100-23. fikir dünyasını tekrar sorgulayan, modernliğe kabil 13 Husain,Ed (2007): The Islamist: Why I Joined Radical Islam in Britain, What I Saw Inside and Why I Left, London, 2. bir İslam anlayışıdır; belki bu Alman neolog Johann 14 Husain 2007: 5. Joachim Spalding tarafından savunulan aydınlatılmış 15 Husain 2007: 158. Hristiyanlıkla kıyaslanabilir. Bu İslam anlayışının çer- 16Soroush, Adbolkarim (2000): Reason, Freedom and Democracy in Islam. Es- çevesini Abdolkarim Soroush “incelmiş” İslam olarak sential writings of Adbolkarim Soroush, ed. Mahmoud Sadri and Ahmad Sadri, nitelendirmiştir. “Bu, dini saflaştırmak, daha hafif ve Oxford, 21. hareketli hâle getirmektir; başka bir deyişle elemeler, * Viyana Üniversitesi, Felsefe Bölümü, Öğretim Üyesi 17 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA ROMA İMPARATORLUĞU’NDA DİNÎ ÇOĞULCULUK VE AVRUPA DİN TARİHİNE ETKİLERİ Jörg Rüpke* Hangi Avrupa, Hangi Antik Dönem? inî çoğulculuk ve dinî çatışmalar modern tan” Hristiyanlığı temsil ediyordu. Tüm bunlar dinî zamanların buluşları değildir. Aynı şey çoğulculuğun ortaya çıkış formları ve bunlara nasıl kültürel ve dilsel çoğulculuk, göç ve koz- bir tavır takınılması gerektiği sorunu üzerine Antik mopolitizm için de geçerlidir. Ama hep döneme uzanan güçlü argümanlardır. aynı olan olguları incelemek tarihe bakışı enteresan kılmaz. Enteresan olan bu fenomenlerin farklı form- Fakat bu geriye bakış, antik dönem ile merkezini ları, bağlamları, gelişmeleri ve sonuçlarıdır. Avrupa Alpler’in kuzeyinde, batı ve orta Avrupa’da bulan, tarihi için bu bağlamda Antik döneme bakmak gere- Ren ve Tuna nehirleri boyunca doğuya ve kuzeye kir: Bugünkü Avrupa Birliği’nin büyük bölümü Im- uzanan bugünkü Avrupa arasındaki kırılma nokta- perium Romanum’un bir parçasıydı. Yunan felsefesi, larını gözden kaçırmamalıdır. Yunan-Roma antik mantık ve retoriği bugüne değin birçok tartışmayı be- dönemi bir Avrupa değil, aksine bir Akdeniz bölgesi lirleyen bilim kanunlarını ve argümentasyon teknik- antik dönemiydi. Latince Nil Deltası’nın batısındaki lerini ortaya çıkardı. Latince Avrupa’da 19. yüzyıla ka- Kuzey Afrika’nın diliydi, Arabistan Roma’nın eyaleti, dar bilim dili idi, çoğunluğun dini olan Hristiyanlık Anadolu ise imparatorluğun bir merkeziydi. Aslın- bu dil ile iç içeydi ve Roma veya Roma karşıtı “Protes- da durum daha da karmaşıktı: Batı Roma ve Doğu 18 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA Roma-Bizans imparatorlukları arasındaki ayrılıklar Bu durum diğer bir kavram için geçerli değildi. Di- daha 4. yüzyılda ortaya çıkmıştı. Fakat Latin Yasaları siplin (Disciplina), hayat tarzı gibi bir felsefenin en- (Corpus Juris Civilis) -ki dinî çoğulculuk açısından telektüel içeriğine işaret edebiliyordu. Bu noktada son derece önemlidir- ilk olarak bu sürecin ardın- kavram, düzenli davranış şekilleri ve bağımlı olmayı dan oluşturuldu. Esasında Bizans Doğu-Roma’sında içeren askerî disiplin alanından geldi, fakat biraz da orta ve kuzey Avrupa’ya ait Latin Hristiyanlığı en çok bilimle ilişkiliydi: Askerî veya astrolojik disiplin, her kuzeybatıdan, İrlanda’daki Roma kültüründen geldi; şeyden evvel askerî veya astrolojik “sanat”, yani tek- Yunan bilimi ise Londra ve Palermo arasındaki bi- nik idi. lim eksenine Endülüs’te yapılan Arapça tercümelerin Latince çevirileri aracılığı ile aktarıldı. Avrupa Akde- Bütün farklı Roma denemeleri gösteriyor ki, üzeri- niz tarihi sürpriz dönüşüm ve değişimlerin tarihiydi, ne konuşulan “din”, ilk etapta insanların oluşturdu- hâlen de öyledir. Dinî açıdan bakıldığında da durum ğu bir dernek gibi ortaya çıkan bir şey değildi. Re- aynıdır. ligio Roma anlayışına göre tanrıların varlığı üzerine insanoğlunun saf reaksiyonu idi. Bu genellikle tüm Antik Roma’da Din durumlarda kabul görmekte, fakat tanrıların yücel- Romalı hukukçu, politikacı ve filozof Cicero, Flaccus tilmesi, tapınma gibi sonuçlar, çok farklı şekillerde savunmasında “Her topluluğun bir dini vardır, bizim tezahür edebilmekteydi. olduğu gibi.” der. Bu örneğe göre dil ve kültürden farklı olarak diğer toplulukların “dinlerini” tasavvur Bu arka plandan bakıldığında Roma yasaması için etmek kolaydı. Bu modele göre vatandaşı olunan baş- de dinin dernekler bağlamında bir öneme sahip ol- ka bir şehre taşınırken, onun dinî pratiklerine katıl- maması şaşırtıcı değildir. Roma dernek hukuku ta- mak da yasaldı (ve uygulamada daha pratikti). Hatta mamen eskiydi. Kral Numa meslek okullarının ku- tanrılar özellikle bölgesel güçler olarak görüldüğün- rulmasını onaylamış ve ruhban okulları kurmuştu. den bu mantıklıydı da. Gerçek ise bambaşkaydı. Ha- Ancak “derneklerin” hukuki bir tanımının ilk olarak reketlilik esastı: Savaş ve köle ticareti, kötü hasat ve M.Ö. 1. yüzyılın sonunda Sezar ve August’tan itiba- depremler, uzak ticaret ve daha iyi yaşam perspektif- ren yapıldığı görülür. Bazı durumlarda hukuki bir leri o zamanlar şehirlerin göçmenler için birer hedef düzenleme ve bu tür kişisel birliklerin kontrolü bağ- olarak görülmelerine sebep oluyordu. Bizzat Cicero lamında çalışılsa da, kesin hukuki bir çerçeve krallık “Yasalar Üzerine” adlı kitabında bu modele uymayan döneminde de oluşturulmadı. Hukuki olarak rağbet ve onu yasa dışı dinî yenilik olarak gören sonuçlar gören, normal bir insanın örneğin mülkiyet hakkı sa- üzerine eğilmişti. Ancak sosyal grup veya ağların din hibi olması gibi bu tür bir collegium’un da bir corpus, aracılığıyla oluşumu veya devam ettirilmesi ile ilgi- bir tüzel kişilik olarak anlaşıldığı düşüncesi idi. Bun- lenmiyordu. ların hiçbirinin din hukuku ile ilgisi yoktu fakat te- maslar vardı. Bir okul kitabında şu ifade bulunuyor: Bunun için bir başlangıç noktası vardı. Yunanca “hai- “İllegal kolejleri yasaklayan senato kararlarına aykı- resis” Latince’ye “secta” kelimesi ile tercüme edilmişti rı olmadığı sürece din adına bir araya gelinmesinde ve öncelikli olarak felsefe okullarının ayrımı ve siyasi mahzur yoktur.” (Marcianus, Kurumlar) Burada söz gruplaşmalar için kullanılıyordu. Bu kavram hiçbir konusu olan dinî dernekler için özel bir öncelik değil, şekilde aşağılayıcı değildi; karşılaştırılabilir seçenek- aksine derneklerin yasa dışı kurulumlarını yoğunlaş- ler arasında meşru bir seçimi içeriyordu. Bu düşünce tıran, rastgele veya düzenli buluşmalardır. Din kala- ile Roma İmparatorluğu’nda 1. yüzyıldan 4. yüzyılın balıklaşmanın (coetus) meşru bir nedenidir, ancak başlarına kadar giderek daha sık dinî birlikler için de din aynı zamanda dernek kurulumuna katkıda bu- kullanıldı. 311 tarihli hoşgörü fermanı denilen me- lunamaz. Fakat dinler neden dernek kurmak istesin? tinde Kral Licinius Hristiyanlar için “ebeveynlerinin mezhebini” takip edenler tabirini kullanıyordu. Bu Dinler Çoğulculaşmaya Başlıyor kavramın ortaya çıkardığı resim bir mensubiyet resmi Akdeniz dinlerinin daha krallık zamanı öncesin- idi: Zenon veya Epikür, akademinin yöneticileri veya de birbiriyle ilintili iki yönü vardı. Evvela tanrılarla piskopos gibi henüz hayatta olan veya uzun süre önce iletişimde güvensizliğe, hastalığa, (hukuki veya cin- ölmüş kişilere bağlanılmıştı. Hristiyanlar (Christiani) sel) rekabete karşı bir araç olan kişisel dinî bir pratik bunu açık bir şekilde uzun zaman önce idam edilen imkânı sunuyorlardı. Bunun yanında dinde bir kay- İsa bağlamında yapmışlardı. Bununla birlikte kurum- nak sunan toplu bir pratik vardı ki siyasi kimlik ve sallaşma hakkında herhangi bir söylem gelişmemişti. hükmetme üzerinden iletişimi, yani iktidarı garanti 19 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA altına alıyordu. Ancak bu siyasi bağlam krallık zama- Bu ideal olarak kaldı. Çok nadir durumlarda bu du- nı boyunca açık bir şekilde değişti. Imperium Roma- rum gerçekten kazanıldı, fakat bu aynı zamanda ka- num’a dâhil edilmeleriyle yerel siyasi kimlik ve siyasi musal aktörlerin olduğu gibi dinî elitlerin düşünce- elitler küçük duruma düştüler veya “medyatize” edil- lerini de belirleyen bir modeldi. Böylece İmparator diler, yani unvanları ve bazı yetkileri kendilerinde Konstantin 321 tarihli bir yasa ile Roma şehrindeki kalmak üzere idareleri başka bir merkeze bağlandı. Hristiyan gruplaşmayı güvence altına almak mak- Her ne kadar krallık merkeziyle ilişkileri sayesinde sadıyla bunu miras alma hakkına sahip bir dernek fayda sağlasalar da, onlar aynı zamanda sondan bir olarak gördü. Sonraki zamanlarda bu model başka önceki siyasi ve hukuki merci oldukları anlaşılan bir sonuçlar doğurdu. Bunların belki de en önemlisi bu orta merci konumundaydılar. Dinî iletişim, dinî ti- tür dernek gibi oluşturulan “dinlere” sadece kendi caret önemini korudu, fakat artık yerel güce destek mal varlıklarını yönetme değil, aynı zamanda üyeleri vermiyordu, aksine onun alternatiflerine, büyük re- üzerinde bir yargılama hakkına sahip olma konusun- simde kral veya onun arkasındaki/üstündeki dünya da taviz verilmesidir. Bu uygulamanın Hristiyanlıkta ile ilgileniyorlardı. Bundan kral da istifade ediyordu oldu gibi İslam’da da tarihî bir şekillendirici etkisi (Roma karşıtı Hristiyanlık dahi imparatorluğun is- vardır. tikrarına hizmet etmeliydi). Dindarlık ve Dinî Çoğulculuk İmparatorluk dönemine ait birçok kaynakta, kişisel Dinî bireysellik ve grup oluşturma parodoksal bir dinî pratiklerin yalnızca hayatın değişken durumları ilişki içerisindedir. Bir yandan bireysel din seçimi ve için uygulanmadığı, aynı zamanda sağlığı ve erdemli dinî kimliği uzun vadeli koruyan şey, diğer yandan davranışları güvence altına alan bir dinî bireyselleşme üyeden talep edilen ve onun dinî tavrını kısıtlayan süreci görülmektedir. Üzerilerinde isimler bulunan grup kuralları hâline gelmektedir. Yasa dışı olma- yazıtlar tanrılar ve insanlara talepleri iletiyor ve bun- yan her eylemin dinî alanda da uygulanmasına izin lar okuma yazma bilmeyenler tarafından da kullanı- veren ve şüpheli durumlarda tanrıların kendi yaptı- labiliyordu. Okuma yazma bilen eğitimli kişiler dinî rımlarını uygulamasını öngören eski Roma kuralı bu metinleri okuyor veya yazıyor, böylelikle dinin birer noktada sınırları zorlamaktadır. İmparatorların dinî sunucusu durumuna geliyorlardı. Ayrıca okuyucuları, meşruiyet ve dinlerin idare tarafından desteklenmesi münazara eden öğrencileri, kendileri için rüya tabir mücadelesinde “dinlerin” çoğulculuğu sadece geçici ettikleri, dualar yazdıkları veya ibadetler ettirdikleri bir fenomen olabilirdi. Mütemadiyen güçlü bir askerî kişileri bir araya getiriyorlardı. İşte dış baskıya maruz kalan bir impa- tam da bu bağlamda grup oluş- ratorlukta azınlıklara müsamaha turma merkezî bir rol oynuyordu. gösterilmesi idari yönden değiş- Grup oluşturmak bir yandan dinî tirilmesi mümkün olmayan, ama pratiği güvence altına almaya yar- gönüllü olarak da uygulanmayan dımcı oluyordu. Politik kimliğin bir politika idi. 4. yüzyılın sonunda gittikçe azaldığı yerel bir toplumda tarikatler ecclesia’ya artık alternatif insan kendisiyle benzer çözümleri olarak görülmüyorlardı, Yahudile- düşünen insanların haricinde baş- re de tarihî bir din olması münase- ka nerede kendini daha güvende betiyle müsamaha gösteriliyordu; hissedebilir ki? Diğer yandan grup geri kalanların hepsi kâfirler olarak oluşturma ve dinî “hizmet sunu- görülüp bunlarla mücadele edili- culuğu” pozisyonu uzun vadeli bir yordu. kurumsallaşmayı, sosyal ve ekono- mik güvenceyi gerektiriyordu. Tam Ancak imparatorluk dönemindeki da bu noktada dernek hukuku or- gelişmeler tesadüfi bir sonuç de- taya çıkarıyordu: Ailelerden oluşan ğildi. Imperium Romanum bölge- doğal sosyal ağlardan farklı olarak sinin ve sonradan “Afrika” ve “As- dernekler kamusal alanda kişisel ya”dan ayrılan “Avrupa”nın sonraki bağlantıyı sağlıyorlardı. Sadece tarihine bakıldığında daha ziyade diğer derneklerle değil, aynı za- bir modelin, bir kümelenmenin manda üyeleriyle birlikte kamusal söz konusu olduğu görülür. Bunun alanda da geçerli olan serbest söz- içerisinde bireylerle büyük grup- leşmeler yapabiliyorlardı. lar hâlinde oluşturdukları birlikler 20 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA arasındaki ilişkinin yanı sıra siyasetin veya devletin Perspektifler gruplarla veya fertlerle olan ilişkisi de kilit rol oyna- Ortak araçlar olmaları, ayrıca iletişim hâlinde ol- maktadır. maları dolayısıyla dinî pratik ve kimliklerin siyasi organizasyon ve kimliklerin vazifelerini üstlenmek Ben kültürel araştırmalar zaviyesinden bakınca zorunda oldukları yerde kurumsallaşma baskısı ve dini; belirli bir durumda bir (veya birden fazla) bununla birlikte dinler arası rekabet artar. Dinî meş- aktörü mühim, en önemli eylem katılımcısı olarak ruiyet için siyasete muhtaç olma durumu, rekabeti tanımlayan, bu durumda tüm katılımcıları tartış- tekelleşmeye ve dinî alternatifleri baskı altına almaya masız mühim olarak değerlendirebilen insanların götürecek kadar sertleştirir. Erken modern ve mo- dinî eylemi olarak anlıyorum. Tabii ki bundan baş- dern dönemde Avrupa devlet kilisesi dinî alternatif- ka bütün paydaşların bu tür inançları paylaştıkları leri baskı altına almaya, 1979’lerden bu yana Nijer- sayısız rutin var, fakat bu durumda da farklılıklar ya’nın gelişimi ise tekelleşmeye örnek olarak göste- olabilir: Mesela Avro-Akdeniz geleneğindeki tanrı rilebilir. Her iki durumda da din farklı nedenlerden veya tanrılar hakkında, bazen de mesela melek veya dolayı geri kalan her şeyin ona tabi olduğu “mega-” aziz olarak nitelendirilen aktörler hakkında konu- veya “hegemonik kimlik” hâline gelmektedir. şulurken onların iltifatlarına nasıl nail olunabileceği ve kimin buna daha yetkin olduğu gibi. Dinî eylem Böyle bir süreci şu anda da gözlemleyebiliyoruz. bir sembol ve inanç sisteminin bireysel yeniden üre- Çevremizde insanların ister Türkçe veya Arapça timi değil, aksine kendi tecrübelerine, her bir sosyal konuşsun, isterse Fas’tan veya Pakistan’dan ya da bağlamda denenmiş veya yeni transfer edilen ru- ABD’den gelmiş olsun genellikle başka bir ayrım tinlerine ve her şeyden önce ilgili durumda başarılı yapmaksızın “Müslümanlar” olarak sınıflandırıldık- olacağı muhtemel gözüken şeye müracaatla yapılan larını görüyor, Türk vatandaşlarının Hristiyan Er- eylemdir. Bu tür bir bireysel dinî eylemden yola meniler ya da Suriyeli Sünnilerin ateist olabileceğini çıkarsak, bu yolla ortaya çıkan grup oluşumunun görünce genellikle hayret ediyoruz. Farklı özellikler gücü tarihî olarak değişkendir. Helen-Roma döne- artık hiçbir şekilde dikkate alınmıyor, aksine doğ- mi sıkı organize olmuş, hatta profesyonelleşmiş bir rudan “Müslüman” olarak etiketlemeye ve sonra- sembol, uygulama ve organizasyon çeşitliliğine sah- sında birçok farklı çağrışıma neden oluyor. Benim ne olmuştur, zira dinî yaşam diğer sosyal ve siyasal analizim çizgisinde şöyle bir hipotez geliştirilebilir: yapılarla artık karşılanamayacak görevleri üstlen- Bunun nedenleri sosyal mekanizma ve siyasi ile- miştir. Neticede küçük ve nispe- tişimdeki bir eksiklikte yatmak- ten kısa ömürlü, kamusal alan- tadır; hem lokal bağlamda hem daki görünürlükleri sınırlanmış de küresel politikada globalleşen dinî gruplardan müteşekkil çok dünyanın karmaşıklığıyla başa çı- renkli bir dünya ortaya çıkabilir- kabilme eksikliği. Fakat böyle bir di. Göçmenler dinî simgelerinin iddiada bulunarak şüphesiz bir yeniden tanınmasını talep etse- din tarihçisi olarak yetkilerimi aş- ler de, hakikatte bu 2. ve erken 3. mış olurum. Son olarak şunu söy- yüzyılın isabetli tanımı olabilirdi. leyebilirim: Eğer bu tarihî analiz Bu durumla, bizim bugün Doğu doğru ise, dinler arasındaki o çok Asya’da, Kuzey-Güney Ameri- övülen diyalog doğru araç olamaz. ka’da ve aynı zamanda tarihî ola- İnsanlar birbirleriyle anlaşmak ve rak ortaçağ Levant’ı veya Aydın- çoğunluk olsun, azınlık olsun dinî lanma döneminin Batı Avrupa’sı eyleme izin veren siyasi bir çerçeve gibi bazı dönemlerde gördüğü- oluşturmak zorundadırlar, bunu müz dinî çoğulculuk durumları yaparken de siyasi düzeni koru- arasında belki güçlü paralellikler mak adına kendi iradelerini ortaya bulunuyor. Dinî kimlik birçok koymamak durumundadırlar. kimlikten sadece biriydi; hayat alanlarının çoğu onun etkisinde *Erfurt Üniversitesi Öğretim Üyesi değildi. Dinî rekabet veya din karşıtı (veya sekülerlik karşıtı) etki yerel alanla sınırlıydı. 21 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA FATİH VE EMPERYAL ZİHNİYET ALGISI 22 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA Önder Kaya smanlı İmparatorluğu hiç şüphe yok ki 15. anane ve hukuk sistemine doğrudan müdahale etmek ve 20. yüzyıllar arasında hem Avrupa hem yerine ele geçirdikleri yerleri satraplık adı verilen idari de dünya tarihinde önemli roller oynayan birimlere ayırmaları, bu satraplıkların kendilerine kar- bir siyasi teşekkül. Emperyal güçlerin da- şı takındıkları tutuma göre birtakım imtiyazlara sahip ğılmasının artık nerede ise kaçınılmaz olarak adde- olması, gelişmiş bir yol ağı ile idare olunan bölgelerin dildiği 20. yüzyılın başında Osmanlılar da Romanof- denetim altında tutulması, devreye sokulan protokol ların Rusyası, Habsburgların Avusturya-Macaristan’ı ritüelleri hep İran coğrafyasındaki bu devletten bize gibi dağılmaktan kurtulamadı. İmparatorluğun 17. yadigardır. yüzyıldan itibaren Batı’daki gelişmelerin de etkisiyle hızla kan kaybettiği biliniyor. Bununla beraber uzun Roma İmparatorluğu ise tüm Akdeniz havzasını kap- bir süre daha yaşamasının hem kendi iç dinamikle- sayan ve bu anlamda çok daha farklı etnisiteleri içinde rinden hem de dış etkenlerden kaynaklanan sebepleri barındıran bir sistem kurdu. Bu sistemi belli saç ayak- var. Aksi takdirde imparatorluğun özellikle 19. yüz- ları üzerine inşa etti. Bunların başında askeri başarısı, yıldaki 1829 Osmanlı-Rus savaşı, hemen arkasından siyasi kurumları, akılcı ve pratik uygulamaları, geliş- gelen Kavalalı isyanı ve 93 harbi gibi siyasi gelişmeler miş hukuk sitemi, Hristiyanlığın kabulü ve vatandaşlık sonrasında hayatiyetini devam ettirmesi pek mümkün hakkının dağıtımı gibi farklı coğrafyalardaki insanları gözükmüyor. Bu dış saiklerin en önemlisi Batılı güç- birleştiren uygulamalar ilk akla gelen örnekler. Helen- lerin kendi aralarında güttükleri “Denge Politikası” lerin felsefe, edebiyat ve sanat alanındaki özgünlükleri ile buna bağlı olarak Osmanlı Devleti’nin bazı stra- beraberinde istikrarsızlığı ve macera duygusunu getir- tejik alanlarının paylaşımı hususudur. Öte yandan iç mişti. Romalılar özelikle düşünce ve sanat sahasında dinamikler de dağılışın gecikmesinde görece önemli hiçbir zaman Helen dünyasına yetişemedi. Ancak He- roller oynamıştır. Bunların başında Osmanlı hukuk len dünyasında olmayan iki kavram onlara iki bin yıl- düzeni gelir. İmparatorluğun gayrimüslim tebası için lık bir uygarlığın kapılarını araladı: Pratiklik ve istik- benimsediği “millet sistemi” her ne kadar 19. yüzyı- rarlılık. Roma pratikliği o raddeye gelmiştir ki Roma- lın beklentilerine cevap vermenin uzağında kalsa da, lılar yayılmasının önüne geçemedikleri Hristiyanlığı Tanzimat devrinde bu yapı hem fikrî hem de huku- önce Milano Fermanı ile serbest bırakmış, sonrasında ki açından yeniden düzenlemeye tabi tutulmuştur. imparator Konstantin 325 yılında toplanan İznik kon- Millet sistemi çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu, siline başkanlık etmişti. Resmen pagan olan Konstan- bünyesinde barındırdığı gayrimüslimleri üç gruba tin, bu konsile başkanlık etmesini “pontifex maximus” ayırıyordu. Gayrimüslim teba; Ortodoks Rum milleti, yani imparatorluğun başrahibi olmasına bağlamıştı. Gregoryen Ermeni milleti ve Yahudi milleti şeklinde Kendisinin bir Hristiyan olduğu genel olarak kabul örgütleniyor ve başlarına da ruhani liderleri getirili- edilir. Sonrasında, 381 yılında imparator I. Teodosi- yordu. İmparatorluk vergi toplama başta olmak üze- us bu inancı imparatorluğun yeni ve birleştirici resmî re pek çok düzenlemeyi millet başı olarak tayin ettiği dini olarak ilan etti. Esasen bu adım hem Hristiyanlı- cemaat liderleri vasıtasıyla hayata geçiriyordu. Aynı ğın hem de Roma’nın kaderinde belirleyici bir etken zamanda bu durum söz konusu cemaatlerin kendi oldu. Roma bu taze inancı ve onun enerjisini artık sö- eğitim ve hukuk sistemlerini devam ettirmelerine de nükleşen Romalılık kimliğinin yerine başarı ile ikame ortam hazırlıyordu. etti. Bu adım Avrupa’nın gelecekteki karakterinin olu- şumunda en belirleyici tutumlardan biri olacaktı. Osmanlıların farklı etnisiteleri ve geniş bir coğrafya- yı uzun süre kontrol altında tutmayı başarabilmeleri, Öte yandan imparatorluk ikiye ayrıldıktan sonra Batı bazı tarihçiler tarafından Roma’nın emperyal mira- kanadı 5. yüzyılda siyasi egemenliğini yitirir. Doğu sından etkilenmiş olmaları ile açıklanmıştır. Esasen ise 1453’e kadar devam eder. Bu süreçte Batı ve Doğu birtakım yöntemler tarihsel süreç içinde emperyal Hristiyanlığı da şekillenir. Batı Hristiyanlığı Germen- güçler tarafından test edilmiş ve yaşanan tecrübeler lerin, Doğu Hristiyanlığı ise Slavların katılımı ile güç- neticesinde yeni sistemler siyasi yaşamın içinde yer lenir. Zaman içinde siyasi iktidar boşluğundan dolayı almıştır. Ortadoğu coğrafyasında Asurlularla başlatı- Papa’nın idari mekanizmanın direği olarak kabul edil- lan bu süreç, bilhassa Perslerle birlikte ciddi mesafe kat diği Katolik inancı ile tam tersine imparatorun mer- etmiştir. Perslerin, idare ettikleri farklı coğrafyalardaki kezde yer aldığı Ortodoks inanç sistemi oluşa Papalar 23 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA tarafından kutsanan Frank ya da Alman krallar orta- da başkentini bir Darül ilm, yani ilim yurdu hâline ge- ya çıkarken, Doğu’da imparatorların atadığı ve onun tirmeye çalışmıştır. Bu amaçla da Viçenza’dan, Floran- egemenliğini kutsayan patrikler hüküm sürmeye sa’dan, Venedik’ten, Bizans’tan, Trabzon Rum impara- başlar. Hasılı klasik Roma imparatorluğu, dağıldıktan torluğundan Timur ülkesinden, Memluk diyarından sonra dahi bir zamanlar içinde barındırdığı toplum- ve İran bölgesinden pek çok âlimi çevresinde istihdam ları derinden etkilemeye devam eder. Bu anlamda etmiştir. Sultanın Batı’ya olan bu ilgisi özellikle sanat Batı’da Kutsal Roma Germen imparatorları, Doğu’da ve mimari alanında somutlaşmıştır. ise önce Bizans’ın basileusları, sonrasında Rusya’nın çarları bu geleneğin varisi olarak kendilerini takdim Sultan, Gentile Bellini’ye portresini, Costanzo de Fer- eder. Öte yandan doğuda Bizans ve Rusya arasındaki rara ve Matteo de Pasti’ye üzerinde portresinin bulun- bir boşluk dönemi vardır ki, tam da bu noktada Bi- duğu madalyonlarını yaptırmıştı. Belki de bu durum- zans’ın sonunu getiren Fatih Sultan Mehmet devreye dan dolayı Fransız diplomat Philippe de Commynes girer. Yapmış olduğu bazı uygulamalarla Roma’nın Fatih’i, Macar kralı Mattias Corvinus ve Fransız kralı Akdeniz mirasını siyaseten devraldığı mesajını verir. XI. Louis ile birlikte yaşadığı çağın en bilge üç hüküm- Adeta bir İslam kayzeri gibi tutum takınır. Nitekim darından biri kabul eder. kendisine yakın Batılı kaynaklar ve Rum tarihçiler onun Sezar, İskender gibi Batılı büyük hükümdarla- Sultanın çok erken bir devrede Batı dünyasındaki rın hayat hikâyeleri ile ilgilendiğini, onları örnek al- sanatsal gelişmeleri yakından takip ettiği, hatta bazı dığını, hatta zaman zaman onlardan daha büyük işler sanatçıları İstanbul’a getirterek bunlara iş vermek is- başarmaya azmettiğini kaydeder. tediği bilinir. Fatih’in 1461 yılına gelindiğinde ülkesin- deki şap madenlerinin işletmeciliğini yapan Venedikli PORTRESİNİ YAPTIRAN PADİŞAH bir taciri araya koyarak Rimini dükü Sigismondo’dan, Fatih Sultan Mehmet hiç şüphe yok ki Osmanlı tari- himayesi altına aldığı madalyon yapımcısı Matteo hinin en ilginç hükümdarlarından biridir. Pek çok dö Pasti’yi istettiği bilinir. Sigismondo, bu talebi ka- yönü hâlen tam anlamıyla açığa kavuşturulamayan bul edince dö Pasti, bir gemi ile İstanbul’a doğru yola Fatih’in, Batı kültürü ve Batılı devletlerle olan ilişkileri çıkar. Ancak bindiği gemi Girit’in Kandiye limanına de önemli oranda muamma olmayı sürdürür. Kesin ulaştığında, Venedikliler devreye girerek Matteo dö olan, Fatih’in daha şehzadelik devresinde farklı bir Pasti’yi Osmanlılar lehine casusluk yaptığı gerekçesiy- hanedan üyesi kimliği taşıdığıdır. Manisa’daki sarayda le tutuklar. Venedik’e götürülerek yargılanan dö Pas- genç şehzadenin portre sanatı üzerine çalışmalar yap- ti’nin suçsuzluğu anlaşılır. Bununla birlikte yaşadığı tığı bilinmektedir. Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra gelişmelerin etkisiyle İtalyan sanatçı bir daha İstan- bul’a gitme teşebbüsünde bulunmaz. Esasen Venedik- lilerin bu tutumu bazı rivayetler göz önüne alındığın- da anlaşılır gibidir. Kendini Roma İmparatorluğu’nun varisi addeden Fatih’in, İtalya üzerindeki emelleri öyle anlaşılıyor ki çok erken tarihlerde Batılılarca bilini- yor ve bunun hayata geçirilmesinden korkulu- yordu. Matteo dö Pasti’nin beraberinde 24 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA İtalya’yı da içine alan bir haritayı Sultana götürdüğü MİMARİDEKİ YANSIMALAR ve bunun yanında İtalyan hümanist Roberto Valturio Fatih’in doğu ve batı dünyasına hâkim olma çabaları tarafından kaleme alınan ve “Askerliğe Dair” isimli bir giriştiği imar faaliyetlerinde de kendini gösterir. Bu eseri de taşıdığı biliniyor. İtalyan madalyon sanatçısı etkinin en bariz yansıması ise doğal olarak Topkapı muhtemelen bu sebepten dolayı casusluk ithamı ile Sarayı ve etrafındaki sultanî yapılarda görülür. tutuklanmıştı. Nitekim bazı rivayetlerde Fatih’in kendi portresini yapmak için İstanbul’a gelen Gentile Belli- Topkapı Sarayı bilindiği üzere 19. yüzyılın ortaların- ni’ye de ressamlık kudretini sınamak bahanesiyle Ve- da Dolmabahçe Sarayı inşa edilene kadar Osmanlı nedik’in bir haritasını yaptırdığı ve bu suretle ilerleyen imparatorluğunun idari merkezi olacaktır. Bu sarayın zamanlarda işgal etmeyi tasarladığı bu belde hakkında yapımı Fatih devrine tesadüf eder. Ana yapısı onun zekice malumat elde ettiği zikrolunur. zamanında ortaya çıkmış olup zaman içinde, ihtiyaca yönelik yapılan ilavelerle daha da büyüyecektir. An- Fatih’in madalyonunu yaptırma arzusu ilerleyen yıl- cak hemen belirtmek gerekir ki Fatih’in sarayını yap- larda da devam eder. Batılı kaynaklar bu bağlamda tırmak için seçtiği yer pek çok sembolik çağrışımları Sultanın, kendisi ile Büyük İskender arasında bir bağ içinde barındırır. Her şeyden önce seçilen yer, antik kurduğunu, hatta Büyük İskender’den daha önemli Bizantion kentinin akropol bölgesidir. Yeni saray aynı işlere imza atmak için yanıp tutuştuğunu söyler. İs- zamanda önemli ölçüde Bizans’ın emperyal sarayının kender nasıl ki zamanında kendi heykellerini döne- arazisi üzerine yayılmıştır. Tek farkla ki, Bizans Sara- min en büyük üstadı olarak kabul edilen Lysippos’a yı Marmara Denizi istikametinde büyürken, Osmanlı yaptırdıysa, Fatih de kendi madalyonunu dönemin en Sarayı Haliç’e hakim bir mevkide fakat aynı zamanda büyük sanatkârlarına yaptırmak istemiştir. Fatih’in bu Boğaz’ı ve Marmara’yı gören bir konumda yer alır. Yine alandaki ikinci önemli girişimi Napoli kralı nezdinde bu konumdan bakıldığında Avrupalıların yerleşkesi olur. Napoli kralı bu talebi kendisi için bir prestij vesi- olan Galata’yı kontrol etmek de mümkündür. Saray’ın lesi kabul ederek, dönemin en önemli ressam ve ma- bulunduğu yerden Anadolu yakası da görülebilir. Bu dalyon ustalarından Costanzo de Ferrara’yı İstanbul’a sebeple Sultan hem sembolik hem de gerçek anlamda yollar. Bu kez maksat hasıl olur ve Ferrara 1477 ya da iki kıta (Asya ve Avrupa) ve iki denizi (Karadeniz ve 1478’de İstanbul’a gelir, kalıbı bugün Washington Nati- Akdeniz) kontrol eder hâle gelir. Kendisinin Osman- onal Museum’da bulunan meşhur madalyonunu yapar. lı padişahlarının kullandığı en ihtişamlı unvanlardan Bu madalyonun arkasında Fatih için “Savaşın fırtınası, biri olan “Sultanü’l Berreyn ve’l Bahreyn” yani “iki insanların ve ülkelerin fatihi” ibaresi yer alır. Fatih’in kara ve iki denizin sultanı” şeklindeki elkabı da, bu an- ölümüne kadar İstanbul’da kaldığı sanılan Ferrara, lamda bir gerçekliğe işaret eder. Yine Fatih Camii’nin ihtimal bir diğer İtalyan sanatçı Gentile Bellini ile de kuzey ve güney yönlerine konuşlandırılan iki medrese burada görüşme imkânı yakalar. de muhtemelen bundan dolayı Akdeniz ve Karadeniz isimlerini taşıyordu. Nitekim Akdeniz medreselerinin Fatih ile Batı arasındaki ilişkilerin en somut örneği altında yer alan ve Fevzi Paşa Caddesi’ni Vatan Cad- öyle sanıyorum ki Bellini tarafından yapılan Fatih desi’ne bağlayan ana arter, bu medreselerden hareketle portresidir. Osmanlılarla Venedikliler arasında 16 Akdeniz Caddesi adını taşır. yıl süren ve 1479’da biten savaşların hemen ardından Fatih, portre ve madalyon sanatında mahir iki sanat- Topkapı Sarayı, Bizans’ın bir nevi imparatorluk ka- çının İstanbul’a gönderilmesini Venedik dukasından tedrali olan Ayasofya ile İmparatora ait özel bir lo- talep etmiştir. Bu talep üzerine Venedik dukalık sara- canın bulunduğu ve büyük kutlamaların yapıldığı yının resim işlerini üslenen Gentile Bellini, Venedik Hipodrom meydanının tam yamacındadır. Ayasof- senatosu tarafından İstanbul’a gönderilir. İstanbul’a ya’nın camiye çevrilmesini aynı zamanda Roma’nın gitme konusunda gönüllü bir madalyon döküm usta- emperyal mirasının devralınması olarak okumak da sı ise bulunamaz. Bellini 3 Eylül 1479’da yola çıkar ve mümkündür. Bu gibi nedenlerden hareketle başta bu ayın sonlarında İstanbul’a varır. İstanbul’da kaldığı Fatih’in Rum asıllı tarihçisi Kritovulos olmak üzere sürece hem Sultan için bazı portreler yapar hem de pek çok ehl-i kalem onu gerçek anlamda Kayzer-i şehri gezerek özellikle Roma ve Bizans devrine ait ya- Rum olarak selamlar. pıların resimlerini çizer. Ne yazık ki Bellini’nin Fatih için kaç resim yaptığını bilme imkânımız yok. Ona Fatih’in Topkapı Sarayı’nın dış bahçelerine yaptırdı- ait olduğu kesinlik kazanan resimlerden biri meşhur ğı köşklerde de emperyal zihniyetinin yansımalarını portresi, diğer ikisi ise bir solak asker ile bir cariyeye gözlemlemek mümkündür. Topkapı Sarayında iç oğ- ait olan portreler. Bellini’nin Topkapı Sarayı’nda bir lanı olarak yetiştirilmiş ve sonrasında Şehzade Mus- atölye kurduğu ve sarayın bazı kısımlarını da sulta- tafa’nın Konya sancakbeyliği sırasında onun yanında nın emri üzerine resimlediği söylenir. yer almış olan İtalyan Angiolello, Fatih’in Topkapı 25 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA Sarayı’nın dış bahçelerinde üç farklı tipte saray yap- Fatih’in İstanbul’u kendisine merkez yapmasından tırdığından bahseder. Bunlardan biri Acem-Türkmen sonra kendi adını ölümsüzleştirecek külliyenin kapla- tarzında, diğeri Türk tarzında ve sonuncusu ise Rum yacağı alan seçimi de gayet ilgi çekicidir. Fatih külliye- tarzında idi. Nitekim Sultanın fethettiği İstanbul, ge- sinin yükseleceği yerde İmparator Büyük Konstantin rek Türk-Moğol ve gerekse de Roma-Bizans emperyal tarafından temelleri atılan 12 Havari Kilisesi bulunu- geleneğinin tam ortasında yer alan ideal bir merkez yordu. Büyük Konstantin, öldükten sonra gömülmek durumundaydı. Üç farklı tarzda sarayın yapımını bazı üzere kendi mezar alanını da bu arazi içinde inşa ettir- tarihçiler, Bellini’nin meşhur Fatih portresi ile özdeş- mişti. İlerleyen yıllarda burası âdeta bir imparatorlar leştirirler. Söz konusu portrede Fatih’in sağında ve so- nekropolüne dönüşmüş ve pek çok imparator ebedi lunda Anadolu’yu temsilen Karamanoğullarını, İran’ı uykusuna burada çekilmişti. Genç padişah, ilk baş- temsilen Akkoyunlularını ve Batı’yı temsilen de Doğu larda 12 Havari Kilisesi’ne dokunmamış, hatta bura- Roma’yı sembolize eden üç yıldız bulunur. Dolayısıyla yı patriklik merkezi hâline getirtmiştir. Ancak iki yıl Sultan bu şekilde üç farklı diyarın hükümranı olduğu- sonra adını taşıyacak külliye için bu mekânı seçecek- nu dile getirir. Hakeza saraylar vasıtasıyla da çevresine tir. Bilindiği üzere Konstantin, bir Roma imparatoru böylesi bir mesaj vermek istediği düşünülebilir. idi. Dolayısıyla bu mekânın seçimi de Sultanın Gerçi Sırça Saray’ın daha ziyade hüküm- kendisini adeta Roma mirası ile özdeştir- darın kişisel eğlence meclisleri için diğinin bir yansıması olarak görülebilir. düşünüldüğü biliniyorsa da zaman zaman burada resmî kabullerin Hasılı, Osmanlı imparatorluğu yapıldığı da aşikârdır. Sözü ge- birtakım uygulamaları göz önü- çen üç saray içinde günümü- ne alındığında, açık bir şekilde ze ulaşan tek örnek olan ve kendisinden önce var olan bazı İstanbul Arkeoloji Müzeleri Akdeniz imparatorlularından bahçesinde yer alan Sırça etkilendiği gibi, Roma İmpa- Saray’ın yapımında Fatih’in, ratorluğu’nun mirasından da Karamanoğulları üzerine çeşitli alanlarda istifade etme yaptığı seferler sonrasında yoluna gitmiş, bu devletin başkentine getirttiği Konya Akdeniz havzasında oluştur- ve Larendeli ustaların çalış- duğu “Pax Romanum” dü- tığı sanılıyor. Karaman sara- şüncesini en azından Akde- yının Akkoyunlu ve Timur niz’in belli bir bölgesinde ika- mimarisi ile etkileşim içinde me etme fırsatı yakalamıştır. olduğu biliniyor. Sarayda bol- “Roma Barışı” olarak da bilinen ca çini kullanılması da İran et- Pax Romanum sayesinde nasıl ki kisinin bir yansıması olsa gerek. Roma ekonomik ve hukuki açıdan Diğer yandan Şikari’deki bir kayda istikrar yakalamış ve içindeki farklı göre Fatih zamanında sadece Kara- unsurları bir arada tutmayı becerebil- man ve İran unsuru İstanbul’a taşınmıyor, mişse, Osmanlı Devleti de benzer bir tutum Karamanoğullarının yaşadığı bölgede varolan ile üç kıtadaki varlığını 20. yüzyıla kadar devam saraylarda sistemli olarak tahrip ediliyordu. Böylece ettirmeyi başarabilmiştir. Bu süreçte Fatih Sultan emperyal gelenek “tek”lik arz eder bir hâle geliyor, Mehmet’in önemli roller oynadığı, hatta pek çok ku- Anadolu’daki alternatifleri ortadan kaldırılıyordu. rumsal yapıyı tesis eden kişi olması hasebiyle bu zihni- yetin tekamülünde başı çektiği rahatlıkla söylenebilir. Bunun yanında Fatih’in ölmeden bir yıl kadar önce Roma mirasını ve uygulamalarını onun kadar yakın- Venedik’ten bir yapı ustası ile Floransa’dan ahşap süs- dan inceleyen bir başka Osmanlı sultanının olmadığı- leme ustaları davet ettiği biliniyor. İhtimal ki Sultan nı söylemek herhâlde yanlış olmaz. Kendisi bu mirası bu ustalar vesilesiyle Otronto seferi öncesi kendisine tedkik etmekle kalmamış, Batı’daki gelişmeleri özel İtalyanvarî bir kasır yaptırmayı da planlıyordu. Bu hayatına da adapte etme yoluna başvurmuştur. Sul- surette Fatih, kendisini Batı ve Doğu’nun hükümranı tanın yaptığı bazı uygulamalar, mesela torunlarından olarak görüyor ve başkentindeki yaşam sahasını bu birisine Oğuzhan adını vermesi, Acem usulü saraylar tarz yapı toplulukları ile donatma yoluna gidiyordu. yaptırması, Karamanoğullarından kalan bazı sarayları Osmanlı tarzı sarayın bugün Arkeoloji Müzesi’nin sistemli olarak tahrip ettirmesi Fatih’in kendisini hem bir parçası olan Eski Şark Eserleri binasının olduğu Doğu hem de Batı’nın gerçek anlamda emperyal varisi yerde bulunduğu tahmin edilirken, Rum mimarisine saydığına dair kuvvetli ipuçları vermektedir. öykünerek inşa edilen sarayın yeri hakkında net bir malumat bulunmuyor. 26 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA OSMANLI DEVLETİ KOZMOPOLİT MİYDİ? M. Macit Kenanoğlu* smanlı Devleti’nin kozmopolit olarak nite- lendirilip nitelendirilemeyeceği, farklılık- ların hangi ölçüde hayat hakkı bulduğu ve ne denli özgürce ifade edilebildiği, sosyal ve siyasal alanda söz sahibi olma açısından farklı din ve etnik unsurların durumu, kısacası Osmanlı Devle- ti’nde kozmopolit bir ortam mevcutsa sınırlarının ne- ler olduğu sıkça tartışılan konular arasındadır. Bir felsefi düşünüş tarzı olarak eski Yunan’da ortaya çıkan kozmopolitizm, tam anlamıyla özgür olabilmek için belirli bir sosyal nizama, belirli bir vatana tabi ol- mamayı esas alır. Cosmo Politai kendisini belirli bir vatana bağlı hissetmeyen insan, yeryüzü vatandaşı anlamına gelmektedir. Kozmopolit kelimesi zaman içerisinde evrilerek daha farklı anlamlar kazanmıştır. Kelimenin Webster’daki karşılıklarından birisi “dün- yanın her tarafından gelen farklı kişi ve unsurlardan meydana gelen” şeklindedir. Kelimenin bu anlamı esas alındığında Osmanlı Devleti’nin geniş bir coğrafyada, farklı etnik ve dinî unsurları bünyesinde barındırma noktasında uyguladığı stratejinin nasıl bir keyfiyete sahip olduğunun tespiti önemli bir nokta olarak kar- şımıza çıkmaktadır. 28 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA Osmanlı Devleti kurulduğu tarihten itibaren çok fark- Osmanlı Devleti kendi vatandaşı olan ehl-i zimmet lı dinî ve etnik unsurla yakın temas hâlinde olmuştur. gayrimüslimlere karşı herhangi bir peşin hükümlü Çevresinde yer alan Bizans beylikleri ile münasebetle- yaklaşım içerisinde değildir. Devlet bu konuda İslam ri İslam hukukunun harp ve sulh hukuku prensipleri hukukunun esaslarını benimsemiş ve uygulamada çevresinde yol almıştır. Osmanlı Devleti’nin gayrimüs- ehl-i zimmet hakkındaki müsamaha ve himaye pren- limlerle daha yoğun sosyal temasa geçişi İstanbul’un siplerini korumaya azami gayret sarfetmiştir. Bu yak- fethinin akabindedir. Ortodoks Hristiyan dünyasının laşım sayesinde gayrimüslimlerin toplumsal hayata merkezinin ele geçirilmesi gayrimüslimlerle ilişkilerin adapte olmada zorlanmadıkları görülmektedir. şekillenmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Artık sadece bireysel olarak değil aynı zamanda ku- Din ve vicdan hürriyeti açısından Osmanlı uygula- rumsal olarak da gayrimüslim müesseselerinin idaresi ması oldukça istikrarlı ve gayrimüslimlerin ayin ve gündeme gelmiştir. Daha büyük bir gayrimüslim nü- ibadetlerini serbestçe icra edebilmelerine elverişli bir fus Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde yer almaya niteliktedir. Zorla İslamlaştırma politikası güdülme- başlamıştır. miş, cebren ihtida ettirildiği tespit edilenlerin irtidatla cezalandırılmalarına gerek olmadığına hükmedilmiş, Belirtmek gerekir ki Osmanlı’da Şer‘î hukuk tüm ül- cizye ödemek şartıyla ibadet serbestisine sahip olduk- kede tanınan tek hukuk düzenidir. Osmanlı huku- ları garanti altına alınmış, ibadethanelerin inşa ve ta- kunda mülkilik prensibi (Osmanlı sınırları içerisinde mirinde belli usul ve prensiplere göre hareket edilmiş bulunan herkese Osmanlı hukukunun uygulanması) olduğu görülmektedir. Bu hususlarda gayrimüslimlere esastır. Şahsilik prensibi (Osmanlı sınırları içerisinde mutlak bir serbesti verilmemiştir. bulunan yabancılara kendi hukuklarının uygulanması esası) istisnaidir. Osmanlı hukuku Osmanlı sınırları Gayrimüslimlerin Osmanlı Devleti’nde üstlendikleri içerisinde bulunan herkesi kapsamaktadır. Osmanlı görevler, hem devlet hem de Müslüman halkla mü- Devleti’nde kanunlar genel nitelik taşımakta olup hem nasebetlerinin muhtevasını göstermesi bakımından Müslümanlara hem gayrimüslimlere uygulanmakta- önemlidir. Fatih döneminde Hristiyanların asayişin dır. Gayrimüslim cemaatlere otonomi verilmesi söz temininde, gümrük emini, derbendci, esir pazarı ket- konusu değildir. Literatürde Osmanlılarca gayrimüs- hüdası olarak istihdam edildiği, hatta başlangıçta (I. limlere otonomi verildiği şeklindeki yorumlar gerçeği Murad’ın ordusunda) Osmanlı Devleti saflarında yer aksettirmekten uzak olup, bu tür yorumlar gayrimüs- aldıkları, III. Murad döneminde ise yasakçı olarak limlere kurumsal bir özerklik verilmesinden ziyade tayin edildikleri görülmektedir. Zimmilerin istihdam Osmanlı yetkililerinin gayrimüslim cemaatleri kendi edildiği işlerin başında kuyumculuk, ciltcilik, kethü- hâllerine bırakma şeklindeki uygulamasından kay- dalık, kalfalık, iskele ve gümrük eminliği, mültezimlik, naklanmaktadır. mukataa eminliği, tabiplik, sefer mimarlığı, yay ve ok tamirciliği, bakkallık, sırmakeşlik, nalıncılık, kasaplık, tercümanlık gelmektedir. 17. yüzyılın ortalarına kadar Müslüman ve Hristiyanlar herhangi bir ayrım olmak- sızın aynı esnaf birliklerine tabi olmuşlar, 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren müstakil Hristiyan esnaf birliklerine devletçe izin verilmiştir. Tanzimatla birlik- te gayrimüslimlerin devlet memurluklarına daha fazla sayıda dâhil oldukları görülmektedir. Son dönemler- de ise maslahatgüzâr, vali ve vezir olarak görev yapan gayrimüslimlere rastlanmaktadır. Osmanlı Devleti şeâir-i küfür izhârına (yani İslamiyet’e göre bâtıl bir dinin propagandası anlamına gelebilecek hareketlere) izin vermemiştir. Gayrimüslimlere ait dinî sembollerin kullanımını (yüksek sesle ayin icrası, çan çalma, dinî alametleri aleni dolaştırma vb.) birta- kım sınırlamalara tabi tutmuştur. Osmanlı Devleti’nde çan çalmak, yollara haç dikmek, yüksek sesle âyin icra etmek yasaktır. 1516 tarihli Bosna Sancağı Kanun- nâmesi’nde yollara haç dikilmesi yasaklanmıştır. Ka- dılara bu gibi hareketlere izin vermemeleri gerektiği 29 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA Zimmiler genellikle şehrin kenar semtlerin- sıkı sıkı tenbihlenmiştir. de, Rum, Ermeni ve Yahudi mahallelerinde evlerden yüksek olarak Fetvâlarda da gayrimüs- yaptırılan zimmi evlerinin limlerin çan çalma yeri- gruplar hâlinde iskân edilmişler, bazı semt- yıktırılması istenmiştir. ne ancak delikli tahtalar lerde oturmaları ise yasaklanmıştır. 1580 yılında da kale du- kullanabileceği, bunların varlarını bozarak üzerine sesi de Müslümanları rahatsız ediyorsa bunun dahi ev yapıp Müslümanların evlerinden yüksek bina inşa engellenmesinin vacip olduğu, Cuma namazı kılınan eden gayrimüslimlere engel olunmasına dair emir ve- yerlerde kâfirlerin küfür alameti sayılan şeyleri izhâr rilmiştir. 18. yüzyıla ait belgelerde evlerin yüksekliğine etmelerinin İslam’a zarar verdiği, buna izin veren hâki- dair kayıtlara göre Müslümanların evleri on iki, zım- min azlinin vacip olduğu ifade edilmiştir. Yasaklanan milerinki dokuz zira yükseklikte olacaktır. (1 zira =64 bir diğer davranış biçimi ise ruhani reislerin (papaz, cm’dir). piskopos vb.) kendi hânelerinde (evlerinde) gürültü- lü biçimde İncil okumalarıdır. Evlerinde ref ’i savt ve Gayrimüslimlere getirilen önemli sınırlamalardan bi- ilân-ı küfr etmeksizin (yüksek sesle olmamak ve dinî risi de Müslüman köle ve cariye sahibi olamamalarıdır. propaganda sayılabilecek nitelikte olmamak şartıy- Yahudiler, dârulharpten gelen esirleri alıp Müslüman la) yapılmasına izin verilmiştir. Alenen şarap ve rakı olmalarına mani olduklarından, bunların Müslüman satmak, düğünlerde çalgı almak küfür alametlerinin esir kullanmamaları ve azatlı Müslüman köle ve cari- izharı sayılmıştır. Müslüman kabristanlarında şarap yeleri ücret karşılığında istihdam etmemeleri emredil- içmek men edilmiştir. miştir. Konuyla ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre Yahudi ve Hristiyanların Müslüman köle ve cariye al- İslam hukukunda gayrimüslimlerin Müslümanlar- malarının başlıca sebebi olarak tahfif-i din ve ihanet-i la birarada oturmalarını men eden şer‘î bir hüküm müslimin (İslamiyet’i alaya alma) gösterilmektedir. I. mevcut değildir. Ancak sonraki İslam devletlerinde Ahmet de 1605 yılında bir emir çıkararak yabancı elçi- mahallelerin ayrılması gibi bazı uygulamalara rast- lerin ve Yahudilerin esir satın almalarını yasaklamıştır. lanılmaktadır. Osmanlı Devleti Rumeli’de fethettiği yerlerde ele geçirdiği şehir, kasaba ve köylerde Müs- Mardin’e göre, Osmanlı’da tabakalaşma psikolojisinin lüman unsurları iskan ettirmekteydi. Jenning’in ifade ayırdedici bir özelliği yönetici sınıf üyelerinin herkesin ettiğine göre, 1583’te Kayseri’de yetmiş iki mahallenin kendi yerini bilmesine verdikleri önem ve gösterdik- ellisi Müslüman, on üçü Hristiyan, dokuzu karışıktı. leri özendir. Bu husus, söz gelimi belli bir meslekten 1591’de Erzurum’da yirmi mahallenin dördü karışıktı. olanların zanaatlerini belirleyen bir işareti taşımaları Zimmiler genellikle şehrin kenar semtlerinde, Rum, ya da belli bir milletin üyelerinin ayrıdedici giysiler Ermeni ve Yahudi mahallelerinde gruplar hâlinde is- içinde dolaşmaları ya da alt sınıfların seçkinlerce gi- kân edilmişler, bazı semtlerde oturmaları ise yasaklan- yilen kıyafetleri giymemeleri gibi konular üzerinde mıştır. Örneğin 1582 tarihli bir fermanla, zimmilerin ısrarla durulması biçiminde ortaya çıkar. İstanbul’da Eyüp semtinde oturması yasaklanmıştır. Kılık kıyafet konusunda temel prensip Yahudi ve Hris- Genel uygulamaya göre Yahudi ve Hristiyanların cami tiyanların Müslümanlar gibi giyinmemeleri gerektiği- yakınlarında ev ve dükkan edinmeleri yasaklanmıştır. dir. Yahudi ve Hristiyanlar için ortak yasak, iyi libas Bilhassa ezân, salâ ve Kur’an okunurken kaval çalan giyme ve ince tülbend sarmaktır. 1568 yılında İstanbul gayrimüslimlerin gürültülerinden cemaatin rahatsız kadısına gönderilen bir hükümde, oldukça teferruatlı olmaları dolayısıyla camiye yakın yerlerde oturan Ya- bir biçimde gayrimüslimlerin giyecekleri şeylerin ni- hudilerin ev ve dükkânlarının Müslümanlara satılma- telikleri ve renkleri yer almaktadır. Yasağın belli başlı sının emredildiği görülmektedir. Yahudi ve Hristiyan- amaçlarından birisi Müslümanlarla gayrimüslimlerin ların Müslüman mahallelerinde evler satın alıp mey- tefrîk edilmesidir. Gayrimüslimlerin çarşılarda süslü haneye çevirerek şarap satmak ve fuhuş gibi meşru ve pahalı elbiseler giyerek Müslümanlardan daha gös- karşılanmayan fiiller icra etmelerinden dolayı bu tür terişli bir tarz içerisinde olmamalarına dikkat edilmesi faaliyetlerin engellendiği görülmektedir. istenmiştir. 1550’lerde Subaşı, Yahudi cemaatbaşını Kadı’nın huzuruna getirmiş ve Yahudilerin Müslüman Ebussuud Efendi’nin bir fetvasında Müslümanlar- gibi davranarak onları rencide ettiğini ifade etmişti. la birlikte yaşayan zımmileri yüksek müzeyyen evler Yahudilerin sinagogda başlarına Müslümanlar gibi yapmaktan, şehir içinde ata binmekten, kıymetli libas beyaz sarık sardıkları iddia edilmiş, Subaşı da bunun ve yakalı kaftanlar giymekten, ince dülbend, kürk ve doğruluğunu bizzat tahkik etmişti. 1742’de Sadrazam, sarıklar sarınmaktan men eden hâkimin ecir (sevap) Hristiyan ve Yahudilerin kürk ve bazı renklerde elbi- alacağından bahsedilmektedir. Nitekim 1565 yılın- se giymelerini yasaklamıştı. III. Selim’in sadrazama da İstanbul kadısına gönderilen bir emirde etraftaki gönderdiği bir emirde yer verdiği “Kaimmakam Paşa! 30 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA Osmanlı’da kültürel çoğulculuk anlamında Allah için şunun üzerine bir kozmopolitlikten söz edilebileceği, ancak şaraplarının dökülebile- olasın ve reaya-yı bî serif ceği ve şarap içmekten karıları şal-ı ferace, sarı kelimenin klasik anlamıyla Osmanlı’nın men edilebilecekleri be- mest pabuç ile geziyorlar, kozmopolit olmadığı ifade edilebilir. lirtilmiştir. 1559 yılında onlara dahi tenbih ede- Bursa kadısına gönderilen sin, rast gelir isem haklarından gelirim, Frenk harbîdir bir emirde, meyhane ve benzeri umûr-i münkere ve gezerler, lakin reayaya tenbih edesin.” ifadeleri ehl-i ef ‘âl-i kabihanın men edilmesi, meyhanelerin ve ale- zimmet gayrimüslimlerle harbi olan gayrimüslimler nen şarap satımının yasak olduğu, gayrimüslimlerin arasında da kılık kıyafet sınırlamaları hususunda fark ancak kendi ihtiyaçları için şarap getirip birbirleri- olduğunu, harbilerin daha fazla esneklikten yararlan- ne satabilecekleri, özellikle mescitlere yakın evlerde dığını göstermektedir. oturan gayrimüslimlerin evlerinde şarap yapıp Müs- lümanlara satmaları yasaklanmıştır. Ehl-i zimmetin kendilerine mahsus kıyafeti terkede- rek Müslümanlara mahsus kıyafetleri giymeleri 19. 1755’te Üsküdar kazası nâibine gönderilen hükümde yüzyılın başlarında da yasaktır, ancak Tanzimat ile şer‘î kriterlere yer verilmektedir. Buna göre; Müslü- birlikte bu durumun değişmeye başladığı görülmek- manların oturduğu kasaba ve köylerde şarap ve rakı tedir. Ahmet Cevdet Paşa Tezâkirinde, İzzet Mehmed satışı yasaktır, cami ve mescitlerin bulunduğu veya Paşa’nın ikinci defa sadarete geldiğinde eski devirlerin ehl-i İslam’ın sakin olduğu yerlerde meyhane açmak ahkâmını yürütmek istediğini fakat Tanzimât-ı Hay- ve aleni olarak şarap ve rakı satışı yasaktır. riye’nin ona mâni olduğunu ve Hristiyanları ehl-i İs- lam’dan ayırmak için feslerine raiyyet kelimesinin ra’sı- İfade edilen bu hususlardan anlaşılacağı üzere Os- na alamet olmak üzere kurdeleden uzunca ve eğrice manlı Devleti gayrimüslimlerle münasebetlerini şekil- sülük tabir olunan nişanlar koydurmaktan başka bir iş lendirirken esas olarak İslam hukukunun prensipleri beceremediğini ifade etmektedir. çerçevesinde hareket etmiştir. Osmanlılar hâkimiyeti altına aldıkları gayrimüslimlerle zimmet anlaşmaları Gayrimüslimlere getirilen sınırlamalarda meyhane yapıp, eman vermek suretiyle onların hukuki statü- ve şarap konusu ayrı bir özellik arzeder. İslam huku- lerini belirlemişler, İslam hukuku prensiplerine sadık kunda gayrimüslimlerin kendi dinlerine göre yasak- kalarak din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde gayri- lanmamış olan şarabı içebileceklerinin kabul edilmiş müslimlere serbesti vermekle beraber, onların Müs- olması sebebiyle, Osmanlı Devleti uygulamasında da lümanlarla intibakını sağlamak amacıyla belirli meka- gayrimüslimlerin meyhane açabileceği ve şarap içe- nizmaları etkili biçimde kullanmışlardır. Osmanlılar bileceği kabul edilmiş ve fakat bunlar bazı kayıt ve gayrimüslimleri idari, mali, adli, cezai sahalarda hiçbir sınırlamalara tabi tutulmuştur. Bu hususta Osmanlı zaman otonom bir yapı içerisine oturtmamış, aksine yönetimince kabul edilen kriterler İslam hukukuna devletin temel hukuk sistemini bozmayacak ve huku- uygundur. Bu kriterlerin başında alenî olarak şa- kun mülkilik vasfını ve kanunların genelliği prensibini rap içilmemesi ve satılmaması gelir. Bir diğer kriter, ortadan kaldırmayacak şekilde tek bir hâkim hukuk zimmilerin Müslümanlara şarap satışının yasak ol- sistemi altında yönetmişlerdir. Kilise teşkilatı ve kili- masıdır. Meyhaneler gayrimüslimlerin oturdukları se hukukunun bu hâkim hukuk sisteminin üstünlüğü mahallelerde kadimden (eskiden) beri mevcut ise esası çerçevesinde devletin teşkilatı ile uyumlaştırıl- bunlara dokunulmayacağı, bu mahallelerde sonra- ması sağlanmıştır. Mali açıdan kilisenin güçlenmeme- dan yapılmış (muhdes) olanlara izin verilmeyeceği, si için tedbirler alınmış, kilisenin topladığı gelirlerin Müslüman mahallelerinde ise hiçbir şekilde meyha- devlet hazinesine aktarılması sağlanmıştır. Ayin ve neye izin verilmeyeceği kabul edilmiştir. ibadet hürriyetine İslam hukuku çerçevesinde müsaa- de edilmiş, propaganda mahiyeti taşıyan ya da Müslü- Kanunnâmelerde gayrimüslimlerin kendi mahalle- manlara karşı üstünlük gösterisi anlamına gelebilecek lerindeki meyhanelerden başka bir yerde şaraplarını hareketlere izin verilmemiştir. satmamaları, evlerinde satarlarsa bunlara el konula- cağı ifade edilmiştir. II. Bayezid’e ait içki yasaknamesi Bütün bunlar dikkate alındığında Osmanlı Devleti’nin şehir, kasaba ve köylerde düğün ve toplantılarda aleni farklı etnik ve dinî unsurlara var olma hakkı tanıdığı, içki içmeyi ve İslam’a aykırı hususları yasaklamakta- Osmanlı’da kültürel çoğulculuk anlamında bir kozmo- dır. Ebussuud Efendi’nin fetvalarında da İslam belde- politlikten söz edilebileceği, ancak kelimenin klasik sindeki zimmilerin fesat çıkarmamak kaydıyla ken- anlamıyla kozmopolit olmadığı, aksine kendi hukuk dileri için yeterli miktarda şarabı evlerinde bulundu- sistemine göre muamelelerini yürüttüğü ve herkesin rabilecekleri, fakat ehl-i İslam’a satmaya kalkışır veya bu hukuk çerçevesinde hareket etmesini önemsediği bu konuda devletçe konulan kurallara uymazlarsa bir yapıya sahip olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. * İstanbul Şehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi 31 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA KUDÜS Şiddete Boyun Eğmeyen Kozmopolitizm 32 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA Talisker Donahue* on yıllarda yapılan tercüme çalışmaları özel- oldu. Bununla birlikte, bölgesel iktidar güçlendiril- likle Osmanlı’nın son dönemlerindeki Ku- di ve yerel kamu hizmetleri mahallelere tevdi edildi. düs’e ışık tutmaya başladı. Profesör Roberto Osmanlılar, bu aşamada, Arap vilayetlerinde muhte- Mazza’nın, dinlerarası ahenge sahip bir ütop- melen bir çeşit kolonyal misyon sürdürmekteydi, fakat ya toplumu olarak değil de “kayıp sesler” olarak ta- İstanbullu yetkililer şehirde çok az görülmekteydi. nımladığı bu kaynaklar, şimdilerde birbiriyle rekabet hâlindeki ulusal taleplerle yarılmış üç dinli bir şehre Reformlar vatandaşlık yelpazesini genişletme ve do- kozmopolit bir bakış sunuyor. layısıyla da seçmen kitlesini Müslüman çoğunluğun ötesine taşıma sürecini de başlattı. Ancak 1870’te Ku- Büyük usta Edward Said’in de içinde olduğu bazıları düs’ün yedi kişilik meclisinde yalnızca bir Hristiyan ve –millet sistemini içinde barındıran– bizzat Osmanlı bir Yahudi vardı. Bu durum, erkek nüfusun yalnızca modelinin Ortadoğu’daki mevcut siyasal duruma ter- yüzde beşinin seçimlere katıldığı 1898 yılına kadar cih edilebilir bir seçenek olduğunu, fakat Osmanlı’nın düzelmedi ve yerel idareci Mehmed Tevfik tarafından ihdas ettiği yapının yalnızca çok küçük bir zaman dili- yapılan eleştirilere yol açtı. Bununla beraber, bu kez mi için kozmopolit bir ortam yaratmış olduğuna dik- özellikle gazetecilik ve seyahatin de içinde yer aldığı kat etmenin önemli olduğunu ileri sürmektedir. Sami kültürel faaliyetlerde bir patlama yaşandı. Yahudi mec- Zubaida’ya göre, Osmanlı kozmopolizmi modern bir lis üyesi David Yellin gibi şahıslar dahi alternatif yöne- olgudur, ancak çerçeve daha dar olabilir. Yol göster- tim şekillerini öğrenmek için Avrupa’ya gitti. mesi açısından geriye dönüp bakacak olursak, bütün imparatorluğa nostaljik bir pembe gözlüklerle bakmak İşte Wasif Jawhariyyeh böyle evrilmekte olan bir top- yerine, Osmanlı 20. yüzyılın başlarında bölgedeki ko- lumsal ve kültürel ortama adım atmıştı; yakın zaman lonyal denetimini merkezîleştirdiğinde dahi toplumda önce Arapça aslından İngilizceye tercüme edilen ortak bir saygı ve hoşgörü kültürünü yaratmış Kudüs günlükleri şimdilerde zevkle okunmakta ve akade- gibi şehirlerdeki halka bakmak daha yararlı olabilir. mik olarak da dönemin son derece önemli bir resmi- Ud sanatçısı Wasif Jawhariyyeh ile öğretmen Khalil ni sunmaktadır. al-Sakakini gibi kişilerin “kayıp sesler”inin yardımıyla, İngiliz mandasından önce bir modern Kudüs vizyonu Jawhariyyeh Kudüs’ün şu anda Müslüman bölgesi ortaya çıkmaya başlamıştır; bu gösteriyor ki, fiziksel, olarak bilinen kısmında yaşamış ve babasının kom- düşünsel ve inançsal olarak parçalara ayrılmış şehre şularıyla olan yakın ilişkileri münasebetiyle Ortodoks dair genel düşüncemizde çok da yanılmış sayılmayız. Hristiyan olan ailesi Müslümanların Ramazan Bay- Aslında bu dönem imparatorluğun ulus fikrini kabul- ramlarına katılmışlardır. Wasif bizzat Faslı bir dostu lendiği, ancak şehirde, arada kalmış bir akış içinde tarafından kendisi için yapılmış tamburuyla ilahilere kozmopolit bir toplumun ortaya çıktığı bir dönemdir. eşlik etmişti. Paskalya ve Yahudilerin Purim Bayramı Batı’nın demokrasi, özgürlük ve ulusal egemenlik kav- da bu çoğulcu ve açık toplum tarafından aynı şekilde ramları imparatorluk boyunca yayılırken Kudüslüler kutlanmaktaydı. Yahudiler Şimon’un mezarlarını ziya- ortak bir kimliğe sahip farklı bir toplum yaratıyordu. I. ret ederken Müslüman ve Hristiyanlar da vadide hep Dünya Savaşı ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun çökü- birlikte Endülüs şarkıları söyleyen kalabalığa katılırdı. şü bu durumu değiştirmedi, Kudüslülerin zihinlerinde Bu pozitif birliktelik Osmanlı’nın ve Kudüs tarihinin ve davranışlarında bu kimlik taşındı; bu kısmen hâlâ en önemli olaylarından birinde, 1908 devriminde si- görülmekte ve bize umut vermektedir. yasallaşacaktı. Jön Türklerin liderliğindeki anayasal devrim, 1908’de şu çarpıcı beklentiyle gerçekleştirildi: 20. yüzyılın başlarında dayanışma ve toplumsal de- Toplumsal ve siyasal olarak Osmanlı vatandaşlığı al- ğerlerin dışavurumunda ortaya çıkan sert karışıma tında eşitlik vardır ve millet ancak böyle bir durumda katkıda bulunan bileşenler 19. yüzyılın ortalarında kişisel kimliği belirler. Tanzimat diye adlandırılan dönemde bir araya gelme- ye başladı. Kudüs bölgesi için bu, şu anlama geliyor- 1908 devrimi Sultan II. Abdülhamid’i 1877’de ilga etti- du; büyük ve özerk bir şehir, İstanbul’daki hükûmetin ği anayasayı yeniden yürürlüğe sokmaya mecbur etti. gittikçe daha da yoğunlaşan kontrolüne girmeye başlı- Bununla birlikte Tanzimatçılar (İttihat ve Terakki) gö- yordu. Kudüs hızla devletin önemli bir merkezi hâline rünürde Tanzimat’tan türeyen ilk dalga Genç Osman- geldi. Kısa sürede bölgenin başkenti ve Şam, Selanik lılar tarafından dile getirilen dine dayalı millet sistemi- ve Bağdat’taki reformların ana merkezlerinden birisi ne karşı Batı’nın eşitliğe dayalı vatandaşlık kavramına 33 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA inanmaktaydılar. Devrim Kudüslüler tarafından Bunlar, halka Osmanlıcılığın öneminden bahsederken umut, beklenti ve vatanseverlik karışımı duygularla özgürlüğün ve demokrasinin ne demek olduğunu da karşılandı. öğretmekteydi. 6 Ağustos 1908’de, İngiliz konsolos Edward Blech’in Kudüs’te evrilen eğitim ortamı da hem devrim dilini bildirdiğine göre Osmanlı anayasasının yeniden ihda- öğrenme hem de çocukların ufuklarını kendi dinî ve sı haberleri uzak vilayetlere doğru yayılmıştı. Blech’in kütürel sınırlarının ötesine genişletme ihtiyacını yan- seçkinler arasında devrimin ilgi uyandırmadığını be- sıtmaktaydı. Khalil al-Sakakini’nin Düsturiyye okulu lirtmesine karşın hareketin bu erken aşamasında bile, bu kozmopolit bir arada varoluş için gerekli hümanist Kudüslülerde dinî sınırları aşacak insancıl vatandaşlığı eğitimin müşahhas örneğiydi. Sakakini bu dönemdeki destekleme yönünde bir iştiyak vardı. Hem Müslüman vatansever Osmanlı kozmopolitizminden kişisel hü- hem de Hristiyan temsilciler Blech’i ziyaret etmiş, fa- manizme dönüşümü özetlemektedir. natik olmadıkları ve eşitlik arzu ettikleri yönünde onu temin etmişlerdi. Esasen Sakakini Arap milliyetçiliğinin özgün bir sesi olarak görülmüştür, ancak 1908’in akabindeki bu ümit İki gün öncesinde, 4 Ağustos’ta Yafa’da birçok göste- verici dönemde daha çok kozmopolitizm çerçevesinde ri oldu. Müslüman, Hristiyan ve Yahudiler büyük bir hareket etmiştir. Milliyetçilik ve kozmopolitizm de her grup hâlinde toplanarak vatanseverlik vurgulu ko- zaman birbirini dışlayıcı değildir; Fanon, The Wretc- nuşmaların yapıldığı ve halkına özgürlük tanıdığı için hed of the Earth adlı eserinde ulus inşasının bir amaç Sultan’ın övüldüğü askeriyeye doğru yürüdüler. Şehrin olmadığını ancak uluslararası, kozmopolit bir bilinci ana caddesi gece yaklaşırken aydınlatılıyordu; hakiki beslemenin aracı olduğunu ima etmektedir. bir kozmopolit ruh içinde farklılıklar beliriyordu ve bunlar şehrin kimliği olarak addediliyordu; her millet Sakakini, Düsturiyye okulunu, 1909’da, Osmanlıcılık, bayrağını sallıyordu. Saat 11 olduğunda kalabalıklar liberalizm ve reformu teşvik ederek şehirde bulunan hiçbir tartışma yaşanmaksızın kendi yollarına gittiler. üç dinin mensubu gençlere eşit bir biçimde eğitim ve- ren bir kurum olarak açmıştır. Aynı zamanda o, öğ- Dört gün sonra bu aynı ruh Kudüs’e yayıldı, Vali Ekrem rencilerin bireyselliğine önceki okullardan çok daha Bey kışla avlusunda anayasayı kamuoyuna duyuruyor- fazla odaklanmıştı. Bu öğrenciler arasında Wasif Jaw- du. Yafa’da olduğu gibi çeşitli dinlerin mensupları barış hariyyeh de bulunuyordu. 1909’da Wasif ve kardeşi içinde toplanmıştı; birçoğu üzerileri “Hürriyet, Müsa- Tawfiq, Schneller okulunda öğrenciydiler. Her ikisi- vat, Uhuvvet” şeklinde sloganlarla süslenmiş kurdele- nin de dayak yediği bir olay üzerine Wasif ’in babası ler taşıyordu. Resmî idareciler reformları uygulamaya onları Sakakini’nin ve yeni okulunun bakımına verdi. sokmak için bir araya gelirken devrimin ve anayasanın Sakakini’nin sınıfları geleneksel değildi ve ders kitabı güzelliğini metheden konuşmalar yapılıyordu. gibi formaliteleri bir kenara bırakarak hikâyelerle genç dinleyicilerinin dikkatini çekiyordu. Ayrıca Wasif ’in Yeni yapılmış belediyenin avlusunda, genç Wasif Jaw- bir önceki okulunda maruz kaldığı fizikî cezalandır- hariyyeh geçidi ve halkı izliyordu. Yafa gibi sokak ve evler binlerce mumla aydınlatılırken tüm şehrin de bayrak, çiçek ve ağaç dallarıyla donatıldığını gördü. Şehrin kuzeybatısında, gelecekte Hristiyan ve Müslü- man mahallelerini birbirinden ayıracak olan yola gö- türen Şam Kapısı, şehir sakinlerinin özel süslemeleri ve kutlamalarıyla öne çıkıyordu. Burada vatansever şarkılar söyleyerek dans ediyor, herkese dağıtılan gül- suyu limonatalarından içiyorlardı. Jawhariyyeh bunu “benzersiz” bir an olarak hatırlıyordu. Tanzimat reformları altında eğitim gören bu okurya- zar sınıflar, devrimin imparatorluğu yönelttiği yolun net olarak farkındaydılar ve öğrenmek istiyor, kendi- lerini ifade edecek yeni yollar arıyorlardı. Hem basın hem de eğitim sistemi yeni vatandaşların ihtiyaçlarını karşılamak için muazzam bir dönüşüm sürecine gir- mişti. Yapıcı bir enerji patlamasıyla, 1908-1914 yılları arasında yaklaşık otuz dokuz yeni yayın ortaya çıktı. 34 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA mayı ilk yasaklayan da oydu, zaman zaman öğrencileri “şevksiz karşılanmıştı”. McGregor şu sonuca varmıştı: azarlasa da onlar tarafından büyük saygı görmekteydi. Türkiye’nin buradaki idaresi biterse Mısır’ı ve Süveyş Kanalı’nı denetim altında tutan güç hangisi olursa ol- Okulun merkezinde yalnızca spor ve Arapça yoktu, sun “otoritesini Filistin’e doğru genişletmeye (…) mec- Hristiyan öğrenciler ayrıca Kur’an okumaya da teşvik bur kalacaktır.” ediliyor ve bu noktada kendilerine yardım ediliyordu. Wasif bizzat Kur’an okumayı benimsedi, bu, dinî ve Buna karşın Kudüs kozmopolitizmlerin inşa edildiği, gramatik nedenlerden dolayı değil, daha çok Kur’an ifade edildiği ve yaşandığı bir yerdi. Üç dinin olduğu Arapçasının şiirselliğinden dolayı idi. Bu Kur’an oku- bir şehirde savaş ve sömürgecilik evrilen hümanizmi maları onun müzik yeteneğini geliştirmesini sağlıyor yok edemedi. Fertler kendi etnik ya da kültürel grup- ve kutsal ayetler aracılığıyla telaffuz estetiğini ona öğ- larını korumak için içlerine kapanmıyordu. Kudüs’te retiyordu. Sakakini eğitimini verdiği değerlerin bir nü- yaratılan şehir kültürü her iki tarafın da ortak tarihine, munesiydi; kendi günlüğünü sık sık sesli olarak okur, Osmanlı reformuna katkıda bulundu ve Batılı fikirle- diğer okulların hiyerarşik sistemlerine meydan oku- rin yayılması, tüm insanlığı kuşatmak maksadıyla ba- yan ve öğrenci ile öğretmen arasındaki şahsi ve gay- kışları dışarı çevirdi. Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya riresmî bağlantıyı teşvik eden bir aile ruhu yaratırdı. Savaşı’ndaki yenilginin ardından geriledi. Asker İh- san Turjman şöyle yazıyordu: “Ben yalnızca ismimle Bu dönem kısa süren bir umut dönemi oldu ve bu kısa Osmanlıyım, yoksa bir dünya vatandaşıyım.” Benzer süre içinde Osmanlıcılığın asırlardır kısmen özerk ol- şekilde 1915’te, yetkililerin kendisini Arap ayrılıkçılı- muş bir milletler ve kültürler mozaiğini benimsemek- ğıyla suçlayıp, Düsturiyye okulunu kapatarak onu sür- ten çok tek bir devlet kimliği ve idaresi yarattığı netleş- güne göndereceğine inanan Sakakini de şöyle yazmak- ti. İstanbul’dan gelen maddi ve manevi destek kurudu taydı: “…Ben Hristiyan ve Budist değilim, Müslüman ve oy kullanma üzerindeki mülkiyet kısıtlamasının ve Yahudi de değilim. Arap olmadığım gibi, İngiliz, kaldırılması gibi vaatler hiçbir zaman gerçekleşmedi. Alman ve Türk de değilim. Ben sadece âdemoğulla- Grev ve protestolar daha da yaygınlaştı ve Filastin gibi rından biriyim…” gazeteler mayalanmakta olan tatminsizliği körükledi. 1912 seçiminden önce Jön Türklere verilen destek öy- Kudüslüler artık çoğulcu bir dünyadaki farklı birey- lesine azaldı ki İttihat ve Terakki’nin yalnızca tek bir lerden ve siyasi sistemlerden ayrı, Diyojen’e çok daha adayı olabildi; diğer iki aday muhalif Hürriyet ve İtilaf yakın bir formda kozmopolitler. İşte bugün orada hâlâ Fırkası mensubuydu. var olan bu kozmopolitizm versiyonudur. Herkesçe paylaşılan çoğulcu bir kültür, ulusların birbiriyle re- 1913’te İngiliz yetkili McGregor, olayları öngörürcesi- kabet eden talepleriyle parçalanmış bir şehrin siyasi ne, Kudüs halkının Osmanlı idaresinden hoşnut olma- yönetiminde değil, bilakis -tam da Kudüs’ün doğası dığını ve hizipçi fikirlerin kristalleşmeye başladığını gereği- bireylerin yaşamlarında neşet etmiştir, ki bu, yazıyordu. Jön Türk devrimi Kudüs sokaklarında bü- muhafaza edilirse bölgede bir reformun membaı ol- tün kültürler tarafından kutlanırken İttihat ve Terak- maya da muktedirdir. Jawhariyyeh, Sakakini ve Turj- ki’nin 1913’te gerçekleştirdiği darbe McGregor’a göre man bunun tarihî örneklerdir ve kozmopolitizmin atan kalbi hâlen Kudüs’tedir. Huda İmam aşağı yukarı elli çocuğu şehir turuna çı- karmıştı. Bir Müslüman çocuk Kutsal Kabir Kilise- si’nde namaz kılıp kılamayacağını sordu. O, “İstediğin her yerde namaz kılabilirsin… Çocukluğumdan beri, mum yakmayı, Fatiha okumayı ve bu kiliseyi ziyaret ettiğimde dilek dilemeyi sevmişimdir. Bir Kudüslü olarak, bunun kültürümün bir parçası olduğunu dü- şünüyorum.” diye cevap verdi. 2008 yılında Kudüs’ün Arap kültür başkenti olarak oylanması tartışılırken Huda İmam şehri “insanlık ve maneviyatın dünya başkenti” olarak tarif emişti; eminim ki bu Sakakini ve Jawhariyyeh’in alkışlayacağı bir tarifti. * Londra Roehampton ve SOAS Üniversitelerinde tarih öğrenimi görmüş olan yazar, ulus- lararası iletişim danışmanlığı yapmaktadır. 35 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA İSLAM KOZMOPOLİTİZMİ ilim insanları kozmopolitlik düşüncesi- nin antik ve modern dönemlerde, bariz bir şekilde Batı’da doğup gelişmiş olduğu- na odaklanma eğiliminde olsa da İslam ve kozmopolitizmin tarihi birbiriyle gerçek manada iç içe geçmiştir. Yunanca kozmopolites kavramı, M.Ö. 3. asırda Diyojen ile birlikte ortaya çıktığında (Diyojen, kendisine “Nerelisin?” diye sorulduğunda “Ben dünya vatandaşıyım!” demişti) hiçbir millete ya da politik sis- teme mensup olmama düşüncesi zaten Yunan ve Mısır kültüründe asırlardır mevcuttu. Eduard Zeller’in göz- lemlerine göre, bu tip fikirleri geliştiren Stoacı ve Ki- nik felsefecilerin çoğu yakındoğuluydu (küçük Asya, Suriye ve doğudaki Yunan adalarından geliyorlardı) ve geliştirdikleri felsefe şehir devletinin emperyal ik- tidarından ziyade sürgündeki birinin ya da bir yaban- cının geliştirdiği türden bir felsefeydi. Örneğin “Ben kendimi bir toplumun hiçbir köşesine hapsedemem, ben her yerin yabancısıyım.” diyen Sirenaykalı (Libya- lı) Aristippos böyleydi. Romalı yazar ve düşünürler, insanlıklarını dar bir gru- ba hasretmekten ziyade tüm dünyayı vatanları gibi görenlerin tecrübe ettiği iyi yaşamın kazanımlarını ve sorumluluklarını vurgulayarak kozmopolitlik düşün- cesinin etik yönlerini geliştirmeye devam ettiler. Epik- tetos’un işaret ettiği gibi, “Bizim insanlık sözleşme- miz yalnızca yoğun ilişkilerimizin olduğu kimselerle, yahut da seçkin, varlıklı ya da iyi eğitimli kimselerle değil, tüm insan kardeşlerimizledir. Kendinizi cihan- şümul bir toplumun üyesi olarak görün ve buna uygun hareket edin.” 36 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA Yine, Seneca’nın müşahade ettiği gibi, “Kendiniz için Gırnata ve bilhassa Tuleytula idi. Endülüs’ün benzersiz yaşamak istiyorsanız diğerleri için yaşamalısınız.” Bir- kültürü, her şeyden önce, M.S. 8. asırda bağımsız Eme- çok araştırmacının gözlemlediği üzere, bu evrensel- vi emirliğinin kurulduğu ilk günden itibaren entelek- ciliğin Hristiyanlığın gelişimi üzerinde derin etkileri tüel kültürüyle olduğu kadar toplumsal teamülleriyle olmuştur; İslam düşüncesi üzerinde daha büyük bir de ciddi derecede kozmopolit idi. Abbasiler tarafından etkisi olup olmadığı konusu ise tartışmalıdır. vatanlarını terk etmeye zorlanan bir yönetici sınıfın nostaljik sürgün kültürü, Endülüs’ün ilk büyük Emevi İslam’ın evrenselciliği, gelişimi açısından, Plotinos ve hükümdarı I. Abdurrahman’ın şu şiirinden daha güzel Yeni Platoncu düşüncenin tesir etmesiyle, fakat aynı başka hiçbir yerde ifade edilmemişti: zamanda tercüme faaliyetleri ile bize eskiçağ felsefe- sinden çokça yararlanma fırsatı sunmuş ve bu bilgiyi Rusafe’nin ortasında bir palmiye ağacı duruyor, hem batıya hem de doğuya nakleden bir din bahşet- Batıda doğmuş, palmiyeler diyarından uzakta. miş müteakip kültürel sentez sayesinde, her şeyden Ona dedim ki, “Ne kadar da benim gibisin, sürgünde önce, ciddi anlamda “Yunan”dır. Ulus fikri, İslam mu- ve uzakta”, hayyilesine her daim yabancı olmuştur ve Diyojen’in Eşinden dostundan uzun zamandır ayrı durumda, düşüncesine hassaten duyulan hürmet, onun fikirle- Sen de yabancısı olduğun topraklardan fışkırdın, rinin İslam filozoflarınca klasik hukukun merkezinde Ve ben, tıpkı senin gibi, yuvamdan uzaktayım. tutulduğunu göstermektedir. Bu demek oluyor ki, bir hükümdar bile, bir yabancı İlgi çekici bir biçimde, Diyojen’in meşhur bildirgesi hayatı yaşamanın ne olduğunu bilebiliyor, ötekiler- M.S. 10. asırda el-Sicistani’nin Müntehab Sivanü’l-Hik- deki, farklı olanlardaki, sürgünlerdeki, mültecilerdeki me’sinde Arapçaya çevrildiğinde, kendisinden sadece ortak insanlığı görme etik ve kozmopolit görevinin tek kelimeyle bahsedilmemiş, bir düşüncenin izahı ne olduğunu takdir edebiliyordu. Pratik anlamda bu, şeklinde şu ifadelerle yer bulmuştu: “Evimin ne kadar Hristiyan ve Yahudi kültürleri İslam ile olan temasları geniş olduğunu bilseydin, senin evin dâhil, dünyadaki dolayısıyla yoğun olarak melezleşirken, İslam’ın İber- bütün evlerin onu ihata edemeyecek kadar küçük ol- ya’da kurduğu medeniyetten bir şeyler ödünç aldığı duğunu görürdün. Dünya benim evimdir, gökyüzü de bir kültür üretti. Bunun tezahürlerini en iyi, I. Abdur- onun çatısı.” Bir diğer deyişle, insanoğlu olarak vazi- rahman’ın himayesinde inşa edilen Kurtuba Büyük femiz, Tanrı’nın yarattığı bir dünyada yaşadığımızı ve Camii’nde görmekteyiz; Abdurrahman ilhamını, yal- bu yerde, onlar da bu paylaşılan yerde Tanrı tarafından nızca, Bizans mimarisinden etkilenen Şam’daki Büyük yaratılmış oldukları için tüm insanların gözlerinde Emevi Camii’nden değil, aynı zamanda Hispanya’nın görmek zorunda olduğumuz ortak insanlığın ayırdına su kemerlerinde görülen Roma yapı tekniklerinden de vararak, dünya vatandaşı statümüzü kutlamamız ge- almıştır. rektiği bilincine varmaktır. O, İbn Fatik’in ilk defa Kastilyan diline (1230 civarın- da), sonra Latinceye (1280 civarında) ve Fransızcaya (1390 civarında), son olarak ise İngilizceye (1477) çev- rilen Muhtarü’l-Hikem ve mehâsinü’l-kelim âsinü’l-kelim adlı derle- me kitabı yoluyla Batı hukukuna geçen kozmopolitiz- min bu versiyonudur. İşte bu sebeple, Hristiyan dün- yasının, siyasi ve teolojik nedenlerden dolayı böyle bir felsefeyi Kilise’nin öğretileriyle uzlaştırmayı güç bul- duğu bir zamanda kozmopolitlik düşüncesinin canlı kalmasını sağlayanın ortaçağ İslam dünyası olduğuna inanmak için ikna edici sebepler bulunmaktadır. Bu tercüme yolculuğunun İberya’da temerküz etmesi büyük bir sürpriz olarak görülmemelidir, çünkü nasıl ki Bağdat, Yunan düşüncesinin Arapçaya tercümesi projesinin kalbi olmuşsa, o zamanlar İslam ve Arap ilminin Avrupa’daki kültürlere nakledildiği yerler de muhtemelen Endülüs şehirleri olan Kurtuba, İşbiliyye, 37 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA Aynı şekilde Yahudilerin, (sonradan kiliseye çevrilen) içgüdüsel olarak ait görerek bir diğerinin geleneğini aşağıda, Tuleytula’daki Santa Maria La Blanca’da gö- ödünç almaya açık olmaları, hâlâ çarpıcı bir biçimde rülen İslami tarzdaki motiflere duyulan derin saygıyı karşımızda durmaktadır. ortaya koyan sinagoglar inşa etmeye başlamış olmaları şaşırtıcı addedilmemelidir. Şüphe yok ki, toplumsal çeşitlilik ve kültürel alım bi- çimlerinin yerini tek dil, tek inanç, tek kültür ve tek ulus etrafında bina edilmiş siyasi oluşumların alması, İberya’da İspanya ve Portekiz ulus devletlerinin askerî olarak yaratılması 15., 16. ve 17. asırlar boyunca bura- daki kozmopolit mirası sona erdirdi. Çeşitlilik ya yasal zorlamalar yahut da etnik temizlik yoluyla dayatıldı. Diyebiliriz ki, M.S. 1492 senesi, kozmopolitizm ide- ali Avrupa’da toplumcu ulus-devlet tarafından kesin bir yenilgiye uğratıldığında, modern tarihte önemli bir eksen oluşturmuştur. Bu, aynı zamanda, kuzey ve güney Amerika’ya doğru yayılmacı itkilerle küresel- leşen bu tür devletler aracılığıyla tüm dünyaya ihraç edilmiştir. Esasında, kozmopolitizmi tecrübe eden İslam dün- yasında, bu noktadan sonra, kozmopolitizmin evvela Son olarak, Hristiyan krallıklar güneye doğru iler- Mağrip, Akdeniz ve Osmanlı imparatorluğunda bin- leyip Müslüman Endülüs’ü fethetmeye başladığı za- lerce Endülüslü Yahudi ve Müslümana yuva sunula- man, yani “Reconquista” döneminde bile Kastilyalı rak ayakta kaldığını ileri sürebiliriz. Kozmopolitizm ve Aragonlu seçkinlerin Endülüs kültürüne duyduğu her zaman imparatorluklarla bağlantılandırılmıştır hayranlık kendi zevk ve iktidarlarının bir göstergesi -Kinikler milliyet ve millî duygulara muhalif olmanın olarak inşa ettikleri binaların her yerinde İşbiliyye’deki kendi çıkarlarına olduğunu ileri sürmektedir- ancak Alkazar’da olduğu gibi göze çarpmaktadır: hiç kuşku yok ki Osmanlı dünyasının temelinde ben- zer çeşitlilik ve çokkültürlülük düşüncesi bulunmak- tadır; bu kültürel olduğu kadar pratik nedenlerle de böyledir. İslam her zaman için bir hareket ve ticaret dini olmuştu; bu dinin büyük şehirleri, Venedik gibi Avrupa şehirlerinde de olduğu üzere, bilhassa bu tür bir dışa açıklığı ve onun getirdiği iktisadi malları hoş karşıladığından iktisaden başarılı idi. Millet sistemi, farklılığı müştereğin toplumsal ve siyasi düzenini bir arada tutmanın bir yolu olarak değerlendiren bir siste- mi yücelten, payitahttan görece fazla önemsenmeden gönderilen idareci ve askerlerle kadrolandırılmış, ge- niş bir imparatorluğu yönetmek için gerekli özgürlük- leri tanımaktaydı. Hâl böyleyken, biz nasıl olur da bugün “İslam koz- mopolitizmini yeniden canlandırabilir miyiz?” diye 8. asırda, İslam hâkimiyeti altında Arapların ye- sorabiliyoruz? Her şeyden öte, Ortadoğu, Kuzey Af- me-içme ve giyinme âdetlerini tercih ederken kendi rika ve Orta Asya, azınlıkların, farklılığın ve çeşitlili- inançlarını yaşamayı sürdürebilen İberyalı Hristiyan ğin güçlü devletler ile dinin dogmatik versiyonlarının toplumlar (mozarabic) ortaya çıktığından beri bu tür hâkim olduğu kültürlerde risk altında olduğu bölgeler kültürel alımlar İberya Hristiyanlığı’nda var olmuştur. olarak görülmektedir. Bu, IŞİD’in, Sünnî-Şiî hizipçi- Bu tür melez kimlikler her zaman kozmopolit ideal- liğinin, Hristiyan ve Yahudilerin Irak gibi ülkelerden lerin dışavurumuymuş gibi davranmamıza gerek yok; temizlenmesinin dünyasıdır (çünkü onların ataları da çünkü elbette ki ortaçağda ezilmiş ve ortadan kaldı- 1960’larda Cezayir gibi ülkelerden kaçmıştı). Ezidiler rılmış kimliklere örnekler bulabiliriz, ancak modern ve Mandeanlar gibi antik inanç toplulukları için tehdit pencereden bakıldığında bu kadar çok Müslüman, daha da büyük; kozmopolit ideallerin yardıma çağ- Hristiyan ve Yahudinin, kendilerini ortak insanlığa rıldığı yerlerde durum iyice sığlaşıyor, mesela Dubai, 38 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA çeşitliliğiyle övülen bu şehir kozmopolit olmaktan çok duvar resminin yapıldığı meşhur “Barış Duvarı”nın uzak, çünkü temellerinde kendisine itibar edilmeyen bulunduğu Beytüllahim’e yaklaşırken, işgal altındaki göçmen işçilerden oluşan bir köle sınıfının boyun eğ- Batı Şeria’da oldu: dirilmesi yatıyor. Bununla beraber, Batı’da ve başka yerlerde yaşayan Müslümanların da muhakkak ki dâhil olduğu günü- müz İslam dünyasında kozmopolitizmin derin kök- lerinin pek çok güçlü damar hâlinde yaşadığını fark etmek mühimdir. Çarpıcı bir örnek vermek gerekirse, en kalabalık mülteci nüfusa ev sahipliği yapan ülkele- rin hepsi, Pakistan’dan Türkiye, Ürdün, Suriye, İran ve tabii ki Lübnan’a kadar, Arap-İslam dünyasındadır. Sa- vaş ve iç karışıklık yüzünden paramparça olmuş hayat- larıyla bu korkunç durumdan kaçan mültecileri kabul etmek ve onlara açık olmak, günümüz dünyasında son derece kozmopolit nitelikte eylemlerden birisidir. Bu dünyada yabancıyı kardeş gibi karşılamak Diyojen’in ruhunda yaşamaktır. İşbu sebeple, bu tür yerlerin ve Böyle bir duvar resmini, iyimserlikle, Ortadoğu’daki toplumların, çoğunlukla ülkenin toplumsal dokusuna kozmopolit idealin saklı gücünün simgesi olarak oku- ciddi derecede tesir edecek olmasına rağmen, cömert- mayı tercih etmenin bir nedeni, Diyojen ve Stoacıların likle bütün insanlığa sundukları küresel iyinin farkı- yazılarında bulduğumuz basit düşünceleri açığa vuran na varmak hayatidir; çünkü Pakistan ve Lübnan gibi biçimdir. Dışlayıcı toplumsal düşüncelerin, toprağı, ülkelerde gördüğümüz üzere ötekinin insanlığının dini topluluklara aidiyetle tanımladığı ve insanlar ara- farkına varmayı seçmenin doğurduğu maliyet, hem sında mutlak farklılıklar olduğunu iddia ettiği “şimdi buralarda bulunan siyasi sistemler hem de halklar için ve burada”nın vahşi gerçekliğine rağmen bu duvar oldukça büyük olabilmektedir. Bunlar, elbette ki, zen- resmini yapan ressam, hemen yanı başındaki Kudüs gin Batılı devletlerin taşımaya pek de gönüllü olmadığı şehrinden neşet eden umut ve barışı görmektedir. Re- maliyetlerdir ve kozmopolit retorik ile kozmopolit ey- simde görülen Eski Şehrin ortak inançlarının tarihi lem arasındaki farka çarpıcı bir örnektir. ve zengin çokkültürlü mimarisi, ülkenin semalarında uçan bir güvercin ile bu yerin halkına ilahî bir sevgi- Bugünün dünyasında, Avrupalı devletlerin Ortado- nin gönderildiği (yahut da yukarıya doğru gönderi- ğu’da ihdas etmiş olduğu ulus devlet sisteminin ya- len bir sevgi) bir merdiven üzerinden çağrılmaktadır. paylığı konusuna dair çok sayıda tartışma var. Bazı Burada şehir, mikrokozmosta bir dünyadır; birbiriyle durumlar abartılmakla birlikte, hiç şüphe yok ki, İs- yan yana yaşayan insanların miras ve tecrübesinin, lam dünyasındaki çoğu ülkenin sınırlarının kırılgan- içinde bir diğerine duyulan içgüdüsel sevginin insani lığı, keyfî bir biçimde çizilmiş ulusal sınırları olan bir ve siyasi ilişkilerin başlangıç noktası olduğu daha iyi cemaat (insan topluluğu) içerisindeki bir dizi yarar ve bir Filistin’i tahayyül etmek açısından anlamlı olduğu çıkar yoğunlaşmasından ziyade, kolektif ve küresel va- umudun mekânı. tandaşlık düşüncesinin dışavurumu olan kozmopolit imparatorlukların uzun mirasının, müspet anlamda, Marcus Aurelius’un ortaya koyduğu üzere, “Evren bir bir yansımasıdır. Bu demek değildir ki, imparatorluk- çeşit devlettir.” O, bireylere ya da topluluklara ait ol- lar ve ümmet gibi kolektiflik düşünceleri Müslüman maktan çok paylaşılmakta olan bir yerdir. Mekânın siyasetinin tek makul çıkış noktasıdır; bu noktada, mülkiyeti fikrinden/kavramından kurtulduğumuzda, kozmopolitizm idealinin daha sıkıntılı alanlarda, bil- klasik çağın kozmopolit ideallerine ve Seneca’nın “Tek hassa da İslam dünyasındaki şehirlerde geliştiğini ha- ebeveynimiz dünyadır.” inanışının iyimserliğine geri tırlamamız gerekmektedir. dönmeye başlayabiliriz. Görevimiz dünya vatandaşla- rı olarak yaşamak, Kudüs gibi şehirlerde umudu gör- İşte tam da bu noktada, bugün, dünyamız bize koz- mektir; bu şehirlerin zengin tarihinde ve orada karşı- mopolitizmin köklü mirasının hâlâ yaşıyor olduğu ve laştığımız, bizlerde kendi içinde geleceğe dair büyük bu dünyayı inşa eden kadınların ve erkeklerin kalple- bir umut barındıran, eşit insanlıkla kutsanmış olduğu- rinde ve zihinlerinde bulunduğu yönündeki bir iyim- muz fikrini destekleyen insanlardaki umudu. serliğin işaretlerini vermektedir. Benim bunu fark et- * Exeter Üniversitesi (İngiltere) Öğretim Üyesi mem, Filistinlilerin serbest geçişini engelleyen, üze- rine aşağıdaki vurucu resim de dâhil bir dizi siyasi 39 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA İSLAM VE KOZMOPOLİTİZM Tadd Graham Fernée* slam tarihsel olarak kozmopolittir. İslam tari- dudi’de olduğu gibi) ve Aydınlanma karşıtı düşünce- hi ne barışın zirvesi ne de küresel medyanın den (Heidegger felsefesi, İran 1979 İslam Devrimi’nin yalan yanlış söylediği gibi bir tehdittir; o, in- kurucuları olan Ahmed Ferdid, Celal Al-i Ahmed ve sanlığın yazgısında kozmopolit bir gücü or- Ali Şeriati’ye tesir etmiştir) etkilenmiştir. Temel sorun taya çıkarmaktadır. İslam, tevhid (birlik) ve devlet ve sivil toplumla ilgilidir. dinî çeşitlilik arasında Endonezya’dan batı Afrika’ya çeşitli gelenekleri içinde barındırır. İmparatorluğun Kozmopolitlik karşıtı İslamcılık bugün kapalı devletçi birliğinin ideal olarak ilahî birliği de yansıtması ge- bir toplumdaki birliği şiddetle dayatarak İslam’ın ta- rekmektedir; Muhammed peygamberin ölümü ise rihsel çoğulcu geleneklerine ihanet etmektedir. İslam- (M.S. 632) İslam dünyasını kalıcı olarak bölen bir cılığın romantik totaliterliği gündelik yaşamda hayali otorite krizine neden olmuştur. Buna rağmen İs- düşmanlık üzerinden siyasal felaket yaratmaktadır. lam’ın hümanist gelenekleri, tarihin gelişmekte olan Moskova’nın Tacik inşaat alanlarından Ürdün’ün Am- kozmopolit imparatorluklarını iktisadi ve siyasi gücü man-Zerka varoşlarına, buralardan İslamcı toplamayı perçinleyerek devam ettirmiştir. İslam’ı imandan teşvik eden modern güçlüklere rağmen dünya üzerin- (dışsal dinî bağlılığı içsel olandan) ayıran hoşgörülü deki Müslüman çoğunluk açısından İslami kozmopo- çoğunlukçu görüş, manevi çeşitliliğe izin vermiştir. litizm, günlük hayatın bir gerçeğidir. Delhi veya İstan- Bu açıdan bakıldığında İslam, zorlayıcı değil bireyle- bul sokaklarındaki ortalama bir Müslüman “İslamcı” rin kurtuluşuna yardım eden rehber bir dindir. terörizmi endişe verici bir suç eylemi olarak görmek- tedir. Paris banliyölerinde Müslümanlar gayrimüs- 1970’lerin sonlarından bu yana İslamcılık, birçokları- limlerin komşusudur, dostudur, ailesidir, iş ve okul na ölmek ve öldürmek yönünde ilham vermiştir. Bu arkadaşıdır. Bu tür sıradan gerçeklikler haberlerde kozmopolitlik karşıtı hareket İslam’ın özüne ait de- görülmez. Namütenahi bir drama değil, sosyolojik ve ğildir, fakat tarihî olarak onunla ilintilidir. Örneğin tarihsel bir açmaz olarak bu sosyo-politik gerçeklikler, Endonezyalı ve Hindistanlı Müslümanlar bu anlamda sekülerleşmiş kozmopolit bir ufkun altını çizmektedir. dokunulmadan kalmıştır. El Kaide, Taliban, IŞİD ve İslam kavramı, modern iktidarın düzenleyici çerçevesi Boko Haram’ın her biri kendi içerisinde bölünmüş- içinde tartışmalı bir arazidir. tür ve bunlar, Müslüman kardeşlerini kâfirler diyerek katleden modern tekfirci akımın örneklerini teşkil et- Sekülerleşme, geleneksel tüm dinlere meydan oku- mektedir. İslamcılığa göre, bugün çoğunluğun uygula- maktadır. Bununla beraber, dünyadaki Müslüman dığı İslamcı çoğulculuk yapaydır. İslamcılık ütopyacı çoğunluk samimi bir şekilde dindar kalmaya devam bir evrenselcilik olarak kozmopolitizmi şiddetle, fark- eden bir kozmopolit hümanizmi kucaklamaktadır. lılığı reddettiği şekilde reddeder. Püritenliğin tarihsel Onun tevazusu, iktidar arenasında, İslam’ın suç ey- öncülleri, Müslüman kimliğini daraltan azınlık Harici lemlerini meşrulaştırdığını, savaşı romantikleştirdi- akımında bulunmaktadır; Vahhabiliğin 18. yüzyıldaki ğini ve gerçek dışı ütopyalar vadettiğini gayrimeşru homojenleştirme hayalleri de bu muhayyel saf köklere bir biçimde iddia eden kariyer yapıcılarınkinden daha dönüştür. Gelgelelim, günümüz İslamcılığı 1930’ların güçlüdür. Aktivist Malala Yousafzai okul otobüsünde totaliter devlet modellerinden (Seyyid Kutub ve Mev- Taliban tarafından vurulduğunda, bu cesur kız tüm 40 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA dünyaya bir kahraman, ona saldıranlar da acınası korkaklar olarak görünmüştü. Bu seküler kozmopolit çerçeve ve dinî hayat, İslamistlerin ve sıklıkla dünya kapitalizminin bütün düşmanlarını eleştirmeksizin kucaklayarak, yanlış bir şekilde, Marksizm’e hizmet et- tiklerine inanan Batılı akademisyenlerin donmuş ide- olojik basitleştirmeleri hariç birbiriyle çelişmez. Tarihsel olarak İslam, dinî ve seküler, birbirinden fark- lı kozmopolit idealleri elinde tutar. Bunun kavramsal kökleri eskiden beri süregelen ayrımlandırmalarda bulunmaktadır: din, örf ve devlet. Geniş hâliyle, koz- mopolitizm hiyerarşik ya da eşitlikçi anlamda tahay- yül edilebilen evrensel bir insani durumu gerektirir. Geleneksel İslami siyaset dünyayı hiyerarşik bir biçim- de tasavvur eder (nizam); örneğin Osmanlı toplumsal piramidi. Ancak, İslam’ın evrensel hümanizmi benim- seyen, 19. yüzyıldaki demokratik hareketler (Genç Os- manlılar) ve Sufi akımlar gibi eşitlikçi gelenekleri de vardır. Kozmopolitizm uygulamada maddi bir temel gerektirir. Evrenselliği amaçlayan Hz. Peygamber koz- mopolit bir düşünürdü. Fakat zamanın teknolojisi bir günde en fazla 50 km. yol katetmeyi mümkün kılıyor- du. İslam’ın günümüzdeki krizinin, devletin gelenek- sel ulemanın prestijini küçümseyen bir örgün eğitim sisteminin olmasının, askerî gelişmeler ve internet gibi modern teknolojik bir bağlamı bulunuyor. Devlet ve teknoloji arasında İslam’ın kozmopolitlik krizinin ne- deni, uluslararası kapitalizmin tarihidir. Modern dönem boyunca kozmopolitizm daha az seç- kinci oldu (televizyonu olan herhangi birisi tüm dün- yayı izleyebiliyor) ancak bu durum yeni tehlike ve eşit- sizlikleri de beraberinde getirdi. 1924’te Osmanlı’da hilafetin kaldırılması Hindistan gibi uzak diyarlarda bile dinî otorite boşluğu yarattı. 20. yüzyıl İslam top- lumları (genellikle dayatılan) seküler otoriter olmakla (İran’ın kitle partisi Tudeh gibi kozmopolit liberal ve Marksist varyantlarda görüldüğü üzere) kitle demok- rasisi arasında ulus-devlet ikilemiyle karşı karşıya kal- dılar. İran’ın 1979 devrimi yeni bir model getirmişti: Kozmopolitizmi bir Batı emperyalizmi (Gharbzadegi) olarak reddeden bir İslam devleti. Bugün İran devri- minin genç idealistleri geriye dönüp baktıklarında bir zamanlar benimsedikleri İslamcı ideolojiyi reddedi- yorlar. Emperyalizm gerçekti fakat 80’lerin çözümü özgürlüğün, maddi ve manevi refahın üzerinde otori- terlik üretti. Pek çoğu bu nedenle seküler, demokratik ve bağımsız bir İran tasavvur eden Yeşil Hareketi’ne katıldı. Bu İslami kozmopolitizm, İran’ın eski anayasal geleneğine dayanıyordu. Bunun önemli figürlerinden olan Başbakan Muhammed Musaddık pasif direnişe, bağımsızlığa ve halkın özgürlüğüne inanıyordu. Tür- kiye, Tunus, Japonya ve Bulgaristan deneyimlerinden 41 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA ilham alan Musaddık İran’ın yirminci yüzyıl ortala- Osmanlılar rındaki demokratikleşme sürecinde mücadele ortaya Kozmopolitizm Osmanlı tarihinin karakteristik özel- koydu. O, Müslümanların ve diğerlerinin ortak in- liğidir. Koyunhisar Muharebesi’ni (1302) müteakiben sanlığını onaylıyordu. Birleşik Devletler, İslamcılığın Osman’ın devlet kurma girişimleri entelektüeller, sa- uluslararası çapta uzun vadeli yükselişine ölçülemeye- natçılar ve kültürlü şehirli şeçkinler arasında dikkat cek derecede katkı sağlayarak bu çabayı kendi emper- çekti. İlahiyatçılar ve ulema Yahudi ve Hristiyan nü- yal çıkarları gereği bastırdı. fusa temeli hoşgörüye dayanan bir idare temin ettiler. Kanuni Sultan Süleyman (1520-66) Osmanlı’nın sınır- Abbasiler’den Rönesansa larını genişletmişti. Ekonomik olarak gelişmekte olan Abbasi halifeliği (750-1258) kozmopolit bir çeşitli- imparatorluğunun içinde pek çok etnisite ve din bu- lik göstermekteydi: Dünya pazarları, devlet adamla- lunmaktaydı. 16. yüzyıl Türkiye’sinde kıyım yoktu. 15. rındaki entelektüel verimlilik, yanı sıra Bağdat’taki yüzyıl İspanya’sıyla Portekiz’inden kovulan Yahudiler 762 ticaret merkezinde Arap, İranlı, Türk, Yahudi ve gelmişlerdi. Dinî hiyerarşi ve köleliğe karşın Osmanlı Hristiyanların bir arada bulunuyor olması. Halifeler, hoşgörüsü Avrupa’nın din savaşları ve katliamları kar- Yunan müellifleri tercüme ettirerek bilim ve felsefe- şısında kıyas kabul etmez. 1579 yılında bir Fransız zi- yi teşvik etmekteydi. Avrupa Rönesansından asırlar yaretçi şöyle diyordu: “Hristiyan ve Yahudiler Türkler önce yeni bilim Avrupa’nın daha sonraki bilimsel kadar özgürler… Adaletin idaresi çok daha tarafsız ve devriminin (matematik, astronomi ve tıp) zeminini çok daha dürüstçe icra ediliyor.” Bağdat’ın Safeviler’den oluşturuyordu. geri alınmasından (1534) sonra Süleyman, Sünnilerle Şiileri koruyan bir İslami evrenselciliği onaylamaktay- Kozmopolit bir paradigma olarak Rönesans’a (14-17. dı. Önemli bir kozmopolitlik geleneği mevcuttu. asırlar) İslam’ın da katkısı söz konusuydu. Avrupalı tüccarlar Mağrip, Arap ve İran piyasalarındaki İslami Küresel baskılar, Osmanlı siyasetinde aşkın olmak- ticaret uygulamalarını kendi bünyelerine katmışlar- tan çok içkin bir rasyonelliği dayattı. 17. yüzyılda dı. II. Mehmet’in kütüphanesinde görülen Rönesans modernleşen Rusya karşısında alınan askerî yenilgi klasisizmi (1442-46) İtalyan Medici Hanedanı’nınki- kurumsal mozaiği (askeriye, eğitim, idare) dönüştüre- ni aşmıştı. Hükümdarın sarayı klasik, İslami ve İtal- rek Osmanlı reformlarını hızlandırdı. Yeni kozmopolit yan tarzlarını bir arada toplamıştı; bir Venedik elçisi itkiler seküler rasyonelliği kucaklıyordu. “dünyanın en mucizevi tarzı” şeklinde övgüde bulu- nuyordu. Kozmopolit olan Lale Devri (1718-30) İslam’ın barış- severliğine ve toplumsal sınıflar arasında uluslararası Rönesans İslam ve Avrupa’yı ikilik yaratmayacak şe- barışa vurgu yapmıştır. 1787 yılında İstanbul halkı, kilde tahayyül ediyordu. 19. yüzyıl düşüncesi bu iki- sarayın kapısına Rusya’yla savaşı protesto eden afişler sinin çekişmeli klasik dönemdeki ortak mirasını çar- asmıştı. Seçkinler uluslararası diplomasi ve müzake- pıttı. Sanayi devrimiyle öngörülemeyen bir teknolojik reyi teşvik ediyordu. 1731 ve 1788 yılları arasında İb- avantaj edinmiş olan Avrupa sömürgeciliği kozmopo- rahim Müteferrika Usul el-Hikem fi Nizam el-Ümem’i litizmi değiştirdi. Asya merkezli küresel pazar yıkıma yazdı ve Aydınlanma Ansiklopedisi tercüme edildi. uğratıldı. İşgale karşı gelmeleri için halklar ulusal dü- Yerinden edilmiş toplumlar arasındaki kozmopolit- zeyde örgütlenmeye zorlandı. Dönüşen küresel alan- lik karşıtı isyanlar (1730-1859) Osmanlı’nın hüküm- da, alternatif ulus-devlet modelleri diğer bağımsızlık ranlığına olan tehditlere cevap verdi. Kozmopolitizm sonrası ülkeler gibi İslam’ın kozmopolit krizini tayin taraftarları da karşıtları da yeni ortaya çıkan, tüm etti. Kozmopolitizm ikilemi sivil toplum-devlet ve dünyada dayatılan yoksulluk, ikincil konuma itil- devlet-dünya şeklinde kendini gösteriyordu. me ve askerî yenilgilerle alakadar idiler. II. Mahmut (1808-39) hâlâ Kızıl Elma efsanesini (Osmanlı’nın zaferi askerî gücünden bağımsız bir biçimde ilahî II. Mehmet’in kütüphanesinde görülen olarak mukaddderdir) benimserken Keçecizade İzzet Molla rasyonel gerekçelerle askerî reformların yapıl- Rönesans klasisizmi (1442-46) İtalyan masını teşvik etmekteydi. Medici Hanedanı’nınkini aşmıştı. Hü- kümdarın sarayı klasik, İslami ve İtalyan (Belli dinlere lütufta bulunan takdir-i ilahî) dinî ev- renselcilik, (her şeyin modern silahlanma yarışında tarzlarını bir arada toplamıştı; bir Vene- teknolojik koşullara bağlı olduğu) insani evrenselci- dik elçisi “dünyanın en mucizevi tarzı” liğe doğru yer değiştirdi. İnsani evrenselciliği benim- şeklinde övgüde bulunuyordu. seyen Müslümanlar, mesela İzzet Molla, müminler olarak kaldılar. Onların dünya görüşleri, tüm halk tarafından paylaşılan bir pratik kozmopolitizmde 42 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA yeni küresel koşullara adapte edildi. Kozmopolitizm 20. yüzyılın erken dönem düşünürlerinden olan Ziya insani ve dinî, birbiriyle örtüşen evrenselcilikler ihti- Gökalp ise Türk uluslaşma söylemine kozmopolitlik va edebilir. Modernliğin tarihsel olarak (kimlik veya karşıtı bir kimlik getirdi. Saf kimliğe dayalı milliyet- saf dünya görüşü olsun) geleneğe galebe çalması, am- çilik her tür farklılığı reddeden kozmopolitizme düş- pirik olarak yanlıştır. man olur. Bu özleştirmecilik (pürizm) eski çok-kül- türlülüğü marjinalleştirmiştir/ötekileştirmiştir. Ancak Osmanlılar imparatorluğa hükmederken yeni kozmo- kozmopolit çoğulculuk var olmaya devam etmiştir: politizmin karanlık yüzünü deneyimlediler. 1815-1865 Osmanlı sosyalist işçi hareketi içerisinde Yahudiler, yılları arasında halklar sömürgeci dünya düzeninden Türkler, Bulgarlar ve Arnavutlar yer almıştır. İttihat dolayı çok acı çekti. 1876’ya kadar Osmanlı İmparator- Terakki Cemiyeti de 1909’a kadar içinde farklı etnisite- luğu Avrupalıların gözünde bir sömürgeydi. Yerinden ler barındırmıştır. Gelgelelim Kemal Atatürk kozmo- edilmiş halklar ve yok olan ekonomiler, uluslararası iş politizmi, Türk ulusunu (ve dünyayı) Batı’nın “mede- bölümü Türkiye’nin bağımsızlık savaşıyla son bulan nilik” çizgisi doğrultusunda homojenleştirmek olarak Osmanlı kozmopolitizmini sosyolojik olarak yeniden görmüştür. Atatürk Osmanlı’nın çok-kültürlü kozmo- şekillendirdi. politizmini reddetmiştir. Hasılı kelam, rekabet hâlin- deki çok sayıda kozmopolitizm modernleşen İslam Birbiriyle zıt iki kozmopolit görüş 19. yüzyıl refor- dünyasını harekete geçirmiştir. Modern kozmopolit mizmini, Tanzimat ve Genç Osmanlıları tanım- karşıtı görüş, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa lamıştır. Çeşitlilik gösteren Osmanlı tebası, Genç çapındaki ulusal azınlık krizi ve irredantist korkularla Osmanlılara göre ulus-devlet sürecine özgürce katıl- sonradan ortaya çıkmıştır. Bu, yine, modern devlet/ malıydılar. Onlar, Osmanlı halkının ortak insanlığını devlet içi krizi bünyesinde barındırıyordu. Müslü- överken Tanzimat’ın otoriterliğini lanetliyorlardı. Bu manlar yabancı hâkimiyetinden korktukları ölçüde arada Tanzimat kozmopolitizmi, Osmanlı impara- kozmopolitizmden korkmuştur. torluğunu Metternich’ten mülhem bir toplum vizyo- nu üzerinden bir makine gibi ileriye taşımanın peşin- Hindistan deydi. Toplum modernleşmenin öznesi değil nesnesi Hint İslamı’nın zengin kozmopolit bir geleneği bulu- idi. İşte bu tartışmalar, eski İslami kozmopolit gele- nuyor. Hindistan’daki en yaygın tarikat olan Sufi Çiş- neğin modern koşullar altında yeniden uyarlandığını tiyye tarikatı, ilim ve din adamlarının Moğol istilasın- göstermektedir. dan kaçmasıyla 13. yüzyılda Orta Asya’dan gelmiştir. “Evrensel sevgi” ve “hiç kimseye kötülük etmeme”yi 1839 Gülhane Fermanı “insanın aynılığı”na daya- benimseyen tarikatın kozmopolit vasıfları bulunmak- narak “Müslüman ve gayrimüslim herkese adalet”in taydı. O, Hindu uygulamalarını uyarlamıştı: dinî mü- sözünü vermişti. Genç Osmanlılar “sınıflar ve dinler zik ve yoga nefesi. Bu açık ve çoğulcu tarikat, İslam’ın arasındaki tüm farklılıkların izole edilmesi” fikrini Hindistan’ın halk kitleleri arasında yayılmasına Babür yükseltmiş ve İnsan Hakları’nın esinlediği 1871 Pa- devletinden daha çok etki etmiştir. 16. yüzyılda Hint ris ayaklanmalarına katılmıştı. 1876-77’deki anayasal Okyanusu kozmopolit bir alandı: Arap ve Hintli tüc- tecrübeleri, Yahudi ve Hıristiyanları meclise dâhil carların, Kızıldeniz, Arap denizleri, Güneydoğu Asya ediyor ve “Müslüman veya Hristiyan değil, yalnız- ve Çin’i birbirine bağlayan, uzun geçmişe sahip, enteg- ca tek bir adalet” ilkesini tasdik ediyordu. Namık re ticaret sistemi. Kemal’e göre “insana akıl bahşedilmiş olduğundan” “insanlık, özgür olmayı icap ettirir”. Midhat Paşa İmparator Ekber hâkimiyetindeki Babür devleti Avrupa’da benzer siyasi eğilimleri önceleyen bir sivil (1556-1605) –II. Philip’in İspanya’daki Katolik ari- toplum aktivizmi ile çok-dinli okullar kuruyordu. leştirme kampanyasının– Evrensel Barış (sulh-i kül) 43 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA adlı siyasal bir deneye girişti. Onun kozmopolit hoş- Hindistan’ın 1857’de İngiliz idaresine karşı gerçekleş- görüsü erken modernitenin yeni küresel koşullarına tirdiği başarısız ayaklanmanın akabinde Müslüman cevap veren yerel kültürel kaynaklardan gelmekteydi. ve askeri seçkinler alt sınıflara tasfiye oldular. Bu Hakikat arayışında şiddete başvurmaksızın buluşmak buhran, Müslüman düşüncede Seyyid Ahmed Han ve diyalog kurmakla ilgilenenler arasında pek çok (1817-98) ile Muhammed İkbal’de (1875-1938) ör- din bulunuyordu: Sünniler, Şiiler, Hindular, Caynist- nekleşen yeni modernist bir akımı tetikledi. Bunlar- ler, Zerdüştler ve Hristiyanlar. Ekber’in avanesi kut- dan ikincisi, Pakistan’ın manevi babası, İslam’ı felsefi sal-şiddet-hakikat üçgenini kabul etmiyordu. Ekber, olarak yeniden canlandırmak için mücadele vererek, II. Philip’e yazarak şu istekte bulunmuştu: “Biz tüm Henri Bergson’un dirimselciliğini aldığı gibi Martin dinlerin ilim sahiplerini (…) birleştiriyoruz ki böy- Heidegger ve Friedrich Nietzsche’nin Alman roman- lece onların seçkin söylemlerinden istifade edelim.” tik düşüncesini de bünyesine kattı. İkbal’in gelenek- Ekber “tüm dinlerde hakikatin bazı unsurlarının bu- sel İslam’dan uzak olan melez romantizmi İran’ın, lunduğunu ve onların hepsinin de Yüce Hakikate gö- Şeriati üzerinden gelişen 1978 İslamcı ideolojisinin türdüğünü” savunuyordu. Kozmopolitizmin üstün bir ilham aldığı atasıdır. İlginçtir, bu yeni İslamcı özleş- ifadesinde Ekber şunu duyuruyordu: “Dünyadaki in- tirmecilik, Trinity College’de okumuş ve 1922’de Kral sanların benimsediği bir şeyi, salt, onu kendi kitapları- George tarafından kendisine şövalyelik verilmiş tam mızda bulamayacağımız için reddetmemeliyiz, yoksa bir kozmopolit insan tarafından dile getiriliyordu. nasıl ilerleyebiliriz?” Ekber’in beyanı göstermektedir Gerçek doğasının inkârı içinde yüzen kozmopoli- ki, kozmopolitizmin önkoşulu, insanın kendi kültürel tizm karşıtlığı da kozmopolittir. veya dinî yetişme tarzının ötesinde başka geleneklere açık olmasıdır. Bu beyan, biraz talihsiz bir biçimde, İslam, insanlığın beşte birini, farklı toplumları ihtiva Ekber’in mütecaviz Avrupa emperyalizm tehdidini (o etmektedir. İslam’ın tarihi kozmopolittir. Tüm dinler zamanlar Portekizliler) nasıl azımsadığını da göster- çok yönlüdür, biri diğerine tercih edilemez. Bazı bağ- mektedir. lamlarda İslam barışçıllığa, hoşgörü ve şiddetsizliğe eğilimliyken diğerlerinde dogmatik ve serttir. Hiçbir Ekber’in ölümünden sonra veraset savaşı yaşandı din, cemaatini modern devletin potansiyel şiddetin- (1657-59). Ekber’in kozmopolit vizyonunu Dara Şü- den koruyamamaktadır. Bu durum seküler hukukun kuh sürdürdü. Şükuh, Mecmaü’l-Bahreyn adlı eserin- üstünlüğü kuralını, anayasal güçler ayrımını ve hare- de İslam ve Hinduizm’in özde birliğini anlatıyordu. ketli bir sivil toplumu iktiza ettirmektedir. Din ve si- Muhalifi Evrengzib veraset savaşını kazandı ve Ek- yasetin, bu anlamda, ayrımı gerekir. Ancak İslam dinî ber’in, liberal ve kozmopolit İslamcı hükümranlığı- geleneği ise milyonlara anlam ve kimlik sağlamaktadır. nın tecrit ettiği muhafazakar unsurlarla işbirliği içe- Onun evrensel ve öte dünyaya ait vizyonu, bir değerler risinde “putperestlik ve kâfirliğe” savaş açtı. Oldukça membaına dayanan günlük bilinci dönüştürmek için geniş bir yelpazede tasavvur edilen kozmopolitizm manevi disiplini kullanır. yanlısı ve karşıtı dayanakların İslam toplumlarındaki tarihçesinin derinlerde olduğunu görüyoruz. Kozmopolitizmin bazen siyasi şiddeti maskeleyen (se- küler otoriter rejimler, emperyalist savaşlar gibi) ve çe- 18. yüzyılın Müslüman Hindistan’ı kozmopolitti ve lişkiye düşüren anlamları bulunmaktadır. Kozmopolit Hint ve Avrupa devlet kurma kültürü ile ilmî ve tica- duyarlılık, bununla beraber, günümüzün küreselleş- ri geleneklerini bir araya getiriyordu. Misorlu Haydar miş dünyasında anlamlı etik etkileşimlere zemin ha- Ali (1761-82) Fransa’dan ilhamla modern askeri tec- zırlamaktadır. İslam düşünürleri kozmopolitizmi ile- hizatı ve askerî eğitimi getirdi (1755) ve İngiltere’yi riye taşımıştır. Paris’teki bir kütüphaneye ismi verilen yenilgiye uğratmak için kullandı (1769). Halefi Tipu Muhammed Arkun İslam’ın çiçek veren kozmopolit (1782-99) tıp ve matematik kitaplarını toplayarak potansiyelinin sahip olduğu görüşleri dillendirmiştir. Fransız devrimini benimsedi, bir özgürlük ağacı dik- Abdullah Ahmed En-Naim ve Fatima Mernissi de iki ti ve bir Jakoben gruba katıldı. Her ikisi de Avrupalı diğer çağdaş Müslüman kozmopolit düşünürdür. On- merkantilistlerin gücünü onların silahlarını kullan- lar demokratik, çok-kültürlü ve şiddet karşıtı küresel mak suretiyle durdurarak Arabistan ve İran’la olan bir biraradalığı, ahlaken anlamlı bir kozmopolitizmi Hint ticaretini canlandırdı: devlet tekeli ve saldırgan teşvik etmektedir. Bir yanda sert İslami siyaset mah- ekonomik yayılma. Aşikârdır ki, onlar pek çok ya- kum edilirken İslam ve kozmopolitizm arasında her- bancı kültürü tanıma ve onlarla etkileşime girmenin hangi bir çatışma olduğu fikri yanlıştır. potansiyel tehlike olduğu kadar bir avantaj olduğunu * Fransız Sosyal Bilimci, Yeni Bulgar Üniversitesi (Sofya) Misafir Öğretim Görevlisi da görmüşlerdi. 44 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi SÖYLEŞİ MEHMET GENÇ SÖYLEȘİ Prof. Dr. Mehmet Genç, 1934 yılında Artvin’in Arha- vi ilçesinde doğdu. Mülkiye (Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi) mezunu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın asistanı ola- rak akademik hayata başladı. “Sanayi Devriminin Osmanlı Sanayiine Etkisi” adlı doktora tezini hazırladı. 1966 yılında araştırmalarını detaylandır- mak için Başbakanlık Arşi- vi’nde çalışmaya başladı ve bu çalışma hiçbir zaman bit- medi. Yaşayan en önemli Os- manlı iktisat tarihçisi kabul edilen Mehmet Genç Hoca ile gençlik yıllarından Osmanlı devlet yapısına uzun bir söy- leşi gerçekleştirdik. 45 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 SÖYLEŞİ Ahmet Faruk Çağlar İlk olarak şunu sormak istiyo- hâlâ ilim deyince, ilmi yazan ec- İktisada, daha doğrusu Osmanlı rum: Haydarpaşa Lisesi’nde tale- nebileri okuyup öğrenip, âlim ol- iktisat tarihine yönelmeden önce besi olduğunuz Nihat Atsız’dan duklarını düşünürler genellikle. felsefe okumaları yaptınız. En çok öğrendiğiniz en önemli şeyin Hâlbuki ilim, ilim adamlarını oku- kim/hangi filozof etkiledi sizi? Ve zerafet olduğunu söylüyorsunuz. yarak kazanılabilen bir şey değildir. bu etki ne yönde oldu? Şunun Bir hoca, talebesine zerafeti nasıl Bilginin sınırlarında dolaşmak la- için soruyorum; çok okuduğunu- öğretebilir ya da bir talebe hoca- zım, akıncı gibi, meçhule doğru... zu bildiğim Nietzsche ve özellikle sından zerafati nasıl öğrenebilir? Barkan böyleydi, bilmediklerini Schopenhauer felsefe tarihinde kendi gayretiyle bilmek isteyen, pesimist olarak bilinirler, sizin Bu öğretenin bir yeteneği sanırım, araştıran bir insandı. Onun için üzerinizdeki etkileri nasıl oldu? öğrenenden de yetenek isteyen bir gece gündüz çalışıyordu. İlimden şey. Çok zarif bir insandı Nihat başka bir kaygı taşımıyordu. Son- Evet, kötümser onlar ama... Onlar- Bey. Biz tabii köyden gelmiştik, ra okuduk, bunun ayet olduğunu dan sonra da Kierkegaard okudum, bir sürü acemilik yapıyorduk. O öğrendik. O zamanlar bunu bil- Kierkegaard’ın korku ve titreyi- bunları hiçbir şekilde kâle almı- miyorduk: “İlmi isteyene veririm.” şi beni çok etkiledi. Karamsarlık yordu, fakat kendi davranışlarıyla demekle ne kastedildiğini, haddi- Hristiyanlığın içinde, Hristiyanlı- bizim hatalarımızı hiç incitmeden miz olmayarak sonradan anladık. ğın trajik pozisyonuyla alakalı gibi düzeltiyordu. Necip Fazıl’ı da tanı- İlim istemek için hakikaten onunla geldi bana. Kierkegaard, Hz. İbrâ- dık sonra. O tam tersiydi, o hemen hemhâl olmak, fenafil ilim olmak him’in hikâyesini anlatıyor. O hikâ- söylüyordu, “Köylü ayılar!” filan gerek. Onu gerçekten isterse insan, yeyi ele alışı beni çok etkiledi. Fakat diye. Gayet sert bir şekilde azar- ancak ulaşabilir. Barkan öyleydi, o hikâye bizim çocukluğumuzda layarak öğretiyordu. Nihat Bey gecesi gündüzü araştırdığı konu ilk bildiğimiz şeydi, hep anlatılan çok rafine bir adamdı. İnce, zarif ile yaşamaktan ibaretti. O bir şans bir hikâyeydi. Ama hiçbir zaman bir adamdı. Allah rahmet eylesin. oldu benim için... Kierkegaard’ın gördüğü şekilde Mümin değildi zannedersem, fa- Müslümanlar görmedi onu. Hristi- kat onun milliyetçiliği hakikaten Muhammed Hamidullah da öğ- yanlık geleneğinde çok muhteşem hiçbir insanı incitmeyen bir mil- rencilik yıllarınızda İstanbul’da anlatılır, birçok versiyonuyla. Hz. liyetçilikti. edebiyat fakültesinde ders veri- İbrâhim o tecrübeden sonra, Tanrı yordu. Derslerine siz de katıldı- ile ilişkisini kesti diyor bir versi- Biz milliyetçiliği batıdan aldık, yer- nız sanıyorum. Sizde bıraktığı yonda. Bir başka versiyonda, çocu- li malı değildir pek. Onun milliyet- intiba ne idi? Ve daha sonra eser- ğunu yatırıyor kesmek için ve ona çiliğinde de zerafet vardı ve Türk- lerine/düşüncelerine temas şansı- diyor ki: “Sen zannediyor musun lüğü tüm değerleriyle sevdiği için nız oldu mu? ki ben Allah’ın emrini yerine getir- İslam’a son derece saygılıydı. Dine mek için seni kesiyorum?” “Hayır!” bir müminin gösterebileceği kadar Aslında Barkan’dan evvel, ilk ola- diyor, “Ben putperestim ve onun saygı gösteren bir insandı. İnşallah rak onu gördüm. Ankara’da Mülki- için seni kesiyorum.” diyor ve için- sonunda akıbeti hayır olmuştur, ye’de okurken felsefe ile ilgileniyor- den de: “Allah’ım sana olan inancı- Allah rahmet eylesin. dum. Hilmi Ziya Ülken rahmetli, nı kaybetmektense beni putperest Türkiye’de felsefe ile ilgili yazan bilmesini tercih ederim.” diyor. Bu Asistanlığını yaptığınız Ömer aşağı-yukarı tek bildiğimiz insan- korkunç trajediyi bizim Müslüman Lütfi Barkan’ın şahsında bir ilim dı. Metafizik dersleri vardı, onlara kültürü ortadan kaldırmış. Orta- adamı nasıl olur gördüm diyor- girerdim. O arada Muhammed Ha- daki trajedinin izlerini silmiş... sunuz. Bir ilim adamı nasıl olur? midullah geldi, onun derslerine de girdim. Ama onun dersine pek faz- Nietzsche’nin pesimistliği pek Doğrusu Barkan’ı tanımadan ilim la girmedim, neden bilmiyorum. yoktur. Schopenhauer pesimist- adamı nasıl olur bilmiyordum. Fakat ilmin reenkernasyonu gibi, tir hakikaten. Nietzsche’de daha Evet, tabii üniversitede hocaları- tevessülü gibi göründü bana. Âlim bir dinamizm vardır, hatta Yunan mız vardı, okuduğumuz, derslerini böyle olur herhâlde dediğimi hatır- pesimizmini anlatırken onu yo- dinlediğimiz. Onların arasında bil- lıyorum. 19 yaşındaydım herhâlde. rumluyor; gücün aşırılığı Yunan gi sahibi olanlar da vardı ama ilim düşüncesinde trajediyi doğurdu. sahibi adam yoktu. Bizim Türkler Trajedinin doğuşu Yunanların za- 46 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi SÖYLEŞİ afından değil, gücünün fazlalığın- Fransızca okuyoduk ama o da kitap Kant’ın kitabını analiz ediyor. O dan diye bir yorumu var. okuyacak seviyede değildi. Alman- zaman onu okudum, 1985’te 200. ca okumaya karar verdim, kendi yılında tekrar bastılar. İngiliz ampi- Belki ben de biraz pesimiştim, bil- kendime. Bir Almanca kitap aldım, risizmi ile Fransız rasyonalizmini miyorum, olabilir... Deutsch für Ausländer diye bir birbirine eklemlemeye çalışan bir şeyler satıyorlardı o sıralar. Aldım, kitap tanıtımı. Königsberg’te coğ- Schopenhauer Nietzsche’yi de çok bir parkta oturdum ve bir iki ders rafya profesörü... Öyle bir yorum... etkiledi. Ve çok güzel bir kitap yaz- yaptım. 18-19 yaşlarındaydım... 20 sene evvel Anal dergisinde çı- dı Nietzsche, henüz çok gençken. kan Kant’ın çevirileri, 1800’de baş- Okumuşunuzdur, Eğitimci Olarak Stefan Zweig, Nietzsche’nin biyog- lamış ve belki 10 kadar çeviri yapıl- Schopenhauer diye. Fakat ondan rafisinde anlatır. Der ki, Nietzs- mış, adam bunların hepsini analiz sonra Schopenhauer’den uzaklaştı che’nin Almancası keman yayı ediyor ve diyor ki Fransızca’ya Kant Nietzsche. Sonuna kadar Scho- gibi gergin bir Almancadır. Kendi henüz girmemiştir. Kant’ı veya He- penhaueriyen kalmadı. Nietzsche kendime dersler yaparken onu dü- gel’i düşünenler, çok iyi Almanca Wagner’e de çok önem verdi ilk şündüm, ben Nietzsche’yi okumak bilenlerdir. Tercümeden bir filozo- olarak, sonra ona da isyan etti. Bi- için kaç sene Almanca öğrenece- fun anlaşılması mümkün değildir... raz gel-geç tabiatta diyebileceğim, ğim? O zaman isabetli ama esas Bu sadece felsefe için geçerli değil. çok dinamik bir yönü var. itibariyle yanlış bir kararla, bu de- Bizim mesela Osmanlı tarihi hak- dim mutlaka Fransızca’ya çeviril- kında ansiklopedimiz var; İslam Müslüman inancında o pesimist- miştir. Benim de epey Fransızcam Ansiklopedisi. Sıradan şeyler yazı- liğin yaşatılması vasatı yok diye var, ben bir senede Fransızcamı lıyor. Ama yazıyı yazanın dilinden düşünüyorum. Ben gençliğimden Nietzsche’yi okuyacak hâle getire- okumak, tercümesini okumaktan beri Müslüman inancı içinde ye- bilirim diye düşündüm. O düşün- çok farklı, bunu şimdi görüyorsu- tiştim. O inançla problemlerimiz ce esas olarak doğruydu, akıllıy- nuz. Tabii Arapça bilmeden, bizim oldu ama hiçbir zaman dışına çık- caydı, ama çok sonra anladım ki, Osmanlı entelijansiyasını, düşün- madık. Hasılı, pesimizm bana biraz bir yazarı okumak için, onun dilini cesini anlamak mümkün değil. dokunup içime kadar işlemedi di- bilmek, o dilde okumak gerekir. O Çünkü Arapçayı onlar çok iyi öğ- yebilirim. sırada Unomuno’yu da okudum, rendiler ve aydınları, kadıları o dili onun altmış yaşında Danca öğ- rahat kullanıyorlardı... Bugün İngi- Bir yazarı, bir düşünceyi öğren- renmeye kalktığını öğrendiğimde lizcenin kullanıldığı gibi. mek için, o düşüncelerin ifade çok etkiledi beni. Kierkegaard Al- edildiği dili öğrenmek gerekir manca’da var ve o bütün bu dilleri Bizde de 1980’den sonra ciddi ki- diyorsunuz. Tercümelerin kali- bilen biri, Danimarka dili ise hiç taplar çeviriliyor, Batı düşünceleri, tesi her geçen gün artıyor. Buna kimsede yok. Sonra anladım ki, daha evvel bu yoktu, sadece klasik- rağmen felsefe metinlerini orji- bir düşünceyi dilden koparmanın ler vardı, 1940’larda. Ondan sonra nal dillerinde olumak zorunlu imkânı yok. çok sıradan politik, gündelik şeyler mu sizce? çevrildi. Ciddi kitapların çevril- Ben Schopenhauer’den birkaç şeyi mesi 1980’den sonra başladı ama Ben mesela Nietzsche okudum, çevirdim ama hiçbir zaman yayın- başlangıçta çok kötü çevriliyordu. Schopenhauer’i belki felsefe tari- lamadım. 20 yaşındaydım, biliyor- Felaket derecede kötü. Hatta Os- hinde okudum, onu beğendim ama dum ki Fransızcadan Schopenhau- manlıca Türkçesiyle yazılanların Türkçede kitapları yoktu. Nietzsc- er çevrilmez, sonra o kadarını idrak bugünkü Türkçeye aktarılması he’nin Zarathrusta’sı çevirilmişti o ettim. Çok sonra Fransızların bir daha da kötüydü. Çok kötü... zaman, onu okudum. Çok beğen- ekonomi-sosyal ilimler dergisin- dim, çok etkiledi beni ve bu yazarı de, Kant’ın Fransızca çevrileri çıktı. Yani dil ve düşünce birbirine çok okumalıyım diye düşündüm. O za- Kant 1780’lerde yazdı, hatta Kritik bağlıdır. Biz Türkçede çok va- manlar Mülkiye’de öğrenciydim ve der reinen Vernunft 1785 tarihli, him yanlışlar yapmışız, sonradan bir yabancı dil bilmiyordum. Gerçi o sene bir Bookreview yapılmış ve farkına varıyoruz. Sadeleştirme Ben gençliğimden beri Müslüman inancı içinde yetiştim. O inançla problemlerimiz oldu ama hiçbir zaman dışına çıkmadık. Hasılı, pesimizm bana biraz dokunup içime kadar işlemedi diyebilirim. 47 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 SÖYLEŞİ olabilir ama tasviyecilik korkunç istiyorlardı. O toplumun özellikle- zegen bulamazsak 1000 seneden bir şey. Siz mesela germanofonsu- rinden biri çok fazla değişmek de- fazla yaşamayız burada diyor. Tam nuz, Osmanlı aydınları Arapçayı ğildi, kapitalizm hiç değildi. Ama bilmiyorum, çevre üzerinde bizim kullanıyorlardı. Türkçe bu derin kapitalizmin getirdiği endüstriya- etkimiz mi olacak, yoksa astrolojik karmaşık şeyleri ifade etmek için lizm; muazzam teknolojik değişim; alanda biz istesek de istemesek de yapılmamıştı, devlet idare etmek, prodüktive artışı ve zenginlik... Mars’ın başına gelen gibi bir şey mi savaş düzenlemek içindi daha çok. Bunlarla Osmanlı sisteminin mü- olacak... Ama kapitalizmin getirdi- O işleri çok iyi yapıyordu. Türkçe- cadele etmesi mümkün değildi, bu ği dinamizmin dünyamızı mahvet- nin de maharetleri, üstünlükleri açık. Ama kendisinin değişmesi ve meyi başarmak üzere olduğu görü- var ama onun zaaflarını da bilerek onlara benzemesi de bütün değer- lüyor. Çevre kirliliğinde herhâlde hareket etti Osmanlılar ve üç dili ler sistemini reddetmek anlamına insanın da parmağı var ve bu da birleştirdiler. Farsça, Arapça ve geldiği için yapamazdı, yapmadı. kapitalizmin doğurduğu süreçlerin Türkçe ile muhteşem bir dil yarat- doğrudan veya dolaylı sonuçları tılar, Osmanlı Türkçesi. Maalesef Bizim toplumumuz kapitalizmi olarak algılanabilir... onu terkettik, onu terketmek o ka- yeni yeni benimsiyor. Şu son 10 dar önemli değil, kavramları attık. senede. Cumhuriyet, söylemi ne Peki Türkler de artık zokayı yuttu Kavramları atınca da düşünme olursa olsun, kapitalizmi içine sin- mu? Biz de artık tamamiyle kapi- kabiliyetimiz kayboldu, farkında dirmiş değildi. Batı’ya da çok paha- talist olduk ve yeni bir şey öner- olmadık. lıya mal oldu kapitalizm, kendi hal- me şansımız kalmadı mı sizce? kının çok büyük kesimi muazzam Cumhuriyetin ilk yıllarından iti- acılar gördü. Fakirlik, sefalat, açlık; Türklerden korkulur. Türkler müt- baren ve bugün hâlâ, Osmanlı’da- en basiti dilencilik. 18. yy’da Berlin, hiş bir hayatiyeti olan bir soy. Bunu ki ahlaki, idari vs. çürümüşlüğün Paris ve Londra’nın nüfusu İstan- ırkçı bir anlamda söylemiyorum. (!) çöküşe yol açtığı öğretildi genç bul kadardı, Osmanlı’da neredeyse Türkler Çinlilerle karşılatılar, ki o nesillere... Bugün bunun aslın- hiç dilenci yok iken Londra ve Pa- muhteşem Çin medeniyetini biz da böyle olmadığı; Osmanlı’nın ris’de elli bin dilenci sokaklarda se- şimdi öğreniyoruz. O zamanki -tırnak içinde- yeni şartlara ve en falet içinde yaşıyordu. Hâlen Ame- Türkler tabii bizden daha iyi bili- çok da ekonomik/kapitalist siste- rika’da 20-30 milyon sefil, perişan, yorlardı. O medeniyetten, Çinli- me entegre olmadığı/olamadığı fakir insan var. Kapitalizm bunu leşmekten kurtardılar kendilerini, için ‘‘yenildiği’’ daha rahat ifade üretiyor. Tabii, bizim kapitalizm uzak durdular, kendi bağımsız- ediliyor. Buna rağmen sormak sayesinde ve kapitalizm yüzünden lıklarını korudular. Ondan sonra istiyorum: Osmanlı’nın kurduğu başımıza gelenler de çoktur. Biz de batıya geldiler -iyi ki de geldiler, idari/kamusal sistemde tıkanan beter fakirliklere düştük ama Os- orada kalsaydık mahvolurduk- ve herhangi bir yön yok muydu? manlı sisteminin bilerek isteyerek burada Osmanlı Devleti’ni kurdu- İçeride her şey mükemmelken, bu fakirlikleri yaratmaya gönlü razı lar. Bu büyük bir başarı, üniversal sadece dışarıdaki değişim ya da olmadı. Osmanlı sistemi o yüzden, bir başarı. Zenofobik korkulara yer dışarıdan gelen sadmeler mi yıktı modern iktisadi büyümeye gire- vermeden dünyanın en büyük çe- Osmanlı’yı? meden onun dışında kaldı. Gıdım şitliliğini korudular. gıdım benimsemek zorunda kal- Osmanlıları sadece dış âlemde, dıklarıyla ucundan tutarak geldik Ben Kırgızistan’a gittim, Asya’nın muhitte meydana gelen değişmeler 20. yy sonuna. Şimdi İslam komü- ortasında bir yer, tabii çok iyi ana- yıktı demek çok şık bir şey değil, nistleri var, onlar da ayrı bir âlem... liz etmiş değilim ama bizim oradan ama bu gerçeğe daha yakın... Os- Kapitalist olmadan yaşamanın im- gelişimiz Avrupa’nın Amerika’ya manlılar değişmekten çok, bir hu- kanı yok... Müthiş sert, zalim, insa- gidişine benziyor. Siz Avrupa’da ya- zur ortamını meydana getirmeye nın kâr hırsı, bütün bu teknolojik şıyorsunuz, ben üstün kötü birkaç çalışıyorlardı. Ve herkes için, bütün gelişmeleri ve değişmeleri sağlıyor. kez gittim, Amerika’ya da gittim. yönettikleri insanlar için, yaşana- Peki netice ne olacak? Hawking’in Batı medeniyetinin filizini Ameri- bilir bir toplum meydana getirmek yeni bir haberi çıktı, yeni bir ge- ka diri tutuyor, Avrupa’da biraz bit- Osmanlılar Farsça, Arapça ve Türkçe ile muhteşem bir dil yarattılar, Osmanlı Türkçesi. Maalesef onu terkettik, onu terketmek o kadar önemli değil, kavramları attık. Kavramları atınca da düşünme kabiliyetimiz kayboldu, farkında olmadık. 48 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi SÖYLEŞİ miş gibi. 1970-80’lerde Amerika’ya 1970’de Osmanlı sisteminin dünya Osmanlı’daki çeşitli milletler ger- gittim, Avrupa’yı da gördüm, orada tarihindeki yeri diye bir toplantı çekten çok mu mutlu/huzurluy- şu intibayı aldım: Gelişmekte Av- yapıldı Amerika’da, kitabı da ya- du? Yoksa bugünkü tahammül- rupa’nın seviyesine ulaşırız belki yımlandı daha sonra. Orada diyor süzlüğün de etkisiyle, o dönemi ama ne Avrupa ne de biz, Ameri- ki Toynbee, ki çok proottoman romantize mi ediyoruz? Sözge- ka’ya ulaşamayız. Bu söylediğimi, olan, Osmanlı muhabbeti olan bir limi Osmanlı’da Hristiyanlar 2. tüm sosyalbilimciler kabul ettiler... adam değildir, ama 1970’deki ifa- sınıf, Yahudiler ise 3. sınıf vatan- Biz İslam’ı Orta Asya’dayken tanı- deleri çok enteresandır. Osmanlı daş olarak görülmüyor muydu? dık ama değişik dünyalarla karşı- bittikten sonra huzur diye bir şey Tanzimat Fermanı’ndan sonra laşıp onlara yenilmeden hayatta kalmadı o coğrafyada, insanlar bir- Mülk-i Osmani dahilinde gavura kalmayı başardık. Bundan sonra birini boğazlamaya başladı diyor. gavur denilmesinin yasaklandığı, da çok parlak bir geleceğimiz var. Ben vaktiyle Batı literatürü çok buna mukabil Hristiyanların Ya- Avrupa’ya giden Türkler de, Ana- okudum, Osmanlı dünyasıyla ilgi- hudilerle eş tutulmak istemeyip dolu’ya gelen Türkler gibi, fakir, li. Sona ermesi beklenen bir siste- buna itiraz ettiği söylenir. Doğru geçinecek hayat kaynakları sınırlı... mi analiz eden birçok Batılı şunu mudur bu durum ya da ifadeler? Her şeyi sırtlarına yükleyip geldi- söylüyordu: Bu bölge bir felakettir, ler, sessiz sedasız. Anadolu’da Bi- bu bölgeyi bunlardan başka kim- Osmanlılar Müslümandılar. Sami- zans yıkılıyordu diye biliyoruz, bit- se idare edemez. Yeni başladığım mi, ciddi Müslümandılar. Müslü- miş gibi zannediyoruz ama hiç öyle zaman okuduğum şeylerdi ve ben manların, Müslüman olmayanlara değil. Ben Nevşehir’e gittim, orada Cumhuriyet formasyonuyla, ona tanıdığı bir statü vardır. Osman- kayaların içinde oyulmuş kiliseleri, inanarak okumuyordum onları. lılar fıkıhta yerini bulan o statüyü evleri gördüm. 11. yy’da Türkler Ama sonuna kadar başarılı olduk- mümkün olduğu kadar yumuşak gelirken, Anadolu Hristiyanlığı- larını, Osmanlı sistemini okudukça tutmaya çalıştılar. İslam’dan çık- nın da dinamizm içinde olduğu görüyor insan. mayacak derecede müsamaha gös- buradan anlaşılıyor. O dinamizm terdiler, onlar 2. sınıftı vs.... Öyle ve Türkler kendilerinden çok daha Batı’da milliyetçilik çok fena, Ba- bir şey yok! Şeriatın Müslüman medeni olan bir hayatın içine gir- tı’nın genetiğinde var bu. Şimdi olmayanlar için kabul ettiği statü- diler ama asimile olmadılar, tersine Amerika’da o genetiği biraz aştılar. yü Osmanlılar benimsediler. Ama 300 senede asimile ettiler, Anado- Almanya nasyonalsosyalist iken yumuşatmaya çalıştılar. Fiilen bak- lu’daki herkesi Müslüman ya da muazzam bir güç ve enerji birik- tığımız zaman bir kere Müslüman Türkçe konuşur hâle getirdiler. tirdi ve bütün Avrupa’yı istila etti, olan ve olmayanlar arasında çok iyi bütün dünya birleşerek beş senede ilişkiler ve ortaklıklar vardı. Kom- Toynbee’nin gelecekte bir “dünya ancak yenebildiler. Almanya ırkçı şuluklar vardı, aynı çarşı içinde, devleti” nasıl olabilir sorusuna olmasa idi bunu yapabilir miydi aynı şirket içinde, belgelerimizde verdiği cevap, Osmanlı’nın örnek bilmiyorum, ama yapsa başarırdı. var bu. Yunanlılar 1821’de bağım- alınabileceğini de içeriyor. Çeşit- Irkçılığı yüzünden Avrupa’ya hâ- sızlık için ayaklandılar, 9 sene mü- liliğe katlanmak, birlikte yaşa- kim olamadı. cadele ettiler, çok kanlı oldu onla- mak, bizden farklı olana yaşama rın ayaklanması, inanılmaz derece- şansı tanımak konusunda Os- Biz milliyetçiliği Batı’dan ithal et- de kanlı. Sonunda bağımsız devlet manlı’dan alınacak dersler neler? tik, bizim milliyetçiliğimiz İslami hâline geldiler ama Greklerin çoğu ve kardeşlik muhabbetidir. Tekrar Türkiye’deydi. Yani, orada küçük Bir kere Osmanlı tecrübesi, dün- ona yavaş yavaş dönüyoruz. Kürt- bir gruptu. O kalanlara da Yunan ya tarihinde benzeri olmayan bir lerle başka türlü halledemeyiz me- milliyetçiliği aşıladılar. Ve İmpara- tecrübedir. Muazzam bir çeşitliliği selemezi, değil mi? Osmanlı bakış torluğun her tarafındaki Yunanlılar kontrol etti Osmanlı ve her türlü açısına dönüş gibi biraz ve bunun hadise çıkarmaya devam ettiler, en farklılıkla birlikte yaşamayı dene- geleceği olduğunu zannediyorum. son Kıbrıs’a kadar... di. Hiç kimseyi fazla incitmeden… Ki bir kere yalnız Kürtler değil, Müslüman kaldılar ama Müslü- Türkiye’de birçok etnisite var. Me- Gavura gavur demiyeceksiniz vs... manlığın tanıdığı toleransın en sela Boşnaklar, Türk değiller, Türk- Gavur demiyorlardı ki zaten. İk- azamisini uygulayarak bu haritayı çe konuşmuyorlar ama kendilerini tisat tarihi dolayısıyla, fiilen nasıl yönettiler. Orkestra şefi gibi, çesitli Türkiye’nin bir parçası sayıyorlar. yaşadıklarına dair veriler var, aynı aletleri çalan insanları bir harmo- Bu bizim Osmanlı mirasımızdır. köyün yarısı Müslüman, yarısı ni içinde bir arada yaşatmayı ba- Hristiyan. Bunlar Hristiyandır, şardıları. Toynbee onu söylüyor… bunlar Yahudidir diye yönetim eliti 49 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 SÖYLEŞİ bu diskriminasyona hiçbir zaman benzeşen tarafları var mı oradaki fırsat eşitliği sağlıyor. Osmanlı sis- sahip olmadı. durumun? Yoksa birbiriyle karşı- temi de bunu yapıyor, yanlız arada laştırılması mümkün olmayan iki çok önemli bir fark var diyor, Ame- Osmanlı sisteminin çökmesinin farklı olgu mu? rikan sistemi fırsat eşitliği yaratıyor en başat sebebi olarak, kapitaliz- ve sizi bırakıyor, kazanabilirsen ne me geçmemesi, geçememesi, geç- Tabii ki farklı, fakat bu farklılık ala, kazanamazsan sen bilirsin. Os- mek istememesi olarak gösterili- içinde bazı benzerlikler var. Me- manlı öyle değil, kulağından tutup yor, siz de öyle düşünüyorsunuz. sela, Osmanlı Müslümanlara kar- gidebileceği yere kadar bizzat gö- Sahip oldukları adalet tasavvuru, şı sınır koymuyordu. Kendilerine türen bir sistem, dünya tarihinde sermayenin tek elde, belirli mer- Memalik-i İslamiye, Müslüman böylesine bir meritokratik sistem kezlerde toplanmasına müsaade ülkeleri diyorlardı. Bir Müslüman, görülmemiştir diye ifade ediyor. edemezdi, etmedi diyorsunuz. mesela bir Endonezyalı, Çinden bir Yani, Amerika da devşirme siste- Ancak cumhuriyet ile yeni bir Müslüman gelse Osmanlı’daki bir mini uyguluyor bir yönüyle. Dün- döneme girildi. Devlet kendi eliy- Müslüman gibi muamele görürdü. ya ölçeğinde yapıyor bunu. Çocuk le bir burjuva sınıfı oluşturmaya Yani hiçbir nasyonalite farkı he- alıp eğitmiyor. Memleketlere eğit- çalıştı. Kısmen de başarılı oldu. saba katılmazdı. Osmanlı’da evet, tiriyor, onların en zekilerini alıyor. Bugün, özellikle son 10 yılda, Müslüman olmayanların hakları Kendisi sonra biraz daha üst dü- üçüncü bir döneme girdiğimiz, sınırlıydı belli alanlarda... Örneğin zeyde eğitim veriyor. Onların en yani artık sermaye sahibi, dünya yönetime katılmaları kolay değildi. parlak olanlarını alıyor, gerisinin ölçeğinde güçlü bir ‘’yerli’’ burju- Alt kademelerde, teknik alanlarda de yarısını casus olarak geri gönde- vazinin ortaya çıktığı ve Osman- çalışıyorlardı. Yükselebilmeleri için rebiliyor. lı’dan bu yana muhafaza etmeye Türkçe bilmeleri, Müslüman olma- çalıştığımız eşit dağılım/adalet ları gerekirdi. Amerika’da da buna Bernard Lewis’i bilirsiniz, Ameri- ilkesinin artık pek gözetilmedi- benzer şeyler var. Yani İngilizce ko- kan vatandaşıydı, Amerikalılıkla ğini, dolayısıyla -daha önce ‘‘ye- nuşuyorsa, kendini Amerikalı ka- Osmanlılık birbirine çok benzer nildiğimiz’’- kapitalist dünya ile bul ediyorsa, belki Hristiyan, Pro- diye ifade ediyor, Amerikalılık da artık mücadele edebileceğimiz testan ise başarı şansı var... Ameri- seçilen bir şey. Siz gidersiniz, be- söylenebilir mi? Küresel kapita- kalı bir yazarın Osmanlı sistemiyle nimsersiniz, Amerika da sizi ka- list iktidar sahipleri artık bizden ilgili çok güzel bir kitabı var. Ta bul eder... Osmanlılık da böyle bir korkmamalı mı? Ne dersiniz? 1914’te Osmanlı sona ererken, şeydi. Yani Müslümanlık şartı var- Osmanlı sistemini araştırmış ve dı yükselebilmek için ama Tanzi- Kapitalizmi benimsedik ama İs- Kanuni Devrinde Osmanlı Hükû- mat’tan sonra o da o kadar önemli lam’ı tamamen reddetmedik. Hem meti diye yayımlanmış bir kitabı olmaktan çıktı. Pekâlâ gayrimüslim Müslüman hem kapitalist olmayı var. O kitabında devşirme sistemi- olarak vezir olan insanlar oldu ama başarırsak, o zaman ciddi bir al- ni anlatıyor. Devşirme sisteminde normal olarak klasik Osmanlı’da ternatif olur. Belki rakiplerimizin biliyorsunuz, Hristiyan çocuklarını İslamı benimsemek ve dilini öğ- akıllı olanları bunu gördüğü için, küçükken alıp onları Müslüman renmek yeterliydi, kabiliyetleri var- İslamofobi dedikleri şeyi çıkarı- olmaya zorlamıyorlar ama Müslü- sa, istediği yere kadar gidebiliyordu yorlar. Tabii kapitalizmin biraz man oluyor neticede. Türkçe öğre- insanlar. ehlileştirilmesini deneyen Avru- tiyorlar, ondan sonra onları çok iyi pa, aynı zamanda hayatiyetini de eğitiyorlar. O bunu anlatıyor, nasıl Bosnalılar Müslüman oldular, Os- kaybetmekte. Müslümanlık kapi- eğittiklerini anlatıyor ve şöyle bir manlı’ya katılmak istediler, feth talizmi ehlileştireyim derken onu mukayese yapıyor. Başarılı olanları edilmedi oralar, kendileri kabul et- iğdiş etme riski olabilir, onu bile- muazzam sıkı eğitimle, başarı test- tiler. Bir şartla kabul ederiz dediler; miyorum ama İslami değerlerle leriyle yükseltiyorlar, diğerleri de bizden devşirme alacaksınız. Zeki telif edilirse burada bir hayat ümi- sıradan asker, subay filan oluyor. çocukları alıyor, çok sıkı şartlarda di olabilir bence. Ve Amerika ile mukayese ediyor yetiştiriyor, ne kadar yeteneği var- yazar. 1910’larda Amerika fırsat- sa o kadar yükseltiyordu Osmanlı. Uzun süre Amerika’da bulundu- lar ülkesi. Amerika’ya git, İngilizce Muazzam imkânlar veriyordu, 20- nuz. Amerikan’nın çokkültürlü- öğren ve ne istersen yapabilirsin. 25 yaşlında vezir yapıyordu. Yöne- lüğü, yerli-yabancı, biz-ötekiler İstediğin zenginliği, rütbeyi kaza- tim elitine çoğunlukla bu şekilde vs. konularındaki kompleks- nabilirsin. Bu mukayeseyi yapıyor, girdiler. 17. yy’da devşirme bitti ta- sizliği bir yönüyle meşhurdur. Amerika’da diyor demokrasi insan- bii biliyorsunuz, ama ondan sonra Osmanlı’daki çokkültürlülükle ların önündeki engelleri kaldırıyor, da bu devam etti... 50 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi SÖYLEŞİ Yaşanmış onca şeyden geriye ka- Ama geçmiş nedir? Çok kompleks yok. Tek tek var, tek tek çok değer- lan kaydedilmiş çok ufak/cılız bir şeydir. Mutlaka yanlıdır, bakıl- li Türkler var. Ama kolektif olarak materyaller ile geçmişi yeniden dığı açıdan görülür. Her tarafı ile bilgi motivasyonuyla hareket eden inşa etmeye, anlamaya çalışır onu rekonstrüksiyon etmek son bir sosyal grup henüz oluşmuş de- tarihçi ve işi diğer tüm sosyal bi- derece zor bir şeydir. Onun için ğil bence, ama oluşacak, yoksa bu limlerden çok daha zordur. Peki devamlı tarih yazılıyor. Dönemin dünyada yaşayamayız. tarihçinin geçmişi kaleme alır- hâkim paradigmasına göre, ona ken ya da geçmişte olmuş bitmiş göre tarihi yeniden düşünüyor ve Son olarak, Avrupa’daki mevcut şeyleri anlamaya çalışırken kendi yazıyoruz ve o zaman eski tarihçi- durumu, buradaki Türkiyeli göç- kişisel tercihlerinden, dünya ta- ler bunu göremediler diyoruz. Biz menlerin durumunu vs. az çok savvurundan vs. sıyrılıp objektif geçmişte olmayan bir şeyi empoze biliyorsunuzdur ya da gözlemle- tarihçilik yapma şansı var mıdır? etmiyoruz. Başka bakış açılarından me şansınız olmuştur. Ülkeleri- Olayları olduğu zamanda, olduğu görülmeyeni görebiliyoruz. Yani, ne yüksek ihtimalle dönmeyecek gibi anlama şansımız var mıdır? değerlerin etkisini böyle düşünebi- olan Türkiye kökenli göçmenle- Yoksa şu ya da bu oranda kişinin/ liriz. Yine de sadece kısmi bir ob- rin sanatta, edebiyatta, tarih ya tarihçinin dünyaya baktığı yerin, jektiflik söz konusu. da felsefe alanında orjinal eserler kişisel tercihlerinin, yazdığı tari- verme imkânı nedir? Bunun ko- he karışması kaçınılmaz mıdır? Gençliğinizden beri, bilgi sos- şulları nelerdir? yolojisi özellikle ilginizi çekiyor. Bu çok zor bir sorudur. Bütün ta- Toplumsal yapı ile ortaya konan Bu çok zor bir soru... Bir kere ya- rihçilerin tartıştığı bir konudur. düşüncenin/felsefenin bir bağ- şadıkları kültüre uyum sağlamala- Değerlerimizi tamamen bir kenara lantısı olması gerektiğini söylü- rı lazım, asimile olmadan. Bu çok bırakıp paranteze alamayız tabii yorsunuz. Bugünkü toplumsal zordur. Ama Türkler bunu başara- ki. Ama geçmişi değerlerimizin yapımızın ortaya orjinal bir dü- caklar zannediyorum. Bu ellerin- gösterdiği istikamete uydurmama şünce koyma şansı var mı? den gelecek, böylece yeni bir Türk imkânımız var. Tarihçi yanlız tarih çıkacak Avrupa’dan. Avrupa’yı siz disiplinin teknikleri içinde kalırsa Bu çok zor. Bunun için toplumda Anadolu gibi yapacaksınız diye geçmişe değerlerini çok daha yo- bilgi ile uğraşan bir grubun oluş- düşünüyorum. Biraz hayali ola- ğun bir şekilde yansıtabilir, geçmişi ması lazım, biz toplumumuzda he- bilir ama bugün Anadolu Türkü iyice değiştirebilir. İnterdisipliner nüz bilgiyi bir değer olarak benim- Orta Asya Türkü gibi değil, başka çalışırsa, çeşitli sosyal disiplinler, semedik. Baykan’ı bir bilim adamı bir Türktür. Avrupa’daki Türkler de hatta matematik, istatistik, tabiat olarak tek gördüm dedim, ondan bizden farklı Türkler olacaktır ama bilimleriyle kritik-espri gelişirse, sonra da görmedim. İşi bilgi olan Türk olacaktır yine de. Bu milletin geliştirdiği oranda geçmişi müm- bir grubun oluşması lazım, bu hâlâ böyle bir genetik özelliği var. kün olduğu kadar objektif hâle ge- tirebilir. 51 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA CAN ÇEKİȘEN DÜNYANIN İMPARATORLUĞU abah Ülkesi çok önemli bir soru soruyor: “Birleşik Devletler günümüzdeki son koz- mopolit imparatorluk mu? Onu Avrupa ve hatta tüm dünya için bir model olarak gö- rebilir miyiz?” Buna cevap verebilmek için öncelikle gündelik anlamda kentlilik, dünya seyahati ve açık fi- kirliliği akla getiren bir terim olan “kozmopolit” sözcü- ğüyle ne demek istediğimizi açıklamak ve sonrasında bu değerlerin “imparatorluk“ sözcüğüyle birlikte anıl- masının uygunsuz olduğunu anlatmak gerekmektedir. Zira “imparatorluk” çoğunlukla vahşi dayatmaları ve şiddeti çağrıştırmaktadır. Bu sorunun can alıcı noktası büyük bir siyasi karmaşanın göbeğine hükümranlık sosunu eklemek midir? Belki de bu sorunun ikinci kıs- mında da benzer bir anlam karmaşası mevcuttur. Bir modeli takip etmek, sonuçta, onu rastgele taklit etmek değildir. Bazı modeller ise, tıpkı mafyanın yaptığı gibi karşı taraf (dünya) nasıl olsa reddemez düşüncesiyle yapılan “koruma” teklifi, diğer bir deyişle içine sığıl- ması öngörülen kalıplar niteliğindedir. Sabah Ülkesi’nin konuyu derinlemesine irdeleyen so- ruları, kozmopolit idealin ta göbeğinde en başından beri var olan gerilimi zekice ortaya koyuyor. Antik Yunan’da kozmopolit terimi sözlük anlamı itibariyle dünya idaresi, yönetimi (cosmos-polis) anlamına gel- mektedir. Bu anlayışa, Sokrat öncesi ve erken Hristi- yan toplulukları, sonrasında Roma Katolik Kilisesi, İmmanuel Kant’ın aydınlanma çağı liberalizmi, Anar- charsis Cloots’un radikal ütopyaları, İngiliz İmpara- torluğu’nun en şaşaalı zamanlarındaki C. K. Ogden ve diğerlerinin “Temel İngilizce” ülküsüyle tasavvur edilen dünya barış topluluğu fikrinde rastlanmakta- dır. Böylelikle uluslar arasındaki mücadele ve anlaş- mazlıkların bitirilip onların ortak bir söylem etrafında toplanması amaçlanmıştır. 52 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi DOSYA Yine de günümüzdeki kozmopolitizm kavramı, bir başarısız ideolojilere dayalı gerici engeller olarak kabul yönetim teorisi olarak değil, belli başlı bir toplumsal eden daha büyük neoliberal blöfleri yumuşatmak için türün tasviri olarak anlaşılmaktadır. Bu tür; aydınlar, kullanılan hafif bir tabir olarak. orta sınıf turistler, araştırmacılar, göçmenler, sanatçılar ve işadamlarından oluşan ortak bir metropolitan kül- Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi de buraya kadarmış. türünden doğmuştur. Zamanımızda kozmopolitizm, Bu bildirgenin amacı eskiden, NATO Atlantizmini ütopik bir ülküyü değil, bir karakter niteliğini tasvir tehdit eden saldırgan “yatırımlar”a karşı devletlerin etmektedir. Diğer bir deyişle –nasyonaliste karşılık özgürlüklerini güvence altına almaktı. Bu ibare, aslın- postnasyonalist, taşralıya karşılık kentli ayrımlarını da kozmopolitizm değil, küreselleşme hakkındadır ve ortaya koymaktadır. Kozmopolitizmin yaptığı çağrı- evrimsel bir zorunlulukmuş gibi gözükmektedir. Bar- şımlar oldukça olumludur, çünkü kendi değerlerini bar, geri kalmış ülkelerdeki “kabile”lerin kan savaş- evrensel kurallar olarak yansıtmayı devlet politikası larının felaket tellalları, diğer ülkelere saldırmak için hâline getiren milletlerin ülkülerinden türetilmiştir. seferber edilmiş birer kılıftır. Bu arada, zenginlerin sır- Tarihte kozmopolitlik kentli ile köylü; transkültürellik tındaki vergi yükünün ve düzenlemelerin azaltılması ile yabancı düşmanlığı arasındaki farklılığa dayan- ile daha güçlü bir devlet ortaya çıkıyor: habeas corpus mamaktadır; ancak evrensel bir durumu ortaya koy- (ihzar emri) ile jüri yargılamasını kısıtlayarak, hapis maktadır. İşte tam da burada, hümanist vasfının altına cezalarını sertleştirerek ve sınır devriyeleri dikerek. gizlenmiş siyasi bir çıkar bulunması gerilime sebep ol- Aynı zamanda, her ne kadar devletten bağımsız oldu- maktadır. Örnek olarak güncel bir şirket yönetimi ki- ğunu ısrarla ilan edip, böylelikle demokratik denetim tabından tipik bir ifadeyi ele alalım: “Kozmopolitiklik formalitelerinden paçayı sıyırsa da, medya devletin bir artık entelektüel ve aylak sınıfın tekelinde değil, dün- uzantısı olarak işlev görmektedir. yada her kesimin giderek yerleşik özelliği ve tanımla- yıcı karakteristiği olmaya başlamıştır. Kozmopolitizm, Sabah Ülkesi’nin soruları tahmin ettiğim gibi bu se- ekonomik tecrit, nasyonalizm ve şovenizmin duvarla- naryoya işaret ediyorsa, evet, ABD kozmopolit bir rını yıkmaktadır. Günümüzde, köhnemiş bir kurum imparatorluk olarak kabul edilebilir. Neoliberal poli- olan ticari nasyonalizmin ölüm çığlıklarını duymak- tikalar doğrultusundaki petrol imalatından kaynakla- tayız.” Şirket içi eğitim amaçlarıyla yazılmış olsa dahi nan ve hızla tırmanan ekolojik kriz göz önünde bulun- bu tarz bir anlatımın, bir antropoloğun da dediği gibi durulduğunda, bu kozmopolit imparatorluk türünün “hepimiz kozmopolitiz” ibaresinin yer aldığı “bölgesel son örneği olabilir. İtalyan savaşlararası teorisyen ve kozmopolitizm” lafının her yerden duyulduğu üniver- aktivisti Antonio Gramsci, Roma’nın “emperyal koz- sitelerde sol eğilimli beşerî bilimler departmanları ta- mopolitizm”i ile Orta Çağ Kilisesinin Katolik evren- rafından bir zamanlar pompalanmış olduğunu bilmek selliğini ele almış; kültürlerötesi entelektüel elit sınıf önemlidir. oluşturma uğruna memleketteki popüler unsurların bastırıldığını yazmıştır. ABD merkezli çokkültürlü- Elitizm karşıtlığı anlamını taşısa da bu tasvirin karan- lük ve postkolonyalizm taraftarları demokratik koz- lık bir yanı da vardır. Yüksek finansallaşmış silikon mopolitizm modeli olarak “diaspora tebaası”nı örnek merkezler hâkimiyetlerini kiremit ve bambu taşra- göstermektedir. Ne var ki bunu yaparak Gramsci’nin larına uzatmış; “geri kalmış ekonomileri” zoraki ola- uyarısını göz ardı etmektedirler. Zira Gramsci göç rak moderniteye sokmuştur. Yoksa, başka türlü nasıl ederken ve “Batı’nın en gelişmiş ülkelerinin kültürel kozmopolitleşebiliriz? Son nefeslerinde ekonomik ve tarihsel yaşam tarzını asimile ederken” aslında birer bariyerlerin üstesinden gelirken ulusal hâkimiyetlerini emperyal misyoner hâline gelen entelektüel sınıfı Em- geçersiz duruma getirmek dünya barışının kozmopo- peryal Roma İmparatorluğu’nun göbeğine yerleştirme lit avukatlığını yapmaktan çok Trans-Pasifik Serbest stratejisi bağlamında uyarıda bulunmuştu. Grams- Ticaret Anlaşması ütopyasını çağrıştırmaktadır. ci’nin beyanatına göre, Romalıların başlattığı bu süreç “Afrika pazarının ele geçirilmesi ve Amerikan mede- Mesele, bir ülkenin “modernleşmesi” (örnek vermek niyetinin genişlemesinde araç olarak Amerikalı zenci- gerekirse, Batı’nın hız, araba kültürü, akıllı telefonla- leri kullanan Amerika’nın yayılmacı politikasında” 19. rı, seç-izle televizyonları ve bilumum tekno aletleri) yy’ın sonları ve 20. yy’ın başlarında Edward Wilmot ya da geri kalması değil, bunların küresel Amerikan Blyden ve diğerleri tarafından hazırlanan Afrika’yı kültürü tehdidine karşı kontrolü muhafaza etmesidir. sömürgeleştirme planlarına bakıldığında açıkça görü- Bu itibarla, kozmopolitliği küreselleşmenin yumuşak lür. Günümüzdeki varyasyonlarına gelirsek, örneğin ve medyatik yüzü olarak görmeye başlayabiliriz; diğer Hindistanlı ve Karayipli postkolonyal teorisyenlerden, bir deyişle canlı sermaye akışını engelleme çabalarını, Harvard ve Chicago Üniversitelerinde kürsü sahibi 53 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 DOSYA Bir zamanlar Dante ve Kant’i olan Salman Rushdie ile Michael Ignatieff ulusal öz- büyüleyen kozmopolitlik hayali gürlük hareketlerini yerden yere vururken, “subaltern şimdilerde ABD’nin reel politikası (alt) teba”yı göklere çıkarmıştır. şeklinde korkunç bir görünümde Bir zamanlar Dante ve Kant’i büyüleyen kozmopolit- karşımıza çıkmaktadır. lik hayali şimdilerde ABD’nin reel politikası şeklinde korkunç bir görünümde karşımıza çıkmaktadır. Bu reel politikanın içinde acil intikal kuvvetleri, kurye jetleri, güdümlü nükleer füzeler ve insansız hava araç- ları yer almaktadır. “Evrensel Ulus” olarak Amerika suretinde yeniden yaratılmış olan bir dünya artık ne mekte olan Brazilya, Rusya ve Hindistan tarafından da yazık ki uzak bir hayal değildir. Bu yeni dünya düzeni topuklarından ısırılıyor. ise popüler kültür, moda ve internet vasıtasıyla yerini sağlamlaştırmaktadır. Bu tartışmalı konu ile ilgili sorun hem teorik hem de fiilîdir. Askerî üsler, kalıcı olarak konuşlandırılmış Bu evrensel ulus tasavvuru artık hayal olmaktan çık- deniz filoları, üstgeçitler, yerinde “danışmanlar” ve mış, gerçekliğe dönüşmüştür. Amerikalı hâkimler yar- ABD’nin eğittiği paralı askerlerden oluşan muazzam gılama güçlerinin her yere eriştiğini iddia ediyorken, ağ yoluyla, geçmişteki emperyalizm günümüzde büs- ABD yasaları olası düşmanların suikastlerine ve ya- bütün tekrarlanmaktadır. Her zamanki gibi, haritalar bancıların kaçırılıp işkence edilmesine izin veriyorken, yeniden masalara serilmekte; yabancı kukla rejimleri karşımızda yeni bir tür imparatorluk var demektir. kurmaları için casuslar yollayan Amerika imparato- Daha önce de değindiğim gibi, bu açıdan bakıldığın- runun koruması altında yeni ulusal hükümranlıklar da güneş Amerikan imparatorluğunun üzerinde asla yaratılmaktadır. Tüm bunlar olurken, diğer yandan, batmazken, Amerika haricinde hiçbir yerde doğma- aralıksız altı yüzyıl boyunca işleyen ilkel birikimle- maktadır. Dolayısıyla karşımıza “büyük siyasi kargaşa” ri süsleyerek, yeni strateji söylemleri icat ederek bir çıkmaktadır. ABD’deki siyasi solun birçok fraksiyonu, “yenilik” algısı oluşturulmaktadır. Brezilya’daki az bu- devletin düşman olduğunu; emperyalizmin sonunun lunur bitki örtüsü ile Nijerya, Meksika ve Angola’dan geldiğini ve yerini “imparatorluğun” başsız bir türü- çıkarılan petrol ABD ile Avrupalı şirketlere patentlidir. nün aldığını; bununla birlikte yeni siyasi fırsatların, Dahası, Kanada’daki masif su rezervleri çok düşük fi- bu yeni tebalarda da bulunduğunu tartışmakla meş- yatlarla özel holdinglere âdeta peşkeş çekilmiş; Çinli guller. Buna karşın, dünyada var olan gerçek çok daha mahkûmların hayati organları ihracat uğruna âdeta farklıdır. Bilgiye dayalı ekonomiden etkilenerek ABD bedenlerinden sökülüp atılmıştır. İmparatorluk kavra- imparatorluğu şimdilerde hegemonyasını yeni bir tür mında değişen pek bir şey yok. emperyalizm çeşidi yaratarak gerçekleştirmektedir. Bu yeni tür, imaj kapitalizmi denen aldatmaca üzerine Ancak birtakım değişiklikler de mevcut. Roma’nın şu kuruludur. Ne var ki bu yeni koşullar anlaşmazlıkla- anki yüzü, Amerikan imaj kapitalizminin ışığında par- ra davetiye çıkarmaktadır. Örneğin, birçoklarının da lıyor. Günümüzde bu yeni emperyalizm hizmet ettiği yaptığı gibi bugünün emperyalizmi ile dünün emper- ülkeden bağımsız olmasına dayanan bir ulusal görüşü yalizmi arasında temel bir fark olduğunu düşünmek dışarıya zorla ihraç etmektedir. Bu yeni görüş kendini yanlıştır. Nitekim, merkezin doğrudan uyguladığı bir “biz” kültürü ile sunmaktadır. Sessiz ama tesirli, kay- hâkimiyet, bölgelerin uzun vadeli işgali, yerleşme ya nağı belli olmayan yollarla, kurulmuş bir saat intiza- da ilhak günümüzde mevcut değildir. Bu açıdan ba- mıyla işleyen medyanın susmayan yankılarıyla Ame- kıldığında —her ne kadar Irak, Libya, Afganistan, Ko- rikan küreselleşmesinin öz imajı “küresel ekümen”, lombiya, Filistin ve diğer yerlerde bu iddianın tersini “tek dünya kültürü”, “çokluk”, “diasporanın kamusal doğrulayan kanıtlar olsa da— belli bir merkezi bu- alanı” ve “göçebelik”tir. Hem postkolonyalizm hem de lunmayan, şekilsiz ve kim tarafından yönlendirildiği postemperyalizm nitelikli ulusalcılığın da ötesine uza- belirsiz olan muazzam sermaye akışı aracılığıyla uygu- nan bir dünya kavramı aslında daha çok ABD impara- lanan emperyalizm temel olarak değişmiş ve belki de torluğunun hususi millî mitolojisi olarak görülmelidir. isminin hakkını bile veremez olmuştur. Kısacası, em- Daha önceki yüzyıllarda dünyaya hükmetme hakkı peryal bir merkez yoksa ortada nasıl bir emperyalizm nasıl medeniyet, kraliçe, beyaz ırkın sırtında taşıdığı olabilir? Bize söylenen, hükümranlık ile güç arasında ağır yük ya da bu beyaz ırkın hediyesi olan demiryol- bir kırılma olduğudur. Hantal Amerikan canavarı ken- ları bahaneleriyle meşrulaştırılmışsa, günümüzde de di potansiyelini kontrol edemiyor; geçmişin kendine “yeni” ya da basitçe “küreselleşme” bahaneleriyle meş- has emperyalizminden oldukça farklı şekilde bocalı- rulaştırılmaktadır. yor; Çinli rakiplerinin direnişiyle karşılaşıyor ve geliş- 54 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi Günümüzde ABD’yi en iyi şekilde DOSYA yansıtan görüntü belki de elinde makinalı tüfek olan bir bebeğin gö- birkaçıdır. Bu politikalar bu ülkenin isnat edilen değil rüntüsüdür: Kendini bilmeyen, ma- de gerçek, politik vicdani değerlerini ortaya koyar. sumiyetine sonuna kadar inanan, evden çıkmayan, acımasız, eleştirel ABD’ye dair sevilecek yine de çok şey var; bu ülke bize Herman Melville, David Foster, Ronald Reagan; Bar- düşünmeyen ve içgüdüsel olarak da bara Ehrenreich ile Sarah Palin’i verdi. Ne var ki, ülke- Nietzsche hayranı. yi müşfik bir kozmopolit imparatorluk olarak tasavvur etmek hem şaşırtıcı hem de üzücüdür. Halk kitlesinin direnişine rağmen, ülkenin siyasi elit tabakası ülke- yi görünüşte yasalara uydurulmuş, kurumsallaşmış Özgürlük Anıtı ve Ellis Adaları’nda somutlaşan ulu- yolsuzlukla yönettiğinden, halkın bakış açısına göre, sal mitolojiye göre, Birleşik Devletler’in resmî yöne- devletin ekonomik vizyonu çıkarcı bir büyüme ile de- tim şekli dünyanın dört bir yanından gelen göçmen- rin bir toplumsal duyarsızlığa dayalıdır. Günümüzde ler ve mülteciler için âdeta bir cennettir. Buna karşın, ABD’yi en iyi şekilde yansıtan görüntü belki de elinde illegal göçmenleri ırkçı fişlemeye dayalı olarak sis- makinalı tüfek olan bir bebeğin görüntüsüdür: Ken- tematik yurt dışı etme programı ve özellikle misafir dini bilmeyen, masumiyetine sonuna kadar inanan, işçilerin sömürülmesi hakikati ile birlikte göçmen- evden çıkmayan, acımasız, eleştirel düşünmeyen ve leri siyasal devşirme programı yıllardan beri mev- içgüdüsel olarak da Nietzsche hayranı. cuttur. Genel itibarıyla bu politika ABD ordusu ve ajanlarının savaşçı olarak bulunduğu ve ABD askerî Tarihinin en parlak zamanlarında, örnek almamız güçleriyle iş birliği yapan ülkelerdeki çatışmalardan gereken köle sahibi kurucu atalarımızın vergi kar- kaçmak zorunda kalan insan topluluklarının tercih- şıtı isyanları değil; kolonyalizm karşıtı özgürlükçü lerine göre işlemektedir. hareketler ya da başkaldıran devletlerdir. İçimizden bazıları hayranlık uyandırıcı sosyal demokrat gelene- Birleşik Devletler’e yerleştirilen bu göçmen topluluk- ği, anlaşmazlıkları uzun din savaşları yoluyla çözme lardan şu istenir: Amerika sınırları dışındaki özgür- alışkanlığına son vermiş oluşu ve (ABD’nin aksine) lükçü hareketlere ve NATO’nun isteklerine karşı bo- işleyen parlamenter demokrasisi göz önünde bulun- yun eğmek istemeyen bağımsız ülkelere ya da bu yeni durulduğunda, birlik olarak güçlenmiş bir Avrupa’nın gelenlerce değişmez şekilde “komünist” yaftasında ABD’nin emperyal planlarını engelleyeceğini bile bulunulan, yabancı devletlerdeki ilerlemeci ve özgür- ummuştu. Yazık ki, şimdi böyle bir umut yok. Yine lükçü siyasilere karşı sürmekte olan ideoloji savaşına de mimarisiyle göz kamaştıran Avrupa kenti kavramı ideolojik destek sağlamak. ABD’ye ideolojik kaygılarla —kozmopolitiklik daima bir kent anlayışı olduğuna yerleştirilen toplumlar Florida ve New Jersey’de Küba- göre— son dönem neoliberal kültürün Bombay, Sao lılar, Minnesota’da Hmonglar, Teksas ve Kaliforniya’da Paolo, New York ve Mexico City gibi boğucu beton ve Vietnamlılar ile Laoslular, New Yok ve New Jersey’de kontrplak labirentler görüntüsündeki anıt taşlarından Kosova Arnavutları’dır. çok daha caziptir. Sanki Birleşmiş Devletler dışarıdan düşman güçleriyle ABD’nin geleneklerden kopması hem umut hem de sarılmış vaziyetteymiş, yerde yatan yığınların değil de korku verebilir. Yazının başında Brecht’in söylediği kendi komşu ülkeleri pahasına Amerika dış politika- gibi, belki de ihtiyacımız olan şey, ABD’nin bize vere- sını destekleyen göçmenlerin ülkeye kabul edilmesi bileceğinden daha iyi, daha geleneksel bir yuva/mem- ahlaki olarak daha doğruymuş gibi; ideolojik testleri leket anlayışıdır; sömürülmeye açık, “geliştirilecek” bir geçenleri ülkeye alma politikası, Amerika’yı sığınma uzay değil, sabit ve kutsal bir yer (dünya gibi). Dünya ve eğitim kışlasına çevirme teklifinden başka bir şey ve insanlığın varlığını ABD’nin ticari anlaşmaları, Orta değildir. Aksi takdirde, demokrasi adına, bir dizi eski Doğu’daki petrol savaşları, Amerikan tipi tüketim, bi- sağ görüşlü paralı askeri ve eski devlet adamını resmî lim karşıtı cehalet, stratejik israf tehdit etmektedir. Bu- olarak Birleşmiş Devletler’e kabul etme politikası nasıl nun yanı sıra, kendi modelimiz dışındaki herhangi bir meşrulaştırılabilir? II. Dünya Savaşı’nın Nazi medya ulusun alternatif sosyal sistemine karşı duyulan nefret uzmanlarını, ordu komutanlarını ve Soğuk Savaş’ın ilk de insanlığın akıbetini tehdit etmektedir. Hayır, bu ke- safhalarına kadar da bilim insanlarını istihdam etme sinlikle bizim modelimiz değil. şeklindeki bu ABD uygulaması o zamandan itibaren bilinçli bir şekilde sürdürülmüştür: İran’ın devrik * Minnesota Üniversitesi (ABD) Öğretim Üyesi Şah’ı, Ferdinand Marcos, Anastasio Somoza, General Nguyen Ngoc Loan, Emmanuel (Toto) Constant, Luis Posada Carriles ve diğerleri bu örneklerden yalnızca 55 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT OSMANLI’DA BAROK VE ROKOKO MİMARİ ÜSLUPLAR Doğan Kuban vrupa sanatının geç Rönesans ve Mani- İstanbul’da Rokoko ilk kez 3. Ahmet Çeşmesi cephe- yerizm’i izleyen büyük ve özgün üslubu lerinde kullanılan bir Akant Frizi ile başlar. Bunun Barok’tur. Bu üslup İtalya’da başlar ve yontucusu belli değildir. Olasılıkla bir Hristiyan taş- diğer Avrupa ülkelerinde özellikle kont- çıdır. Türkiye için tarihî açıdan önemli olan, Osman- ra-reform çağının Katolik taşkınlığının lı Barok üslubundan önce Osmanlı Rokokosu’nun bir ifadesi olarak gelişir. Son aşaması ise Fransa’da başlamış olmasıdır. Avrupa’daki Barok-Rokoko za- gelişen ve daha sonra Avrupa’ya yayılan Rokoko’dur. man dizini Osmanlı’da Rokoko-Barok zaman dizini Fakat Avrupa’ya ilk giden Türk elçisinin Paris’te gö- olur. Bu doğrudan ithal mekanizmasının açık bir rerek etkilendiği Fransız Rokokosu elçinin getirdiği göstergesidir. Fakat Barok etkisi ile Rokoko bezeme bezemesel ayrıntıların gravürlerini içeren tablolar arasındaki zaman farkı çok uzun değildir. 1729’daki nedeniyle (bunların 1000 civarında bir koleksiyon ol- ilk Akant motifinden sonra klasik üsluba aykırı ilk duğu söylenir) Osmanlı’da da etkili olur. 56 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT Barok yapı, 1. Mahmut’un yaptırdığı Nuruosmaniye saraylar, büyük ve kagir anıtların yanında, Osmanlı Camisi’dir ve çeşmeden 25 yıl sonra bitmiştir. Böy- mimari geleneğinin zenginliğini ve canlılığını yan- lece Avrupa’dan doğrudan ithal edilen Barok ve Ro- sıtırlar. Bugün İstanbul’un en büyük yokluğu o eşsiz koko 1730-1750 zaman aralığında İstanbul’a Roko- ahşap mimarinin yok olmuş olmasıdır. Bunların, bir- ko-Barok sıralamasıyla girmiştir. kaç ahşap yalı dışında tümüyle kagir saray ve kasır- larla yer değiştirmesi, Tanzimat’tan sonra sarayın da 24 yıl süren saltanatı süresinde yaptıklarıyla Osmanlı Avrupa etkisine tümüyle boyun eğdiğini gösterir. Batılılaşmasının ilk bilinçli patronu 1. Mahmut’tur. Lale Devri’ni kapatan ayaklanmadan sonra açılan ilk Mimar ve bezemesel zevk bağlamında kışlalar Batı matbaa çalışmasına devam etmiş, orduda yenileşme ile hesaplaşmanın bir aracı olarak görülse de, sultan Humbaracı okulu ile, Fransız kontu Bonnevel (Hum- camilerinin ve yine sultanların yaptırdığı büyük çeş- baracı Ahmet Paşa) idaresinde başlamış, Rokoko be- melerin Batılı üsluplardan etkilenmeleri saraylardan zemenin kullanılması yaygınlaşmış, Nuruosmaniye önce başlamıştır. Fakat bu zaman farkı, yukarıda Camisi ve Külliyesi gibi klasik üslubu bilinçli olarak belirttiğim gibi, uzun değildir. Topkapı sarayında 3. arkada bırakan bir anıtsal cami inşa etmiş ve Osman- Osman köşkü Barok üslupta yapılmıştır. Bu Batılı lı Barok üslubu denen Batı Barok ve Rokoko mimari- etki konusunda dikkat edilmesi gereken, camilerde sinin ve bezemesinin yerel yorumu ile farklı bir kent olduğu kadar, ahşap saraylarda da gelenekten gelen algısı yaratmıştır. Bu, İstanbul kültürünün Batı etki- boyutsal ve mekânsal değerlerin ve mekân döşemesi- sindeki ilk köktenci değişme aşamasıdır. nin sürdürülmesidir. Osmanlı yenileşmesi Fransız kültürü etkisi altında Nuruosmaniye Camisi gelişmiştir. Rokoko da Fransız kökenlidir. Batılılaş- İnşaatına 1749’da başlanan cami ve külliye 1755’de ma bir yüzyıl sürecektir. Alman etkisi Moltke’den bitmiş, bitmeden önce 1. Mahmut öldüğü için, kar- önce pek yoktur. deşi 3. Osman tarafından açılmış, adı da Nuruosma- niye olmuştur. Mimarın bir Rum mimar olduğunu Osmanlı Barok Mimarisi Nuruosmaniye Camisi ve 1753’de İstanbul’da bulunan Fransız mimar Le Roi Külliyesi ile başlar. Nuruosmaniye, Osmanlı anıtsal yazar. Mimarın adı Simon ya da Simeon olarak kabul cami mimarisinin son örneğidir. İstanbul’un suriçi edilmektedir. Bina Emini ise Ahmet Efendi’dir. siluetini oluşturan büyük camilerin sonuncusudur. Bir anlamda Osmanlı Klasik Çağı’nın son yaratması Cami mekânı tek kubbe ile örtülü kare bir mekân ve yeni bir gelecek için de bir işarettir. olarak gelenekseldir. Fakat giriş avlusu Osmanlı mi- marisinde eşi olmayan çok kenarlı bir poligon revak- Dallaway, cami için sultanın Avrupa’dan kilise re- la çevrili bir oval olarak tasarlanmıştır. Mihrap, na- simleri getirttiğini, fakat bunun ulemanın tepkisine maz mekânından dışarı taşan, poligonal ve görkemli neden olması dolayısıyla vazgeçtiğini anlatır. Sulta- bir dış kütleye yerleşmiştir. Yarımkubbe ile örtülerek nın ilgisi sarayda Batı kültürüne karşı gerçek bir ilgi absidal bir karakter kazanır. Gerçi bu uygulama Si- uyandığını göstermektedir. nan’ın Edirne’de yaptığı Selimiye’de de uygulanmıştır. Fakat dışarı taşan mihrap kütlesinin, yapının Barok 1755’de biten Nuruosmaniye Camisi ile başlayan Ba- üslup özellikleri vurgulayan bir etkisi olduğu söyle- rok dinî mimari 2. Mahmut’un Nusretiye Camisi ile nebilir. 1826’da sonlanır. Bir yüzyıldan kısa bir süre İstanbul kent peyzajına egemen olur. En erkeni Kuleli Süvari Barok dönem Yenicami’de kullanılan, dışarıdan bir Kışlası olan büyük askeri kışlalar, kent içi peyzajına rampa ile çıkılan Hünkar mahfeli motifini de bazı ör- varlıklarıyla kimlik kazandıran ikinci yapı grubunu neklerinde benimsemiştir. Nuruosmaniye’de bu öge oluştururlar. Bu iki yapı grubu Osmanlı başkentinde dış tasarımda önemli bir yer işgal eder. Yapının dış kagir, büyük boyutlu yapıların başlıcalarıdır. Ve Os- tasarımında dört büyük askı kemeri üzerindeki yük- manlı toplumunun yaşamında egemen iki kurumu sek bir tambura oturan kubbe düşey boyutu vurgu- temsil ederler: Din ve Ordu. lanmış bir kütle tanımlar. Zengin ve abartılı profille- riyle büyük askı kemerleri tasarımın etkili öğeleridir. Kentin mimari karakterinin alt yapısını oluşturan ahşap sivil mimari ise 18. yüzyılda kentin özgün mi- Dış ve iç tasarımda, düşey pilastrlarla yaratılan çok mari karakterinin temelini oluşturur. Kentin ahşap parçalılık olasılıkla Barok tasarım için karakteristik mimari dokusu içinde saray mensuplarının Boğa- olan clair-oscure (aydınlık-gölge) etkisini arttırarak, ziçi’nde ve Haliç’te yaptırdıkları yalı, köşk, kasır ve Baroksu bir atmosfer yaratılmasına yardım eder. 57 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT Kuşkusuz tasarımda Barok etkiyi yaratan temel öge- İstanbul’da Nuruosmaniye ile 2. Mahmut’un Nus- ler, klasik döneme göre daha zengin silmeler, çok retiye Camisi arasında Ayazma (1757-1760), Laleli büyük saçak ve korniş profilleri, kubbe kasnağı pi- (1763-65), Yeni Fatih (1767-1781) camileri 3. Mus- lastrların eğrisel profilleri, kasnak altındaki köşe ku- tafa tarafından yaptırılmıştır. Hiçbiri yaptıran sulta- lelerinin Barok tasarımları, minarelerin derin yivleri, nın adını taşımaz. İçlerinde Barok üslubuna en yakın pencereler üzerinde (C) ve (S) eğrileriyle oluşturulan olanı Laleli Camisi’dir. kemerlerdir. Sütun başlıkları ve kemer biçimleri ve sütun ve pilastrların çift kompozisyonları üslubun Haydarpaşa Selimiye Camisi karakteristik ögeleridir. Minare şerefelerinde de mu- Barok camiler içine 3. Selim’in ilk ahşap Selimiye Kış- karnas kullanılmaz. Genel olarak, klasik döneme lası’nın camisi olarak yaptırılan cami, Barok camiler göre düz çizgi yerine eğrinin yeğlenmesi yapının Ba- arasında Haydarpaşa Selimiye Camisi’dir. Caminin rok sıfatının tanımlayıcı özelliğidir. kasnağının yüksekliği ve yarı eğrisel pencereler arası pilastrlar, kasnağı sonlandıran güçlü saçak kornişi ve Caminin içinde, dışarıda olduğu gibi, mihrap nişinin Rokoko bezemeleri ve bütün tasarıma egemen olan üzerinden bütün mekânı birleştiren ve Fatiha sure- çizgisellik özgün bir Osmanlı Barok yorumudur. Ca- si ile bezenmiş büyük korniş iç mekânın dinamiğini minin Allom tarafından yapılan gravürü bu özgün- yaratır. Pencereler üzerindeki oval madalyonları dö- lüğü çok iyi yansıtır. nemin ünlü hattatlarının yazıları süsler. 3. Selim onun döneminde harap bir hâlde bulunan Nuruosmaniye Külliyesi’nin tasarımı, yerleştiği ala- Eyüp Camisi’ni yeniden yaptırmıştır (1798-1800). nın kent içinde büyük çarşı yanındaki konumu dü- Fakat burada Barok etki görece azdır. şünülürse, alışılmış külliye tasarımlarından farklı ve yaratıcı bir yaklaşım sergiler. Külliyenin en önemli Nusretiye Camisi yapısı cami ile birlikte İstanbul’daki Barok yapıların Barok camilerin en güzeli ve Avrupa Barok üslubu- en özgün olanı kitaplık yapısıdır. na en yakın tasarlanmış Osmanlı camisi, Nusretiye Camisi’dir (bitimi 1826). Osmanlı sultanlarının mi- Nuruosmaniye külliyesi klasik çağın sonunu ve yeni marlarından olan Balyan ailesinin olasılıkla ilk sul- bir çağın başlangıcını tanımlayan tarihî değeri çok tan yapısı olan bu cami Osmanlı’nın Tanzimat’tan yüksek bir anıtsal uygulamadır. sonra, geçmiş geleneği tümüyle reddederek Av- rupa’yı taklit etmek isteklerinin kesinleştiği dö- nemin başına işaret etmektedir. Nusretiye Camisi, eski Tophane Camisi’nin 1823’de yanmasından sonra aynı arsada yaptı- rılmıştır. Klasik dönem yapılarında kütlesel olarak ze- mine oturma karakterinin yerine, zeminden kurtulma hissini güçlendiren düşey oranların egemenliğidir. Bu yapıya Barok karakter kazan- dıran nedenlerden başında bu gelir. Kuşkusuz bu Barok biçimlerin kullanılması ile birlikte- dir. Kubbe çevresindeki kuleler, köşelerdeki ağırlık kulelerinin soğan karınlı denen pro- filleri ve ağır pilastrlar yapıya cami mimari- sinde alışılmamış bir siluet kazandırmıştır. Pencerelerin güçlü süveleri, Barok kemerler yerine dairesel kemerlerin kullanılması, sü- tun başlıkları gibi ayrıntılar ampir üslubun İstanbul’a geldiğini göstermektedir. Caminin derin yivli kütleleri Barok üslubuna daha yakındır. Fakat yapının içinde daha çok 58 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT ampir üslubu egemendir. Caminin girişindeki büyük (eğri-karşı-eğri) denen çizgisel bir mekanizmanın ege- hünkar dairesi yapıya bir cami girişi olmaktan çok bir men olduğu ve kökenini klasik Fransız bahçe tarhları- saray girişi havası verir. nın desenlerinde bulan neşeli ve hafif bir bezeme üslu- budur. Üslup aşamalarının sonuncusu olan “Rocaille” Eski İstanbul’da kent içine özel bir karakter kazan- döneminde özellikle deniz tarağı motifi çok kullanıl- dıran yapılar arasında çeşme ve sebiller de vardır. mıştır. Birçok sanat tarihçisi Rokoko’yu Barok’un son Bunların meydan çeşmesi dediğimiz türü kente Lale aşaması olarak kabul eder. Avrupa ülkelerine de, İstan- Devri armağanıdır. Bunların başında ise Bab-ı Hü- bul gibi Fransız desenleriyle gelmiştir. İstanbul’da da mayun karşısındaki 3. Ahmet Çeşmesi gelir. Bu, İs- akant yaprakları, deniz tarakları, (C) ve (S) eğrileriyle tanbul’da Fransız Rokokosu kökenli Akant yapraklı oluşturulan kartuşlar başlıca motiflerdir. bezemesel frizin ilk kullanıldığı yapıdır. Camiler dışında türbeler, kapılar, saçaklar ve özel- Rokoko İstanbul’a 28 Çelebi Mehmet’in getirdiği bir likle çeşmelerde çok uygulanmıştır. Sivil mimaride bezeme modasıdır. Lale Devri’nin geliştirdiği bezeme şömineler, tavan bezemeleri, nişler, dolaplar Rokoko karakterine yakın oluşu, olasılıkla, 1. Mahmut döne- ile bezenmiştir. Bunların sanatçıları büyük ölçüde minin Batılılaşma eğilimleri arasında Hristiyan kö- yabancı ustalardır. İstanbul’da 1740 tarihli Mehmet kenli başkent zenaatkarları tarafından yapılan çeşme Emin Ağa Sebili erken örneklerden biridir. Nuru- türü yapılar üzerinde uygulanmaya başlamış olması osmaniye Sebili (1755), Nuruosmaniye’de 3. Osman dolayısıyladır. Çeşmesi (1755), Hamidiye Sebili (1777), Eyüp’te Mihrişah Sebili (1795), Nusretiye Sebili (1825) İstan- Viyana ve Paris’te yaldızlı bezemeleri ile iç açıcı sa- bul’un görkemli anıtlarıdır. rayların havasını İstanbul’da sokak köşelerindeki çeş- meler ve sebiller üzerinde bulursunuz. Bunlar adsız Sivil mimaride bu bezeme genelde saray mensupla- sanatçıların yaratılarıdır. Çeşme aynalarında, sebil rının yalı ve köşklerinde, kasırlarında vardı. Topkapı pencerelerinin kenarlarında taşa yontulmuş çiçek Sarayı’nda korunanlar arasında Şehzadeler Odası, sevgisi vardır. Bunların bazıları büyük bir heykeltraşı 3. Osman Köşkü, Hünkar Sofası, 1. Abdülhamit’in kıskandıracak mükemmelliktedir. Yemek Odası, 3. Selim’in Annesinin Odası, 3. Selim Odası, Aynalı Kavak Kasrı’nda Rokoko ve Barok be- Mermer yüzeylerin neşe dolu çiçekleri her duyarlı zeme vardır. Yıkılmış saraylar arasında Eyüp’te Esma insanı etkileyen bir tarihî bahçedir. İstanbul’da me- Sultan Sarayı’nın Allom tarafından yapılan bir salon zarlarımız bile gönül açıcıdır. Hem bezemeleri hem gravürü İstanbul’da bu bezemenin zenginliğinin şa- de yazılarıyla. Bugün bunlara bakıp Türkiye’de hey- şırtıcı düzeylere ulaşabildiğini gösterir. Fakat iç beze- kel sanatının yadsınmasına üzülmemek olanaksızdır. menin bu olağanüstü zenginliğine karşın ahşap sa- Osmanlı kültürü resim ve heykeli dışlayarak kendini ray mimarisi dış mimarisinin sadeliğini ve geleneksel ifade edebileceği büyük bir araçtan mahrum olmakla çizgilerini korumuştur. kalmamış, resim ve heykeli sadece bezemesel sınır- lara hapsederek, doğa gözleminin dolayısıyla bilimin de yolunu kapamıştır. Rokoko 14. Louis döneminde İtalyan sanatının ege- menliğine karşı ortaya çıkan Fransız Klassisizm’inin özellikle 15. Louis (1715-1784) döneminde gelişen ve sonradan İtalya dışı Avrupa Barok üslubunun daha bezemesel aşaması olarak görülebilecek bir üsluptur. Başlangıçta “Louis Quinze” üslubu olarak da tanınan bu üslup Fransız sarayının etkisi ile Avrupa’ya yayılmış ve özellikle Alman dilli ülkelerde Barok üslubun son aşaması olarak çok zengin desenlerle uygulanmıştır. 28 Çelebi Mehmed Efendi’nin İstanbul’a taşıdığı Fran- sız “Louis Quinze” üslubunun örnekleri idi. En ünlü yaratıcısı Pierre Lepautre ve daha sonra Pineau gibi sanatçılar olan bu bezemesel arabesk, Fransız klasik mimarisin iç mekânlarında “courbes-contre-courbes” 59 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 SÖYLEŞİ WALTER ZEV FELDMAN OSMANLI MUSİKİSİ ÜZERİNE Walter Zev Feldman klasik Osmanlı ve Yahudi mü- ziği alanlarında önde gelen araştırmacılardan biri. Aynı zamanda bir müzisyen/icracı da olan Feld- man’ın, Necdet Yaşar, Cinuçen Tanrıkorur ve La- lezar Ensemble ile birlikte pek çok ortak çalışması bulunuyor. Feldman’ın Music of the Ottoman Court: Makam, Composition, and the Early Ottoman Ins- trumental Repertoire adlı eseri alanının temel me- tinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Feldman ile dünden bugüne Osmanlı musikisini, bu musikinin çeşitli bileşenlerini ve gayrimüslim müzisyenlerin klasik Türk/Osmanlı musikisindeki yerini konuştuk. Burak Yedek Altı asırlık Osmanlı medeniyetinin müziğini doğuşundan Cumhuriyet dönemine kadarki süreçte nasıl tanımlayabiliriz? Ve Cumhuriyet döneminde Osmanlı müziğine yaklaşımı nasıl özetleyebiliriz? Osmanlı müziğini, “Türk dilinin Müslüman top- lumlarca kullanıldığı Osmanlı İmparatorluğu şe- hirlerindeki baskın müzik” olarak tanımlayabiliriz. Bahsi geçen şehirler öncelikle İstanbul, Edirne, İzmir ve Selanik’tir. Anadolu’nun Diyarbakır ve Mardin gibi güneydoğu şehirlerini –büyük oranda bu şehirlerin Bağdat ile olan ilişkileri sebebiyle – ve bazı Orta Anadolu ve Batı Anadolu şehirlerini de 18. yüzyılın sonlarına doğru bu listeye ekleyebili- riz. Ayrıca 18. yüzyılda Osmanlı müziği icrasının bazı unsurlarına Bükreş ve Romanya’nın Fener Rum yönetimi altında idare edilen kesimlerinde de rastlanmaktadır. 60 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi SÖYLEŞİ Osmanlı sarayı genelde müzi- tarafından- ve Bizans notasyo- Batı müziği ise farklı dönemlerin- kal tarzın merkezî belirleyicisi ve nunda -Petros ve diğerleri tarafın- de farklı eğilimlere sahip olmakla müzikal himayenin dağıtıcısıydı. dan- icat edilen müzikal notasyon birlikte, Barok dönemde doğaçla- Fakat sarayın bu konumu her dö- sistemleri Osmanlı’yı hakikaten ma merkezli bir anlayışın hâkim nemde aynı kalmamıştır. 17. yüz- Ortadoğu müziklerinden ayrış- olması dışında son tahlilde odak yıl başlarında Osmanlı’nın müzik tırmaktadır. Modern Osmanlı noktasını kompozisyon ve kom- kaynakları özellikle güçlü müzi- müzik teorisi ile birlikte müzikal pozisyonların icrasına yoğunlaş- kal notasyon ile tarihinde ilk defa notasyonun önemli bir kısmı Ef- tırmıştır. zenginleşince Ortadoğu bölgesi- lak-Boğdan Prensi Dimitrius Kan- nin tüm müzik çalışmaları farklı temir (1673-1723) tarafından icat Günümüz müzikologları Os- bir şekle büründü. Bu durum Or- edilmiştir. 18. yüzyıl boyunca Er- manlı müziğindeki beste, icra ve tadoğu müzikleri arasında, tarihî meni Tanburi Harutin, saray mü- doğaçlamayı nasıl değerlendiri- müzik araştırması anlamında Os- zisyeni Kemani Hızır Ağa, Rum yor? manlı müziğini en ön sıraya koy- hanendeler Marmarinos ve Şa- maktadır. laçoğlu gibi Müslüman ve Hristi- Osmanlı müziğini bugün değer- yan müzisyenler arasında bereket- lendirince doğaçlama şekli -ör- Sorunuzun ikinci bölümüne ge- li bir işbirliği görmekteyiz. Buna neğin taksim-, beste icrası ve yeni lince; Türkiye Cumhuriyeti döne- ilaveten Mevlevi Osman Dede ve beste birbirlerinden icra tarzı minde ortaya çıkan, Osmanlı mü- Abdülbaki Nasır Dede gibi isimler olarak farklılık gösterir. Makam ziği ile Batı müziğinin eskiden beri de bu müzikal teoride ustalaşmış müziğinde ustalaşmış ve doğaç- süregelen rekabeti boyunca Türk ve kendi dönemlerindeki reper- lama yetkinliğine ve deneyimine müzikologlar ancak yakın za- tuvarı kaydetmiştir. Buna, 19. sahip ve hayatta olan iki üç nesil manda Osmanlı müziğini “tarih- yüzyıl başlarında Türk müziğine müzisyenin birbirlerini etkilemesi selleştirmeye” çalıştılar. 20. yüzyıl dair önemli kaynak teşkil edecek söz konusu. Buna ilaveten, sözlü başlarında Rauf Yekta Bey’in ya- malzemeyi sağlayan Ermeni Baba ve enstrümantal bestelerin icrası yınları ile başlayan bugünkü mev- Hamparsum’un (1768-1839) ha- yüksek kalitede olmayı gerektirir. cut Osmanlı-Türk müziği “tarihi”, cimli bir müzik yazımı koleksiyo- Fakat şu üç unsurdan dolayı Os- mitos ile logosun uzlaşmamış bir nu da eklenebilir. manlı müziğinde kompozisyonun karışımını bize göstermektedir. Bu gelişimi geç kalmıştır: Birincisi, müzik her nedense genel olarak ve Osmanlı müziğini başka bir mü- Klasik Osmanlı müziğine eleştirel özellikle Cumhuriyet döneminde zik türüyle -örneğin Batı müzi- yaklaşabilecek kadar bilgiye sahip sonsuz, değişmez, asli ve dolayı- ğiyle- karşılaştırmak mümkün dinleyicinin azalması; ikincisi, sıyla tarihdışı olarak resmedilmiş- ve makul mudur? melodinin büyük ritmik yapılar- tir. Bu durumu özellikle Saadettin la -usul ile- olan alakasına olan Arel’in Osmanlı müziğine yaklaşı- Osmanlı müziği ile Batı müziği aşinalığın tükenmesi; üçüncüsü, mında gözlemlemek mümkün. arasında herhangi bir şekilde kar- Türk dilinin değişim geçirmesi ve şılaştırma yapmadan önce müziği böylelikle Osmanlıca güftelerin ve Osmanlı müziği içinde gayrı- nasıl tanımlayacağımız üzerinde şiirlerinin sadece kısmi olarak an- müslim müzisyenlerin bestekâr uzlaşmalıyız. Duygusal ifadelerin laşılması. ve icracı olarak konumlarını derinliğinden ve entelektüel algı- nasıl değerlendiriyorsunuz? Söz lardan bağımsız olarak düşünür- Günümüzde Osmanlı müziği ile gelimi Bobowski ve Kantemiroğ- sek müziğin varlığı için en önemli Batı müziği arasında kalan veya lu Osmanlı müziği için neden iki unsuru zikretmeliyiz: Perde ve gidip gelen müzisyenler var. Os- önemlidir? zamanlama. Bu iki etkenin kom- manlı müziği icrasının geleceğini binasyonu icra esnasında ortaya nasıl görüyorsunuz? Osmanlı tarihinde ve toplumun- çıkar. Farklı kültür ve medeniyet- da 17. yüzyıl sonundan 18. yüzyıl lerde bu icranın ne derecede önce- Günümüzün ikili -hem Batı hem başlarına kadar süren değişimi den varolan -bestelenmiş- veyahut de Doğu- müzikalitesine aşina anlamadan bu müziğin nasıl ge- icra esnasında ortaya çıkan nite- müzisyenlerin genişçe yer bulduğu lişip modern döneme geldiğini likte -doğaçlama- olduğu farklılık Türkiye’de, bazı müzisyenlerin ya açıklamak mümkün değildir. Batı gösterir. Osmanlı müzik kültürü da bestecilerin ağırlıklı veya kısmi notasyonunda -Bobowski tarafın- 17. yüzyılda geliştikçe bu iki tarz olarak Batı müziğine dayalı bir mü- dan-, İslam notasyonunda -Os- arasında bir denge oluşturmuştur. zikal dili seçip geleneksel Osmanlı man Dede, Kantemir ve Kevseri taksim icrası yapabilmeleri hiç şa- 61 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 SÖYLEŞİ şırtıcı değil. Diğer müzisyenler ise günümüze taşınmıştır. Öte yandan gibi görünmektedir. Bu dönemin hem beste hem de taksim icrası Şelçuklu, Anadolu Selçuklu ve Os- en öne çıkan bestekârı ise muhte- anlamında az çok Osmanlı tarzı- manlı saraylarında Farsi ve Orta melen Buhurizade Mustafa Itri’dir na sadık kalabilmekteler. Genelde Asyalı müzik pratiklerinin ve Far- (ö.1712). bu müzisyenlerin geçmişe naza- sça konuşan müzisyen ve bestekâr- ran Osmanlı dönemi müziğiyle ların egemenliğini görmekteyiz. Osmanlı müziğinde Yahudi, Er- kompozisyon anlamında farkları Mevlevi dervişlerinin ayinlerinin meni ve Rum müzisyenlerin ko- daha kısa usuller kullanmalarıdır. dışında bu dönemde Osmanlı mü- numu ve önemi nedir? Osmanlı ve Batı müziği arasında ziğinin varlığından söz edilemez. ortaklık kurulmasını sağlayan Os- Son yapılan çalışmalar -örneğin Müzikal pratiği bahsettiğimiz “rö- manlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sü- O. Wright’ın, 1992’deki çalışmala- nesans”a sürükleyen etkenler ara- recine ek olarak II. Dünya Savaşı rı- 16. yüzyılın ortalarından sonra, sında, Osmanlı elit sınıfın içindeki sonrasının demografik değişimini Osmanlı sarayının daha gelişmiş ve geniş kapsamlı değişimler sayıla- ve özellikle son 30 yıllık süreci zik- çok yönlü müzikal repertuvarları bilir. Bu değişimler daha önce R. redebiliriz. Diğer bir yandan İstan- desteklemeye devam edemediğini Aboul Haj tarafından tanımlanan bul, Ankara ve İzmir gibi şehirler- söylemektedir. Bu dönemde sadece “yerel olarak oluşturulmuş moder- de Anadolu’dan gelen insanların mehteran ve Mevlevi dervişlerinin nlik” ile sonuçlanmıştır. Bu deği- nüfusu artarken Hristiyan toplu- daha yüksek sanatsal standartlara şimler her dine mensup müzik uz- lukların -uzun zamandır Osmanlı sahip olduğu düşünülmektedir ve manının birbiriyle daha fazla etki- müziğinin önemli dayanak nokta- bu 17. yüzyıl ortalarına kadar böyle leşime geçmesine neden olmuştur. larından birisi olan Rumların- gi- devam etmiştir. Bu çöküş muhte- Özellikle de sufiler, İslam uleması, derek azalması veya kaybolması melen eşzamanlı olarak Safevi İra- Rum Ortodoks başhanendeleri, söz konusu. Daha önceki dönem- nı’nda çöken müzik ile ilişkilidir. Yahudi ve Ermeni toplumlarının lerde göçmen aileler yerleştikleri Türkiye’de vokal saray müziğinin hem seküler hem de dinî musiki- yerlerin müzikal kültürlerine kısmi çöküşü -ve neredeyse folklorik şinasları tarafından muhatap kabul olarak adapte oluyordu. Necdet Ya- sayılabilecek kentli Türkçe şarkı edilen Mevlevi dervişlerinin ön şar, İhsan Özgen, Alaettin Yavaşça repertuvarının doğuşu- ve aynı plana çıkmasıyla... Hatta uzak olan gibi bir önceki neslin ileri gelen Os- zamanda enstrümantal müziğin Moldova bile sahneye dâhil olmuş- manlı müziği icracıları örneklerin- direnişi ile ilgili en önemli kaynak tur, Itri’nin en öne çıkan öğrenci- de olduğu gibi hepsi Güneydoğu Ali Ufki Bey’in 1650’li yıllardaki lerinden biri Prens Kantemir’dir. Anadolu kökenliydi. Gelecekte ise çalışmalarıdır. Ancak her iki impa- Lale Devri’nin sanatsal gelişmeleri- Anadoluluların hangi oranda bu ratorlukta da 17. yüzyılın son üçte ni sağlayan, Batı Avrupa’dan gelen geleneği devam ettirecekleri belir- birlik kısmında, eski komposizyo- herhangi bir etkiden çok bu “yerel sizliğini koruyor. nel tekniklerin yeniden canlandı- olarak oluşturulmuş modernlik”tir. ğı ve yenilerinin türediği müzikal Osmanlı müziğinde 15. yüzyıl- bir “rönesans” gerçekleşmiştir. Zaharya, Tanburi İzak, Nikoğos dan 20. yüzyıla kadar süren dö- Osmanlı Türkiyesi’ndeki anah- Ağa ve Tatyos Efendi gibi gayrı- nem içinde yaşanan değişimi tar figürler, bestekâr Hafız Post müslim müzisyenlerin Osmanlı genel anlamda nasıl açıklayabilir (ö.1694) ve hocası Osman Efendi müziğine etkisi ne ölçüde olmuş- ve tasvir edebiliriz? Osmanlı mü- tur? Gayrımüslim bestekârların ziğinin sosyal temellerine dair ne farklı bir tarzı olduğunu söyle- söyleyebilirsiniz? memiz mümkün mü? Türk kültürü derin müzikal bir Türk kültürü de- Lale Devri’nden sonra Türklerin kültürdür; hatta İslam öncesi mito- seküler müziği yerli Rumlar, Ya- lojide ve günlük hayatta bile Türk- rin müzikal bir hudiler, Ermeniler ve diğerlerinin ler için müziğin önemli bir rolü eğitimli kesiminin de seküler mü- olmuştur. Müzik, Türk kültüründe kültürdür; hatta ziği olmuştur. Müzikal aktarımın hiçbir şekilde sadece “Dionysosçu” İslam öncesi mi- pek çok yolu vardı. Pek çok dergâh bir toplumsal rol ile ilişkili değildi, her dinden gelen yetenekli öğren- çoğu zaman ağırlık ve önem veri- tolojide ve günlük cileri kabul etmiştir. Osmanlı sara- len bir meseleydi. Janos Sipos’un hayatta bile Türk- yının 18. yüzyıldaki öncü icracı ve etnomüzikal araştırmalarında da bestekârları Müslümanlar olduğu görüldüğü gibi, örneğin Türkçe ko- ler için müziğin kadar -Hızır Ağa, Numan Ağa ya nuşan Anadolu halklarında Türk da III. Selim gibi- Hristiyanlar ve kökenli müziğin pek çok özelliği önemli bir rolü Yahudilerdi -Zaharya Efendi, Ha- olmuştur. 62 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi SÖYLEŞİ ham Musi, Petros Lambathariosi olmakla beraber, bazı başka geliş- yılına kadar devam eden- 18. yüz- Tanburi İzak ve birçokları. Bu dö- meler de Bizans müziği ile karşılıklı yıl Osmanlı müziği için en çok ge- nemde, derviş neyzenler hariç tüm etkileşim içerisine girildiğine işaret lişimin kaydedildiği dönemdir. Bu Müslüman bestekârların sarayda etmektedir. Rum dinî ve seküler gelişim genişlemiş melodik cümle- eğitim aldıkları tahmin edilmekte- müzisyenlerinin Osmanlı müzi- lerde, usul ve melodinin karmaşık dir. Öte yandan gayrimüslimlerin ği üzerinde en etkin tesire sahip ilişkisinde ve makam geçişleriyle çok çeşitli kentsel kaynakları var- olan grup olduğu söylenebilir, an- perdelerin açıklık ve incelikli kul- dı. Edirneli, İstanbullu ve İzmirli cak aynı zamanda kendileri de bu lanımlarında kendisini apaçık şe- Yahudiler Osmanlı saray müziğini müzikten çokça etkilenmişlerdir. kilde göstermektedir. Bu müzikal -maftirim olarak da bilinir- kul- 18. yüzyılda en çok adı geçen Os- gelişimlerin hiçbiri Batı müziğinin lanarak İbranice sofistike bir re- manlı müziği bestekârı olan Rum- özelliklerini yansıtmamaktadır. Fa- pertuvar yaratmışlardır. Bunlar ların aynı zamanda kilise koro şefi kat 18. yüzyıl sonlarında Batı etkisi Osmanlı kompozisyonu için içsel ve bestekârı olduğu görülmektedir. özellikle bazı makamların -mesela modeller oluşturmuşlardır. Yahudi Bu müzisyenler, Türk himayeci- Buselik makamı- kullanımında bestekârlar arasında Tanburi İzak lerine açıkça çok çekici gelen ve kendisini belli etmektedir. Şüphe- Fresko’nun (ö.1814) bazı besteleri oldukça gelişkin bir melodik çiz- siz ki bu dönemin bazı bestekâr- farkedilir kompozisyonel teknikle- giye sahip müzikal kompozisyon- larının eserlerinin detaylı olarak ri barındırsa da konu hakkında bir lar içeren bir Bizans altyapısından incelenmesi başka keşiflere imkân sonuca varmadan önce daha detay- geliyorlardı. Kendi Bizans notas- verecektir. Fakat yine de Batı’nın lı araştırma yapmak gerekir. yonlarında, aynı zamanda oldukça Osmanlı müziği için başlıca dönü- hacimli bir Osmanlı seküler müzik şümsel etkiye sahip olduğu değer- 17. yüzyılın son çeyreğinden itiba- repertuvarını da korumaktaydılar, lendirilmesi mümkün değildir. ren daha geniş kapsamlı yeni bir bu henüz keşfedilmiştir. Notaya müzik doğmuştur. Bu müzik top- dökülmüş bu repertuvar –ki bu Bunun yanında icra alanında bazı lumsal ve kültürel normların daha repertuvar bilinen notaya dökül- belli başlı gelişmeler görülmekte- da değiştiği ve sarayın müzisyenle- müş Türk müziği beste ve kâr vokal dir. Bu gelişmelerin kaynağı da ya ri giderek daha az himaye eder hâle form kaynaklarından çoğu zaman edebi kaynaklar veya müzikal ya- geldiği 19. yüzyılın sonlarına kadar bir yüzyıl daha eskidir- üzerinde pıya dairdir. Meşk eğitim, öğretim kendi yerel çizgilerini geliştirmeye yapılacak çalışmalar Osmanlı mü- ve intikal sisteminin yaygın olması devam etmiştir. 18. yüzyılla bera- zik çalışmalarında bir devrim etkisi sebebiyle bazı ses ve enstrüman ber Doğu -özellikle Farsça konuşan yaratabilir. icra eden müzisyenlerin geçmiş Doğu dünyası- kültürel ve siyasi müzikal çizgileri -özellikle tanbur bir çöküşe geçmiş ve Osmanlılar Osmanlı müziğinin zirve dönemi ve neyde- 19. yüzyıldan 20. yüzyıl için müzikal ilham kaynağı olma ve bu dönemde etkili olmuş olan ortalarına kadar takip edilebilir. özelliğini kaybetmiştir. 18. yüzyılın unsurlar nelerdir? ortasındaki Osmanlı “barok” mi- Son olarak, bu müziğin bugünü- marisinin anlamı üzerine yapılan Uzun geçen yüzyıl olarak bilinen ne ve geleceğe nasıl aktarılabile- son çalışmalar, Osmanlı, Bizans ve -özellikle 17. yüzyılın son çeyre- ceğine dair neler söylemek ister- Batı unsurlarının mimaride nere- ğinde başlayıp 19. yüzyılın ilk otuz siniz? deyse eşit olarak kullanıldığını söy- lemektedir. Öte yandan, müzikal Bugün, Osmanlı müziğinin icrası olarak bakıldığında, Osmanlı ve -bestelerin aksine- Osmanlı müziği Bizans unsurlarının Batı’dan gelen- Uzun geçen yüzyıl döneminde göze çarpan kırılmalar lere kıyasla çok daha fazla etkileşim ve devamlılık alanları ile birlik- içinde olduğu görülmektedir. Yani olarak bilinen -özel- te Cumhuriyet dönemine has bir mimaride olduğu gibi, müzikte de likle 17. yüzyılın gelişim sergilemektedir. Müzikal asla bir Osmanlı barok dönemden aktarımın -her ne kadar müzik no- geçilmemiştir. Elimizdeki veriler, son çeyreğinde baş- tasyonu olsa da- esas olarak sözlü dinî topluluklar arasında doğan bu layıp 19. yüzyılın olarak gerçekleştirilmesi usta mü- yeni iletişim ortamının Rum Orto- zisyenden talebe müzisyene olan doks icracı ve besteciler, Mevlevi ilk otuz yılına ka- aktarımın devamlılığını kanıtla- dervişleri, Müslümanlar ve Yahudi dar devam eden- maktadır. Bana kalırsa bu devamlı- müzisyenler ve diğerleri arasında lık beslenip geliştirilebilir ve gerekli bir diyalog oluşmasını sağladığını 18. yüzyıl Osmanlı pedagojik destek ile günümüzden göstermektedir. Makam ve usulde- müziği için en çok geleceğe aktarılabilir. ki pek çok gelişme tabiatıyla yerli gelişimin kaydedil- diği dönemdir. 63 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT Osmanlı Musevi Musikisi ve Sufi Bağlantıları spanya’dan gelen Yahudi göçmenlerinin Os- kollardan biridir. Yahudilerin Sufi ritüellerine ben- manlı İmparatorluğu’na yerleşmeleriyle birlik- zerlik taşıyan yarı-dinî toplantılarına dair ilk bilgiler te bu göçmenler ile yerli Romaniote (Rumca 6. yy’ın ortalarında Filistin’in kuzeyinde bir yerleşim konuşan Bizans Musevileri) arasında 16. yy’ın birimi olan Safed şehrine uzanmaktadır. Bu şehirdeki sonlarından günümüze dek uzanan yoğun Yahudi mistik hareketinin liderlerince başlatılan aktif bir musiki paylaşımı oluşmuştur. Bu Musevi dua ayinleri, birçoğu geceleri, özellikle de Şabat gün- toplumunun müzisyenleri, gelişiminin her basama- lerinde gerçekleşen yeni ritüellere dönüşmüştür. Bu ğından (eski Osmanlı formundan günümüz modern mistikler, ruhani arzularına ulaşmak için musikinin formuna kadar) olmak üzere Türk makam geleneğini gücünü keşfetmişler ve bu düşünce, toplulukların yeni benimserlerken; Musevi dinî ve toplumsal ritüelleri bir şarkı repertuarı geliştirmesinde etkili olmuştur. ile bağlantılı çeşitli musiki icralarının temeli olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudi toplulukları bu görülen musiki türlerini de icra etmişlerdir. Osmanlı dinî pratikleri Safed’den almıştır; böylelikle Osmanlı İmparatorluğu’nda gayrimüslim azınlıkların geliş- Yahudilerinin arasında giderek artan bir musiki hare- mesini sağlayan benzersiz toplumsal koşullar musiki ketliliği oluşmuş; bu durum aynı zamanda yeni İbrani alanındaki böylesi bir etkileşime zemin hazırlamıştır. şiir ve ezgi arayışlarına zemin hazırlamıştır. Sufi tari- İmparatorluğun son dönemlerinde (19. yy’ın sonu ila katlar, 13. yy’dan itibaren Filistin’i kendilerine mekân 20. yy’ın başlarında) gerçekleşen Osmanlı Yahudileri- edinmişlerdir. 16. yy’a gelindiğinde ise Osmanlı İm- nin kitlesel göçü, bu musiki icra ve kompozisyonları- paratorluğu’ndaki Seferad göçmenler tarafından icra nın Avrupa, Amerika ve İsrail’e yayılmasına neden ol- edilen musiki etkinliklerinin merkezi hâline gelmiş muştur. Türkiye’de kalan Musevi toplumu ve Osmanlı olan Safed’de en az sekiz Sufi cemaati bulunmaktay- Yahudilerinin kıtalararası diasporası Osmanlı Musevi dı. Safed’in Yahudi yerleşimcileri için şehirdeki bu Musikisi olarak adlandırdığım bu musikiyi icra etmiş- Sufi mevcudiyeti ve tekkelerinde gerçekleştirdikleri lerdir. Bu musiki Musevi ayinlerinde İbranice dinî şiir ritüeller uzak durulması neredeyse imkânsız şeyler- ve ilahilerin Osmanlı makam sistemine göre icra edil- mesiydi. Osmanlı’da Divan’a gereken alanlarda hizmet etmesi amacıyla farklı etnisite ve dine mensup azınlık- lar istihdam edilmekteydi; bu politikanın bir parçası olarak Osmanlı Musevi müzisyenleri kendi toplum- larının da ötesine uzanarak, bu çok bileşenli Osmanlı kültürel teşebbüsüne katılmışlardır. Bir başka deyişle, Museviler ile Musevi olmayan Os- manlı meslektaşları arasında gelişen musiki etkileşimi İstanbul’da Sultan’ın Divanı gibi elit seviyede gerçek- leşmiştir. Ne var ki, müziksel etkileşimin gerçekleştiği başka alanlar da bulunmaktaydı. Sözgelimi sufi tarikat merkezleri Musevilerin yabancı olmadığı mekânlardı. Esasen Yahudi-Sufi etkileşiminin kökleri İslam’ın or- taya çıkışına dek uzanmaktadır, ancak bu etkileşimin Osmanlı kolu, musiki kültürü açısından en zengin 64 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT di. Zyara (evliyaların türbelerine yapılan ziyaret) gibi Aynı zamanda kendisi, dinî olmayan musiki icrasına dinî pratikler, cemaatle birlikte mütalaa ile öğrenme, karşı katı bir tutum izleyerek, enstrümantal musikiye, kendini toplumdan uzaklaştırarak inzivaya çekilme ve kadınların şarkı söylemesine ve bunların içki kullanı- tefekkür edebilmek için tabiatı gözlemleme Safed ka- mı ile birlikte icra edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. balistlerinin alışılagelmiş ritüelleriydi; dolayısıyla bu Diğer yandan, Tevrat’ı öğrenirken Tanrı’ya yapılan öv- ritüeller Sufi pratiklerini de yansıtmaktadır. 16. yy’da gülerin terennüm edilmesi (“şarkı” formunda yeniden Osmanlı İmparatorluğu’ndaki İber yarımadalı Yahudi düzenlenmiş olarak okunması) ya da duaların ve dinî sürgünler arasında en öne çıkan dinî otorite olup, ken- şiirlerin okunması insanın Dvekut’a (Allah’a gönül ba- disi de bir mistik olan Haham Joseph Karo’nun (1488- ğıyla bağlanmaya) ulaşmasını sağlayan bir yoldur. 1575) Safed’e varmadan önce Edirne (eski adıyla Adri- anople)’deki bir Sufi tekkesine yaptığı ziyaret, Yahudi Musikinin etkileri ve gücü hakkındaki bu karşılıklı ruhani liderlerin Sufi camia ile olan yakınlığını gözler cazibe ve kuşku ikilemi Tanrı’nın kendisine övgüde önüne sermektedir. bulunulması isteği ve Sufilikten alınan ya da Sufilikle paylaşılan fikirler, 16. yy’ın ikinci yarısına doğru Os- Karo, yaşadığı olağanüstü ve coşkulu tecrübeyi anla- manlı Yahudilerinin makam temelli dinî musiki icra- tırken heybetli bir ses cümbüşünden bahsetmektedir. larının hızla artmasına zemin oluşturmuştur. Osmanlı Yosef Karo Sufi merkezine girdiği anda kendisini ele topraklarındaki Yahudilerin musikisindeki bu yeni geçiren bir melek tarafından şiddetle azarlanmıştır. hareketliliğin yanı sıra Musevi yaşamının (mesihle Bunun gibi yaşanmış tecrübeler muhtemelen sadece ilgili beklentilerle coşmuş bir şekilde) ruhani bir yön ona özgü değildi; dolayısıyla en azından Karo vasıta- kazanması bu dönemin karakteristik özelliğidir. Belir- sıyla [Sufi rituelleri] Safed dinî pratikleri üzerinde bir- li zamanlardaki geleneksel dinî ayinlerin sık sık araya çok etki bırakmıştır. girmesi nedeniyle, oluşmakta olan bu yeni müzik ha- reketi için daha fazla zaman ayırmak adına alternatif 16. yy’da Safed şehri ve çevresindeki Yahudiler ara- dinî ayin zamanlarının belirlenmesi Safed kabalistleri sında gelişen bu ruhani gece ibadetlerinin olası Sufi için bir zorunluluk hâline gelmişti. arkaplanı böylelikle sağlam bir hipotez sayılmaktadır. Ne var ki, Safed’de Yahudi ve Sufi mistikleri arasındaki Israel Najara tarafından yayımlanan ve makamlara ilişkinin sınırlı sayıdaki kayıtları gözden geçirildiğinde göre düzenlenmiş ilk İbranice mecmua olma özelliği- bazı tereddütler de ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, ni taşıyan Zemirot Israel (Safed, 1587) o dönemdeki Osmanlı Filistin ve Suriye’sinde gelişen Yahudilerin gelişmelerden uzak kalmamıştır. Mecmuada, Galillee gece müzikli ibadet toplantılarının ne derece Sufi pra- (Celile) şehrindeki Sufi ritüelleri ve musikinin insan tiklerinden derlendiği ya da bu toplantıların daha eski hayatını değiştirdiğine dair fikirlere rastlanmaktaydı. Musevi dinî geleneklerinin birer uzantısı olup olma- Bu dinî pratikler Safed’in 1604 yılında yağmalanma- dığı henüz açıklığa kavuşmamış bir konudur. Bu gece sının ardından pek çok kabalistin sığındığı Şam ve ibadetlerinde ek olarak okunan dualar ve kıraat edilen Halep’teki Suriye Yahudileri tarafından da icra edil- mezmurlar, özellikle siyasi gerginliklerin Yahudi top- mekteydi. Najara’nın Suriye’deki varlığı, Halep şehri- luluklarına karşı tehdit oluşturduğu zamanlarda Orta nin yıllara meydan okuyan musiki geleneği ile birlikte, Çağ İspanya’sında belgelenmiş olan dinî pratiklerdir. Musevi şiiri ve Osmanlı musikisi arasında muhteşem Ayrıca, bakkashot (sözlük anlamı “arayış şiirleri”) re- ve benzersiz bir sentez oluşturdu. Najara’nın Osman- pertuarı Orta Çağ İspanya’sında sabah ibadeti öncesi lı İmparatorluğu topraklarındaki geçici ikametleri ve siddurim’de (dua rabıtası) yer almaktaydı ki bu durum, nihayetinde Gazze’ye daimi olarak yerleşmesi büyük belki de dindar insanların sinagoga gün doğumundan ihtimalle birçok Yahudi şehir merkezinde bu yeni mu- önce gelip ruhani hazırlıkları tatbik etme alışkanlığı ile siki icrasının yayılmasına yardımcı oldu. açıklanabilir. Yahudi musiki icraları üzerinde kesin bir Sufi etkisi olduğu şüphe götürse de, Sufi fikirlerinin bu Türk makam musikisinin sahte mesih Sabatay Se- icralardaki etkisi tartışılmazdır; hatta musikinin insan vi’nin müridleri tarafından kullanılmış olması, bu ruhu üzerindeki kuvvetli etkisi Safed çevresinin önem- sanattaki Yahudi varlığını ortaya koymuştur. Sabatay li simalarının yazılarına da nüfuz etmiştir. Eliyahu de Sevi ve onun mesih hareketi ile Sufi ritüel pratikleri Vidas (1518-1592) mühim eseri Reshit Hokhmah’ta arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Sabatay’ın (Venedik 1579) bu yazımız için önemli olan bu konu- irtidadından sonra, çoğunlukla Osmanlı Yahudileri nun bazı yönlerine dikkat çekmiştir. Gökkubbedeki olan müridleri ibadet ezgilerinde Türk makamla- güneşten yayılan coşkulu bir ezgiyi eserinde tartışır- rını kullanmıştır. 17. yy’a ait bir elyazmasında yer ken Vidas aynı zamanda kozmolojik seslere ve onların alan Yahudi İspanyolcası dilindeki Sabatayist ilahi insan tarihinin gidişatındaki etkilerine değinmiştir. koleksiyonu ile Najara’nın derleme mecmuası olan 65 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT Zemirot Israel arasında benzerlikler çoktur. Haham Israel Hazzan’ın rivayetine göre, Sabatay Sevi İslam dinine geçişinden sonra Edirne’deki Bektaşi tarika- tının zikir toplantılarına katılmıştır. Zaman içerisinde, bazı Osmanlı Yahudi musiki icraları aynı coğrafyada varlık gösteren Sufi musiki icralarına benzerlik göstermeye başlamıştır. Örneğin Halep Ya- hudileri arasında bakkashot’un icrası, şarkıların farklı makamlarla birleştirilmesi anlamına gelen fasıl olarak görülmüştür. Yahudi musikisindeki bu fasıl türü Ha- lep’teki muhafazakâr Kadiri tarikatı olan Hilaliye’nin repertuarını andırmaktadır. Bu Sufi repertuarında her hafta icra edilen beş sabit fasıl bulunmaktadır (beş na- maz vakti ve İslam’ın beş şartında olduğu gibi). Ben- zer şekilde her biri farklı makamda olmak üzere sabit bakkashot repertuarı kış aylarında, her Şabat gününde Halep sinagogunda icra edilmekteydi. Filistin ve Suriye’deki Musevi-Sufi ilişkisine benzer olarak, Anadolu ve Trakya Yahudileri ile Mevlevi ta- rikatı arasında da bir ilişki bulunmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda Mevlevi tarikatı mensupları, saray musikisinde bestekâr, öğretmen ve icracılar olarak önemli bir yere sahiptiler. Dahası, Mevlevi ayinleri çok gelişmiş enstrümantal ve sözlü komposizyonlar hâlinde icra ediliyordu. 500 yıl boyunca Türkiye, Su- riye, Irak ve Filistin’deki Osmanlı Yahudi müzisyen- leri ve müzikseverleri bu Sufi müzisyenlerle çeşitli ve “Yahudi Hazanlar ve İbrani Şairler” okulunun kurul- yakın ilişkiler kurmuşlardır. Onların repertuarların- ması, ki sonradan Maftirim olarak adlandırıldı, 17. dan faydalanmışlar, ibadethane ve tekkelerini sık sık yy’ın ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Bu dönemdeki ziyaret etmişlerdir. Yahudi müzisyenlerin İstanbul Osmanlı Hükümdarı IV. Mehmet (1649-1687) diva- ya da Edirne’deki Sufi toplantılarına katılmalarını nını Edirne’ye taşımış, hükümdarın ve sarayın Edir- teşvik eden sosyal faktör, Mevlevi tekkelerinin diğer ne’ye taşınmasıyla da oradaki Yahudi yerleşimi ciddi İslami müesseselerin aksine gayrimüslimlere açık ve manada canlanmıştır. ılımlı olması olabilir. Kimi zaman yazarların bizzat yaşadıkları tecrübelere dayanan modern Musevi Os- Tarihçi Abraham Rosanes’in tuttuğu kayıtlara göre, manlı tarihyazımcılığı, yakın dönemde gerilemekte Haham Israel Najara’nın müridi olan şair ve bestekâr olan Osmanlı İmparatorluğu’nun her bir köşesinde Avtalyion ben Mordechai’nin, Edirne’deki Mevlevi Musevi ve Sufiler arasında yakın bir musiki ilişkisi Tekkesi ile yakın bağları vardı. Rosanes, Avtaliyon’un olduğunu göstermektedir. Türkler arasında Küçük Hoca Haham (“Ermiş”, Sefe- rad düşünürleri ve toplum liderlerine verilen İbranice Menahem Azuz doğum yeri olan Edirne ile ilgili bir unvandır) Aftalyon olarak bilindiğini yazılarına olarak 1946 yılında şunları aktarmıştır: “Sürgün edi- eklemiştir. Yunan Makedonya’sında Selanik’in uydu len Yahudiler İspanya’dan Edirne’ye ulaştıklarında, şehri olan Serez’deki Yahudi topluluklarıyla ilgili ola- Müslüman derviş ilahi korolarını model alarak bir rak Mercado Covo aşağıdaki kaydı tutmuştur: “O müzisyen korosu kurdular. Bu Müslüman dervişle- zamanlarda (Sultan II. Selim dönemi, 1566-1574) Os- rinin korolarında, dervişlerin ilahileri değişmeyen manlı’nın neredeyse her önemli şehrinde Mevlevi tek- makamlarla her hafta okunuyordu.” Bu kısmen eksik keleri kurulmuştu. Bu tarikatın mensupları, dinî tören rivayeti okurken dikkatli olmak gerekir. Yahudilerin ve ibadetlerinde ney adı verilen, çok hoş ve hüzünlü Osmanlı musiki geleneğini benimsemeleri çok daha bir melodisi olan; dinleyenlerin kalbini dağlayıp ar- uzun bir süre sonrasında gerçekleşmiştir, İspanya’dan zuyla dolduran uzunca bir flüt kullanıyorlardı. Musevi sürüldükten hemen sonra değil. Edirne’deki Yahudi kantorlar (hazzanim), hanendeler (mezammerim) ve mevcudiyeti 16. yy’ın başlarından itibaren birçok en- ozanlar (paytanım), her perşembe bu semah dönen gel ve başarısızlıkla karşılaştı. Bu nedenle Edirne’de dervişlerin dinî toplantılarına katırlırlardı. Böylelikle, 66 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT onları izleyerek ve dinleyerek birçok şeyi öğrenen bazı dinî gruplardan olan Mevlevi dervişleri arasında şarkı kantorlar (koro şefleri) oryantal (şarkî) ezgileri benim- okumasını, enstrüman çalmasını bilen ve muhteşem sediler. Bu doğu melodilerini yeniden düzenleyip bi- ve müstesna şekilde musiki icra eden dervişler vardı. zim kutsal şiir ve şarkılarımıza (piyutim ve pizmonim) Çocukken, hatırlıyorum, ben de her cuma günü öğle uygun hâle getirdiler.” üzeri evden kaçar (o vakitlerde okul bitmiş olurdu), dervişlerin tekkelerindeki törenleri seyretmeye ve on- Osmanlı Sefardimleri arasında musikinin gelişmesin- ların güzel ezgilerini dinlemeye giderdim. (...) İzmir’de de Edirne’nin rolü, orada bulunan Mevlevi tekkesinin başka Yahudi musikiseverler de bu törenlerde icra edi- etkilerinden dolayı büyüktür. Bu Mevlevi tekkesi Türk len musikiyi dinlemek için sık sık tekkeye gelirlerdi. sanat musiki geleneğini muntazam şekilde muhafaza Her derviş sadece iyi şarkı söylemesini değil, İslam etmesiyle bilinmekteydi. Bu konuda, “Mısırlı İbrahim” musiki sanatını da mükemmel şekilde bilirdi. Derviş- olarak da bilinen Halep doğumlu Yahudi müzisyen ler makamları da çok iyi bilirlerdi. (...) Bizim hazanla- Abraham Levi Hayat örnek olarak gösterilebilir. Ken- rımız onların güzel ezgilerini dervişlerden öğrendiler, disi, Mısır’da kaldıktan sonra (ki bu lakabının Mısırlı öğrendiklerini bizim sinagoglarımıza getirdiler.” olmasının sebebidir), 19. yy’ın sonlarına doğru Türki- ye’ye yerleşmiş; tanınmış Mevlevi üstadlarından olan Algazi’yi sinagogda dinlemiş olan İzmir doğumlu Hoci Karami Efendi’den eğitim almıştır. Yahudilerin Abraham Altalef Mevlevilerin Algazi’yi (1889-1950) Türklere musiki öğrettikleri de olmuştur. Haham Ab- sinagoga dinlemeye geldiklerini ve onu heyecanla din- raham Mendil (1829-1881) Kulekapı Mevlevihanesi lediklerini anlatmıştır. olarak da bilinen Galata Mevlevihanesi şeyhlerinden Ataullah Efendi’nin musiki hocasıydı. Yayımlanmış olan tek Maftirim mecmuası olan Shi- rei Israel be-Eretz ha-Qedem (İstanbul 1926), Yahu- Konuyla alakalı başka bir örnek ise Osmanlı Yahudi- di müzisyenlerin Mevlevi musiki icralarına yabancı lerinin bulunduğu başka bir köşeden, Manastır şeh- olmadığına dair kanıt niteliğindedir. Bu etkiyi İsmail rinden verilebilir (günümüzdeki adı Bitola olan bu Dede Efendi (1778-1846) tarafından güfte giydirilen şehir Makedonya Cumhuriyeti’ndedir). Yerli Yahudi İbrani şiirlerinde de görmekteyiz. Çağdaş kaynaklar topluluk liderleri, her cuma akşamı cami ve mahalli şunu da göstermektedir: Türkiye’de Yahudilerle Sufi- tekkelerdeki dinî merasimlere davet edilirdi. Bu mü- ler arasındaki bağ imparatorluk dönemini de aşarak, nasebetler sebebiyle, Manastır Yahudileri dinî mera- -her ne kadar Türk hükûmeti 1925’te resmî olarak Sufi simlerini Türk musikisi kökenli musikiye göre icra et- tekkelerini kapattırmış olsa da-, Türkiye Cumhuriyeti tiler. Bu durumun şahitlerinden birine göre, Manastır döneminde de devam etmiştir. Bir röportajda, amca- Yahudileri “tekke ilahi ve ezgilerini kendi musikilerine sı ve aynı zamanda akıl hocası maftirim şefi olan din uyarladılar. Bu tekkelere eski padişahların yüksek rüt- adamı Samuel Benaroya (1908-2003) hatıralarını akta- beli Yahudi memurları cuma geceleri [daha doğrusu rırken çocukluğunda Yahudi müzisyenlerin Edirne’de- perşembeyi cumaya bağlayan geceler] gidip Müslü- ki Mevlevi tekkelerine ve aynı şekilde Mevlevi müzis- man meslektaşlarına saygılarını sunarlardı.” yenlerin de sinagoglara yaptıkları karşılıklı ziyaretleri anlatmıştır. Magnesia (Yunanistan’da bir bölge) doğumlu olan ve sonraları İzmir, Rodos Adası ve Kudüs’te aktif şekil- Türkiye’de Sufi ve Yahudi hanendeler arasındaki kar- de sanatını icra etmiş olan Hanende (Kantor) Moşe şılıklı etkileşim yakın zamana kadar devam etmiştir. Vital, gençliğinde (1920’lerde) cuma günü öğleden Türk seküler ve dinî müziğinin en önemli icracıla- sonraları dervişlerin toplantılarına katılmıştır. Ha- rından biri olan Kani Karaca (1930-2004) gayrıresmî nende Moşe Vital’in anılarıyla karışık şu gözlemleri şekilde en az iki dinî İbranice komposizyonu kay- de 20. yy’ın başlarında Musevilerle Mevleviler arasın- detmiştir; bu komposizyonlardan biri ünlü bestekâr daki yakınlığı ve musiki alışverişini çarpıcı bir biçim- Moshe Cordova’ya (1881-1967) aittir. Bülent Ak- de gözler önüne serer: soy’un kişisel bir söyleşide anlattığına göre, 20. yy’ın ikinci yarısında İstanbul’daki Yahudilerin en önemli “Adlarını saydığım hanendeler (Shem-Tov Chikiar, müzisyenleri arasında bulunan kanuni David Behar, Salomon ve Isaac Algazi, Eliyahu Hacohen) derviş 1990’ların başında bu iki eseri Kani Karaca’ya öğret- musikisinden çok etkilenmiştir. Dervişler Türkiye’de- miştir. Anlatılanlara göre David Behar, inanılmaz ki dindar Müslüman gruplarındandır. Tarih boyunca keskin hafızasıyla ünlü Kani Karaca’nın tüm İbranice dinî tesirleri olmuştur. Dinî ritüellerinde dinî mü- repertuarı “hafızaya alacağı” korkusuyla daha fazla zik eserleri okurlar, enstrümantal musiki icra ederler İbranice kutsal şarkı öğretmemiştir. ve aynı zamanda bir iki saat semah dönerler. Dinle- * Kudüs İbrani Üniversitesi Öğretim Üyesi yenler hazdan ve coşkudan kendilerinden geçerler. Bu 67 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT MÜZİK VE MEDENİYET üzik kelimesinin menşei olarak kabul edilen Müz (muse) adlı peri- ler, Yunan mitolojisine göre, tanrı Zeus’un Mnémosyne’den (hafıza) olan dokuz kızıdır. Yani müzik, tanrısal güç ile hafızanın birlikteliğinden doğmuştur. Dünya hayatının geçici zevklerinin ötesinde, en derin, en yüce hisleri, fikirleri ifade edebilen müzikler zaman ve mekânı aşarak evrensel bir boyut kazanmışlardır. Müzik sanatı medeniyet- lerin özüdür. Dolayısıyla bölgelerle, kavimlerle, cografyalarla, geçici siyasi fikirlerle ve buna bağlı olarak verilen kararlarla sınırlandırılamaz. Mü- zik, tüm his ve fikirleri, dilleri, dinleri, farklılıkla- rı unutturarak, mânâda buluşturur. Çin’den Hin- distan’a, Sümerlilerden Mısır’a, Eski Yunan’a, Ro- malılara, Selçuklu’ya, Osmanlı’ya kadar zevkler, ilimler, sanatlar medeniyetlerden medeniyetlere bir meşale gibi taşınmıştır. Binlerce yıl öncesin- den 18. yy’a kadar sekteye uğramadan devamlılık içinde taşınan Doğu medeniyetleri meşalesinin son temsilcisi ise Osmanlı toplumudur. Lakin 18. yy’ın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan Nasyonalizm–Ulusçuluk hareketi Avru- pa’daki imparatorlukların yıkımına sebep olduğu gibi, Osmanlı’yı, bir diğer anlamda, Doğu Mede- niyeti’ni de sona erdirdi. Sömürgecilik amacıyla endüstriyelleşen ve bu sayede zenginleşen Batı 68 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT ülkeleri, kısa zamanda, imparatorluk devirlerinin rın, yani Yahudi olmayanların İsa dinine girmesiyle kültürel mirasına tekrar sahip çıktılar. Tarihî müzik- yeni bir din oluşunca, mabetler de sinagoglardan lerini çağdaş ve evrensel bir değer olarak tüm dünya- ayrıldı. İlk Hristiyanlar Tevrat’tan alınma metinleri ya kabul ettirirlerken, kimi aydınlar da devletlerinin psalmodi olarak okumayı devam ettirdiler, İbrani- çöküş döneminde Batı ülkelerinden gelen bu rüzgâra ce, Süryanice ve Rumca şiirleri müziğe uygulayarak tutulup, bir an önce çağdaş olabilmek amacıyla uy- ayinlerine eklemeye ancak bir asır sonra başladılar. durdukları yapay teorilerle kendi medeniyetlerinin (İlahiler-Hymnes) yıkımını hızlandırdılar. İlk kilise müziklerinin M.S. 103 yılında ölen Ignace Örneğin medeniyetlerin ortak kaynağını eski Yunan Théophore ile, yine aynı yıllarda yaşamış olan Justin uygarlığı olarak kabul eden kimi ulusalcı düşünürler, tarafından bestelendiği ve bu müziklerde eski Yu- aynı yoldan çıkarak Batı’nın ilerlediğine, bizim ise geri nan’dan kalma, Dorien, Lydien, Phyrigien, Mixoly- kaldığımıza inanmışlar, kısa zamanda büyük mesafe- dien makamlarının kullanıldıgı bilinmekte. ler katedebilmek için, bir an önce eldeki her şeyi terk ederek Batılılaşmamız gerektiğini savunmuşlardı. RUM VE ERMENİ BESTECİLER IŞIĞINDA Ziya Gökalp’in Türkçülügün Esasları adlı kitabında OSMANLI’DA MÜZİK Osmanlı müzik mirası hakkında aşağıda aktardığı- mız sözleri buna emsal teşkil edebilir: Klasik Batı Müziği’nin Avrupa ülkelerinin ortak de- ğeri olması gibi, Klasik Doğu Müziklerinin makam ve ’’...Doğu müziği de Batı müziği gibi eski Yunan’dan aralıkları üzerine de etnik, millî veya bölgesel etiketler doğmustur. Yunanlılar halk ezgilerinde tam ve yarım konamaz. 10.yy’dan itibaren Hindistan’dan Anadolu’ya sesleri yeterli görmeyerek bunlara dörtte bir, sekizde kadar, Türk, Arap, Rum, Ermeni, Kürt, Yahudi, Sürya- bir, onaltıda bir sesleri eklemişler ve bu sonrakilere ni vs. birçok kavmi yöneten Selçuklular, oluşturduklari çeyrek sesler adını vermişlerdir. Çeyrek sesler doğal de- sentezi de Osmanlılara miras bıraktılar. 1453 yılında ğil yapaydır. Bundan dolayıdır ki hiçbir ulusun halk İstanbul’un fethi ile bu çeşitlilik ve zenginliğe Bizans’ın ezgilerinde çeyrek seslere rastlanmaz... Çeyrek seslerle haşmeti ve zerafeti de eklenince Klasik Osmanlı Kül- medeniyet olamaz...!’’ türü doğmuş oldu. Osmanlı’nın başsehri olan İstan- bul’da padişahlar İslam medeniyetine yakın gördükleri Hâlbuki, Batı müziği dahi, Barok sonrasına kadar Doğu Hristiyanlığını güçlendirip, Rum ve Ermeni Pat- Bizans, Osmanlı ve diğer dünya müzikleri gibi eşit- rikhanelerini desteklediler. Geleneklerine bağlı kalan lenmemiş, armonik mikro aralıklar kullanmış, çeyrek Doğu Hristiyanları, sömürgecilikle zenginleşen Batı ses mevhumu ortaya sadece 1932 yılında Kahire’de ülkelerinden gelen Katolik misyonerlerin etkisiyle, yapılan müzikoloji kongresinde atılmıştır. başta Ermeniler olmak uzere, 17.yy’dan itibaren Latin- leşmeye başladılar. DOĞU VE BATI ROMA Ekfonetik, yani alfabetik müzik yazısını geliştirerek 325 yılındaki İznik konsülünde Hristiyanlığın resmen ilk kilise eserlerini notaya alan besteci, müzisyen ve kabulünden sonra Batı ve Doğu Roma, diğer bir de- şair Şamlı Aziz Yahya (Saint Jean de Damas 676-756) yişle Katolik Latin dünyası ile Rum, Süryani, Ermeni, Bizans müziğinin başlangıcı olarak kabul edebilir. Kopt, Maronit tüm Doğu Hristiyanlarının dinî yaşam- 12.yy’da yaşamış olan Aya Sofya Kilisesi’nin birinci larının birbirlerinden ayrılması bir ikileme yol açtı. hanendesi Jean Kukuzelis, Şamlı Aziz Yahya’nın yazı sistemini geliştirerek kolaylaştırmış, bestelerini, mü- İmparator Konstantin’in 330 yılında Bizans şehrini zik nazariyatını ve tekniğini içeren bütün yazmalarını, Konstantinopolis-Yeni Roma yaparak açtığı tarih daha sonra her şeyi terk edip rahip olarak kapandı- sayfasında, eski ve yeni Roma şehirleri birbirinden ğı Mont Athos Manastırı’nın rahiplerine bırakmıştır. farklılaşan iki medeniyetin simgesi oldu. Batı Roma halkı ortaçağ ve kilise baskısında yaşarken, Bizans Osmanlı müziğinin adı ve eseri bilinen ilk Rum mü- asırlarca göz kamaştıracak olan bir zerafete ulaştı. zisyeni 1610 yılında vefat eden Petraki Lampadari- os’dur. Galata Mevlevihanesi’nde neyzenlik yapan, Bugün Bizans müziği dedigimiz kilise müzigi aslında aynı zamanda da Patrikhane’nin Lampadarios’u, yani Hristiyanlığın ilk yıllarında Filistin ve Suriye’de bulu- baş mugannisi olan Petraki, dervişler arasında Tiryaki nan Yahudi sinagog müziklerinin devamıdır. Rumla- mahlasıyla anılırdı. Günümüze gelebilen yedi peşrev 69 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT Sazkâr makamındaki agır semâî: Ermeniler bilinmeyen bir ne- Nice bir bülbül-i nâlân gibi feryâd ideyim Nice pervâne gibi şem’i rûhun yâd ideyim denle Osmanlı müziğine ancak Sen bana etmiyecek râhm-u terâhhümler idüp 18.yy’dan itibaren tam anla- Senden ey şûh-i cefâ-pîşe kime dâd ideyim mıyla katılmışlardır. Sazkâr makamındaki Farsça sözleri kendisine ait olan yürük semâî: Biyâ ki kaddi tu der bâg-ı cân nihâli menest Mehi cemâli tu hurşîd-i bîzevâli menest ve iki murabba onun ne kadar büyük bir besteci oldu- ğunun ifadesidir. Bugün notaya alınmış eserler büyük Kemanı Osmanlı sarayına ilk kez tanıtan, Sultan I. bir arşiv teşkil etse de bilinmeyenlerin çok daha fazla Mahmud döneminde yaşayan Kemânî Corci Efen- olduğu kesindir. Patrikhane’deki ve adalardaki manas- di’dir. Bu sazın en büyük ustaları son devre kadar hep tırların kütüphanelerinde Bizans notası ile yazılmış Rum sanatçılar olmuştur. Todoraki, Kemânî Zafiraki müzik hazineleri olduğunu tahmin etmekteyiz. en tanınmışları arasında sayılabilir. Klasik kemençe olarak bildiğimiz kemençe sazının en yetenekli icra- Kendisi Rum olmasa da 1687–1693 yılları arasında cıları da yine Rumlardır. Aynı zamanda önemli bes- İstanbul’da rehin olarak yaşayan Moldavya Prensi teciler olan “Usta” lakaplı Yani Aga, Hristaki, Vasila- Dimitri Kantemir, Rum Ortodoks Patrikhanesi ile ki, Nikolaki ve Aleko Bacanos gibi üstadlar sayesinde Osmanlı Padişahı Sultan II. Ahmed’in himayeside kemençe günümüze kadar yaşatılabildiği gibi, bes- Enderun’da yetişmiştir. Galata Mevlevihanesi şeyhi teledikleri şarkılar, saz eserleri de hâlen aynı zevkle Nayi Osman Dede’nin bulduğu müzik yazı sistemini dinlenmektedir. geliştirerek Kitab-ı İlmü’l-musiki ala vechi’l-hurufat adıyla yazdığı risalesi sayesinde 350 eserin bugüne Lavta ve ud sazlarında da Rumlar arasından büyük kadar ulaşmasını sağlamış, büyük hayır işlemiştir. üstadlar yetişmiştir. Andon Batrik Kiryazis, Hristaki 1690 yılında vefat etmiş olan Angeliki ise Prens Kan- Kiryazis ve Civan Aga olarak bilinen Lavtacı Zivanis temir’in tanbur hocasıdır, onun Rehavi, Kürdi, Acem Kiryazis kardeşler son devirleri, eserleri ve icralarıy- ve Tahir makamlarındaki peşrevlerini risalesinde no- la etkilemişlerdir. 1970’li yılların başında, İstanbul taya almıştır. Radyosu’nda, yanında ney üflemek şansına erdiğim Yorgo Bacanos ise, maalesef son zamanlarda tanburla Sultan III. Ahmet ve veziri şair, bestekâr Nevşehirli gitar arasında dolaşan ud icrasına kıyasla, geleneksel Damat İbrahim Paşa’nın saraylarında yaşanan Lale tavrın bence son ustasıdır. Devri’nin bestecilerinden, Tanburi ve Hanende Za- harya (Zaccharias) ise muhteşem eserleriyle bilinen Ermeniler ise bilinmeyen bir nedenle Osmanlı mü- en ünlü isimdir. Lampadario’su, yani baş hanendesi ziğine ancak 18.yy’dan itibaren tam anlamıyla katıl- olduğu Patrikhane için dinî eserler de veren Zahar- mışlardır. Ermenice ile sadece kilise müzikleri bes- ya, Rumca sözlü eserlerinin yanı sıra Divan şiirle- teleyip, diğer müziklerde Dîvan Edebiyatı’nı tercih riyle Klasik Osmanlı Müziği’nin formlarında eserler etmişlerdir. Adı ve eseri bilinen ilk Ermeni besteci, de bestelemiştir. Bestenigar Kârı, İsfahan, Uşşak, 17.yy’da yaşadığı tahmin edilen, yine Prens Kante- Puselik, Aşiran, Hicaz, Hüseyni makamalarındaki mir’in notaya aldığı, Kürdi makamındaki peşreviyle Murabbâları, Hüseyni aksak semaisi ve Hicaz maka- Murad Çelebi’dir. mındaki yürük semaileri bilinen eserleri arasındadır. Baba Hampartzum Limonciyan, lakabından da an- 1799 yılında vefat eden, I. Abdülhamid ve III. Selim laşılacagı üzere, Osmanlı Ermeni müziğinin babası devirlerinin bestecisi İlya Efendi hakkında çok az sey sayılır. Meryem Ana Kilisesi’nin baş hanendesiyken, biliniyor. Sadece, sazkâr makamında bestelediği mu- Mevlevi dergâhlarına da devam eden Hampartzum, rabbâ, aksak semâî, yürük semâî, mâhur makamında Yeni Kapı Mevlevihanesi’nde Hammamizâde İsma- bestelediği murabbâ ve yürük semâî ile evc mâye ma- il Dede Efendi’nin talebesi olmuştur. Kendi ismiyle kamındaki peşrevi günümüze gelebilen bu bestekâ- anılan Ermeni Neumatik nota yazısını geliştirmiş, rın, söz ve bestesi kendisine ait olan eserlerinden aynı son nesillere kadar kullanılan bu yazı sayesinde, bir- zamanda çok kudretli bir şair olduğu da anlaşılıyor. çok eserin unutulmamasını sağlamıştır. Klasik form- larda bestelediği eserlerin hemen hepsi birer şaheser 70 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT Sanatkârlar arı gibidir, hangi çiçekten beslenirlerse onun balını üre- tirler. Osmanlı döneminin sanatçıları, içinde yaşadıkları çok uluslu toplum sayesinde, binlerce yıllık medeniyetlerin özünden esinlene- rek sanatlarını yüceltmişler. olan Hampartzum’un bestelerinde seçtiği şiirlerden hoca, talebe, dost hatta kardeş yakınlığı içinde aynı ne kadar derin bir zevk sahibi olduğu anlaşılır. edebiyat ve müzik zevkini paylaşmışlardır. Asdik Aga olarak bilinen Asadur Hamamciyan, dostu, bestekâr Enderunlu Osman Vasıf ’ın aşağıdaki tasavvufî şiirini Şevki Bey’in vefatında üzüntüsünü, sözleri de kendi- mânâsına uygun olarak Hisar Puselik makamında ve sine ait olan, karcıgar makamındaki aşağıdaki şarkı- murabba formunda ne kadar güzel bestelemiştir. sıyla ifade eder: Kim olur zor ile maksûduna reh-yâb-ı zafer Nihân oldu gözümden bestekârım Gelir elbette zuhûra ne ise hükm-i kader Gidince Şevki merhum neşem kaldı yarım Çıkar eflâke artık ahu zârım Hakk’a tefvîz-i umûr et, ne elem çek ne keder Kıl sözüm ârif isen gûş-i kabûl ile güher Sanatkârlar arı gibidir, hangi çiçekten beslenirlerse onun balını üretirler. Osmanlı döneminin sanatçı- Mihneti kendine zevk itmedir âlemde hüner ları, içinde yaşadıkları çok uluslu toplum sayesinde, Gam-ı şâdi-i felek böyle gelir böyle gider. binlerce yıllık medeniyetlerin özünden esinlenerek sanatlarını yüceltmişler. Ne yazik ki bugün Türk Sa- Yine Hampartzum’un çağdaşı olan bestekâr Oskiyan nat Müziği denince akla, şiirinde mânâ, nagmesinde Efendi (Vaskiyan) ney ve tanbur üstadıdır. Hatta ki- makam olmayan birkaç eğlence şarkısı, Rum müziği lisede org yerine ney üflemeyi önermiş ama Patrik denince buzuki ve taverna müzigi, Ermeni müziği tarafından kabul edilmemiştir. Sultan III. Selim’in denince de bugünkü Ermenistan’ın Kafkas türküle- hocası, bestekâr, neyzen, tanburî ve şair olan Yahudi riyle, düdük gelmekte. Tanburi Isaak Fresco Romano’dan ders almış, daha sonra da Sultan II. Mahmud’un ney ve tanbur hocası Toplumun yaşadığı yozlaşmadan kurtulabilmesi için olmuştur. Oskiyan’ın talebeleri arasında Neyzen Sa- Osmanlı mirasını anlaması, asırlardır tarihi, esteti- lim Bey, Baba Raşid, Rifâî şeyhi Abdulhalîm Efendi ği, zevkleri, felsefeyi, ilmi velhasıl her şeyi paylaştığı gibi üstadlar vardır. Abdülhalîm Efendi’nin talebeleri Doğu medeniyetleri ile barışması gerekir. Bu sadece olan Suphi Ezgi, Mesud Cemil Bey’i de ekledigimiz- Türkler için değil, başta Rum ve Ermeniler olmak de Oskiyan Efendi’nin bugünkü bütün tanburîlerin üzere Osmanlı toplumunun tüm diğer ögeleri için de ve yine talebesi olan Neyzen Sâlim Bey ile de neyzen- geçerlidir. lerin üstadı olduğu kolayca anlaşılır. Doğu medeniyeti maalesef artık harabedir. Latinle- Elliyi aşkın eseriyle klasik repertuarın önemli bir kıs- rin Eski Roması, Konstantin’in Yeni Roma’sı ve Fa- mını oluşturan Nikogos Melkonyan Aga, İsmail Dede tih’in İstanbul’una galip gelmiş, akabinde de dünya Efendi’nin talebesi, Galata Mevlevihanesi’nin şeyhi medeniyetlerinin çoğu Atlantik ötesinin şamatasında Ahmed Celaleddin Dede’nin de hocası olmuştur. kaybolup gitmiştir. Diğer bir deyişle, Tateos Enkserciyan, Asdik Aga, Bi- Günümüzde ise ne mutlu ki, genç müzikseverler ara- men Şen Dergazaryan, Leon Hancıyan gibi Ermeni sında makam musikisine, uda, kanuna, neye, tanbu- bestecilerin eserleri olmadan Osmanlı musikisini ra, kemençeye ilgi gittikçe artıyor. Özellikle Yunanis- icra etmek mümkün değildir. tan ve Türkiye’deki ölü topraklarda baş gösteren bu filizlerden, yepyeni bir ümit doğmakta. Bakalım nasıl Türkler, Rumlar, Ermeniler, Araplar, Acemler devir- bir çiçek açacak… lerinin tüm diğer bestekârlarıyla, müzisyenleriyle, 71 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT METROPOLİS BİR ŞEHRE RUH ARAMAK etropolis... Meçhul bir geleceğin ürper- tici bir ihtişam barındıran kocaşehri... Madde namına hiçbir eksiği yoktur bu metropolün. Her evresinin en ince ayrıntısına değin mükemmel ta- sarlanmışlığı neresine bakılırsa bakılsın alenileşen bu varlık kütlesi, içinde barındırdığı insanatıyla, hayva- natıyla, nebatatıyla, cemadatıyla devasa bir makinedir. Ve elbette mekanik aksamıyla. Bilim kurgu türünün ilk ve saygın örneklerinden 1927 tarihli Metropolis’in banisi Avusturya kökenli Alman yönetmen Fritz Lang. Mimarlık eğitimi alan yönetme- nin bu donanımı, filmin görsel, mekânla ilgili ve zihni tasarımı için fevkalâde münasip bir vasıf niteliğinde. Sinemaya ilkin senaryoyla giren Alman dışavurumcu- luk anlayışının en iyi ve en ünlü yönetmeni Lang, ilk önemli çıkışını Dr. Mabuse ile gerçekleştirir. İnsanları çağcıl zamanların etki tekniği hipnoz ile “bağladıktan” sonra soygunlara girişen doktorumuzun hikâyesi ile Metropolis’in arkaplan hikâyesi, ilk ânda öyle görün- meseler de aslında birbirleriyle irtibatlandırılabilir. Her iki film de çağdaş insanın ruh, zihin ve his dün- yasına sarkmaya niyetlenen yapımlar. İlki bu niyetini birey üzerinden tespite yeltenirken, ikincisi kitle için- de kütleleştirilmiş bireye mercek tutmaya çabalayarak sergilemeye girişir. 72 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT Zamanın Eskitemeyeceği Görsellik Her gün aynı makinelere aynı şeyleri yapa M, Fury ve Man Hunt... Lang’dan hâlâ yapa adım adım insanlıktan kopup makine- bu denli önemser bir edayla sözetmemi- leşmekte. Burada Nazım Hikmet bir selâmı zi mümkün kılan tarafı burası sanırım: hak etmekte. Zira yirminci yüzyılın en “tar- Önemli filmlerine yerleştirdiği ve alttan alta tışmalı” Türk şairine göre makineleşmek, işlediği çağdaşlık değerleri sorgusu. insanın kaçınması değil, tersine özlemesi, amaçlaması ve uğrunda gayret göstermesi 2010 tarihinde yenilenmiş hâliyle iki buçuk gereken değerli bir hedef niteliğinde. saati aşkın sessiz bir görsel destan niteliğine bürülü Metropolis’e kaynaklık eden roma- Makine İnsanın Kurdudur nın yazarı ve senaristi, yönetmenin karısı Her ne kadar film hikâyesini bir şehir üze- Thea von Harbou. Filmin bütçesi, kolaylıkla rinden anlatmaktaysa da bu şehri zihnimiz- tahmin edilebileceği gibi kendi döneminin de büyüterek “küresel köy” diye anlamak süper yapımı. neredeyse bir zorunluluk. Bilim, teknoloji, ilerleme ve gelişme gibi çağdaşlığın sırtını Üzerinden neredeyse yüzyıl geçmesine dayadığı nitelemeler bu şehirde hüküm- karşın filmin kendisine hayran bıraktıran ferma vaziyette. Ve insanlık kelimenin tam set tasarımını anmamak haksızlık olurdu. anlamıyla bölünmüş durumda. Yeraltındaki Ve bu tasarımda yönetmenin eğitiminin İşçiler Şehri’nde yaşayan ve çalışan kalaba- payını eklememek. lıklar ve yer üstünde yaşayan mutlu azınlık: Evlâtlar Kulübü bireyleri... Gülen, eğlenen, İlk tespitimizi dillendirelim: Metropolis, spor yapan, okuyan, müzik dinleyen, dans sonraları örneklerini bol bol göreceğimiz eden; kısaca insanın ulvi ve süfli bütün haz- distopik bilim kurgu filmlerinin ilk örnek- larını giderme hakkına malik seçilmişler. lerinden biri sayılmaktan çok, insanın gi- dişatını isabetlice öngören derin bir Alman Gözden kaçması olası bir ayrıntı: İşçi sınıfı bakışı. Alman felsefesini, Alman edebiyatını babalardan müteşekkil iken, Sonsuz Bahçe- ve Alman tasarım anlayışını münderecatına ler’de yaşayan seçkin bireyler, aynı babaların maharetle yedekleyen bir öngörü yumağı. çocuklarından müteşekkil. Dolayısıyla ço- İlmik ilmik açılmayı bekleyen bir yumak bu cuklarının geleceği için kendini feda etmeye ama. Kurcaladıkça dağılmayan, tersine yeni hazır baba tipine beklenmedik sertlikte bir anlamlara filiz veren bir anlatı. bakış atılmakta bu sınıf ayrımıyla. Makine bir Ruhtur İşçiler ve yöneticiler. Proletarya ve kapita- Sessiz sinemanın en iyi örneklerinden biri list. Yahut mustaz’af ve müstekbir. Dünya kabul edilen filmin açılış sahnesi de dur- görüşünüze göre adlandırabilirsiniz bu iki maksızın çalışan makinelerdir: biteviye dö- sınıfı. Tavsif değişse de vasıf aynı nasılsa. Ve nen dişliler, ritmik bir tempoyla inip kalkan bir yanda cenneti hatırlatan bahçeler, öbür pistonlar, her adımda birbirlerinin karnını yanda hiçbirimize yabancı gelmemesi gere- deşen çarklar... Modern yaşantının ruhunu ken devasa kocaşehir: Metropolis. apaçık temsil eden bu görüntülerin ardın- dan, klasik mekanizmanın temsilcisi saat İnsanın Emrindeki Makineden Makine- doldurur ekranı. Saat vardiya değişiminin nin Emrindeki İnsana vaktini işaret etmektedir. Aslında Metropolis’teki yaşantıyı ilk ba- kışta mutlu azınlığın mutsuz çoğunluk Bir öbek insan çalışmak için fabrikaya gir- üzerindeki sıradan tahakkümü diye anla- mekte, başka bir öbek insan ise dışarı çık- yabiliriz. Bir bakıma hikâyenin bu tarafı makta; hem de kelimenin en hakiki manâ- reddedilmesi gereken bir husus değil belki sıyla makine edasıyla. Başları önde, düşün- ama akılda tutulması zorunlu asıl incelik mekten, duymaktan, dolayısıyla kendince şurada: Ezen-ezilen zıtlığı filmin anlam eylemekten yoksun; belki bütün bu nitelik- katmanlarının yalnızca ilki. Bu çatışmaya leri ellerinden alınma bireylerden kurulu biraz olsun dikkatle baktığımızda iktisadi öbek öbek insan artıkları, kendilerinin de- ilişkiler merkezli bu anlamlandırmanın, ğil, başkalarının varlıklarını idame için varla Metropolis’teki asıl insanlık dramını (Tra- yok arası bir berzahta varolmaya çalışmakta. jedi mi demeliydim?) kavramamız için 73 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT yeterli gelmeyebileceğini görmek durumundayız. Modern şehri, modern şehir içindeki teknolojinin boyunduruğu altındaki insanı temsil ve tahkiye eden Metropolis’te insanın insan üzerindeki tahakkümün- den çok, insanın mekanikleşmesi ve dolayısıyla ma- kinenin tahakkümüne girmesi asıl üzerinde durul- mayı gerektiren husus. Başlangıçta seçkinler kalabalıklar üzerinde tekniğin olanaklarını kullanarak bir sulta kurmuşlarsa da za- manla saltanatlarını makineye devretmek durumun- da kalmışlar. Ve bu hak devir-tesliminin gereğince görünürde konforlu bir yaşantı içerisindeler. Fakat işçiler onları çalıştırmak için makinelerin yanı ba- şında bulundukça ruhlarını yitirip makineleştikçe, yukarıdaki seçkin azınlık ise kendi konforlarının de- İnsan Yutan Makine vamı için hemcinslerini ezdikçe insanlıktan uzaklaş- Filmin etkileyici yerlerinden biri durumundaki bu makta ve makineler râmolmakta. sahnede bir işçi, kadranda yükselen değeri düşürmek için insanüstü bir gayret göstermekte, ne ki sınırlarını Asıl Makine Kim? zorlamasına karşın değer ha bire artmakta, işçi ise ma- Kendileri de handiyse birer makineye dönüşmüş işçi- kineyi çalışır durumda tutayım derken, yani makineye lerin temel vazifesi, vardiyaları süresince şehri ayak- kendi ruhundan üflemeye devam ederken kendisin- ta tutan makinelerin çalışmasını sağlamak. Bütün deki ruhu yavaş yavaş yitirdiğinin ayrımına varama- o üstün teknolojik donanımlar; biteviye gidip gelen makta. arabalar, trenler, uçaklar, gemiler ve bilumum ulaşım ve üretim edevatının hepsi durmaksızın çalışmalı ve Ve beklenen son: işçi ruhunu makineye teslim eder. şehrin üstünde yaşayan küçük ama seçkin azınlığın Ne ki bu kurban tanrı-makineye yeterli gelmez elbet. kendilerini daha güçlü, daha konforda ve sonuçta Gazabı sönmez ve nihayetinde patlar. Onu “canlı” tut- daha mutlu hissetmelerini sağlamalı. Öte yandan, mak için çırpınıp duran işçilerin bir kısmı ölür. Tam birbirlerinden nitel ve nicel açıdan bunca uzaklaşmış burada tanrı-makine devasa bir canavara dönüşür. bu iki sınıfın şaşırtıcı ortak paydaları vardır: Birbirle- Zincirlenmiş insanlar öbek öbek sürüklenerek bu ko- riyle irtibatı özellikle kesilmiş her iki sınıf da, bilerek caman ağızdan içeri atılarak kurban edilir. veya bilmeyerek kendilerine yeni bir kimlik, yeni bir anlam ve yeni bir ruh aramaktadır. Bir zigguratı çağrıştıran bu devasa makineyi, makine- nin kendisinden çok, özellikle günümüzde teknoloji- Mevcut kurulu düzen, üst-başları perişan işçi ço- nin bizzat kendisi diye yorumlamak, sahiden de aşırı cuklarının koruyucusu Meryem edalı bir genç kızın, yoruma mı girer acaba? zevk bahçesinde Metropolis’in yöneticisinin oğluyla beklenmedik bir biçimde karşılaşması sonucu ilk Tarihi Anlamlandıran Öngörü ciddi tehdidiyle karşılaşır. Yöneticinin oğlu Freder, Tam burada anmakta yarar var: İnsan mekânda yaşa- asansörün önünde gördüğü bu tuhaf edalı kızı bul- maz yalnızca. Mekân insana hayat biçer aynı zamanda. mak için şehrin derinliklerine iner ve acı gerçekle O yüzden de her ruh kendine bir mekân seçer. Bula- karşılaşır: Meğer yıllardır içinde yaşadığı cennet, madığındaysa inşa eder. Ruhu huzura kavuşturmaya sürdürülebilirliğini bu cehennemi makinelere ve o yönelik bu çaba, insan topluluklarını yekdiğerinden makineleri çalıştırmak durumunda bırakılan binler- ayırmada kullanabileceğimiz temel ölçütlerden... Bi- ce insana borçluymuş. rey için ifade ettiğimiz bu kabulü toplumların ortak ruhi şekillenmesini hesaba katarak insanların değişik İşçiler Şehri’nde gördükleri beyzademizi dehşete dü- öbeklenmelerinin bütününe teşmil kılabiliriz pekâlâ. şürür. Devasa makinelerin arasına sıkıştığı için kü- Çünkü insan mekâna ruh üfleyen varlıktır. Demek ki çülmüş, handiyse karıncalaşmış insanları gördüğün- insanı mekânından ve elbette aynı zamanda o mekâ- de yüzündeki ifade çok manidardır: Hangisi daha nın sistematize tasarımını barındıran şehirden ha- mekanikleşmiştir? Makinenin bizzat kendisi mi yok- reketle anlamak yerinde bir ölçüt. Başka bir ifadeyle sa o makineyi çalıştırmak için yeknesak hareketlere kültür, yeme-içme ve eyleme evreleri gibi barınma ve mahkûm insan mı? idame evrelerinde de birincil belirleyicilerden. 74 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT Ne ki bütün bu teknik oyuncaklar, tarih boyunca sü- regelen bu anlam arayışına hiçbir müspet katkı sağla- yamamıştır; tersine, önceki devirler boyunca kırpıla kırpıla devralınan anlam kırıntılarını da tuz-buz et- miş, insanoğlu teknolojinin ihtişam pırıltıları eşliğinde muhteşem bir iççöküntüsüne sürüklenmektedir. Bu tersinden kreşendonun bir ân önce ayırdına varılması, ardından anlamlandırılması ve nihayetinde yerini ru- hun hakettiği o eski muteber mevkiine iadesi şarttır. Aşk Her Şeyi Çözer mi? Metropolis’in günümüze değin çok farklı bakış açıla- rıyla ele alınmasının ve bunca değişik etmenlerle ki- mileyin kıyasıya eleştirilmesinin asıl sebebi de burası galiba: Bütün o metafizik sorgulamalara ve insanlığın Makineleşmiş Ruhlar ve Ruh Barındıran Makineler ortak mirasından pay alan kültürel, mitolojik ve dinî İnsanın tarih boyunca asla bitmeyen, belki farklı kıv- göndermelere karşın son tahlilde önerdiği çözümün rımlarla ilerleyen ve değişik boyutlara evrilen anlam fevkalâde sıradanlığı. Bir sonraki yüzyılı apaçık öngö- arayışının, geçen yüzyılın başında, tam da iki dünya ren, üstelik tekniğin imkânlarını zorlayarak geleceği savaşının ortasındaki ahvalini resmetmeye çalışan mükemmele yakın görselleştirebilen; hatta zamanının Metropolis, bütün o görkemli dış dünyaya karşın, in- sinema anlatım olanaklarını zorlayan, dahası yeni- sanın gittikçe küçülen ve sefilleşen iç dünyasını kon- leyen o derinlikli boyuta ve bütün o çokkatmanlılığa turlamaya sıvanan, yitirdiğinin adını koymayı dene- karşın Fritz Lang, son tahlilde dümeni beklenmedik yen ve bunda da isabet kaydeden bir iş. Ve bütün bu bir viraja kırar ve çözüm kabilinden “aşk”ı öne sürer. varlık ve oluş sorularının hakkından gelmeye çabalar- ken de sırtını, bu yeni insanı en iyi temaşa edeceğimiz Sakinine kendi ruhunu üfleyen modern şehrin, insana cephesinden, yaşadığı mekândan, o mekâna katmaya yaşattığı bu çöküntüden kurtuluş ne türden bir aşkla çalıştığı anlam unsurlarından, tasarımdan ve biçim- mümkün acaba? lendirmeden hareketle teşhir masasına yatırır. İnsanın bedeni rahattadır; çevresindeki eşya ve makineler bu konforu pekiştirmek için tasarlanmışlardır. 75 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT CENEVRE Tarafsızmış Gibi Dünyaya Yön Veren Şehir slında Cenevre hiç de öyle büyük bir şe- 1870 ile 1920 yılları arasında Cenevre’de dünyanın hir değil. Ne o kadim şehirler gibi binler- hemen her coğrafyasından kimi sosyalist, kimi siyo- ce yıldır farklı kültürleri bağrında barın- nist ya da her türlü etnik milliyetçi ideolojilere men- dıran bir geçmişi var, ne de öğünülesi pek sup aydınlar ve geleceğin devlet adamları tahsil yaptı bir özelliği. Ünü daha çok “tarafsızlık diyârı” ve “dün- ve yetişti. Genç Osmanlıların 1870 yılında çıkarmaya yanın gizli kasası” olmasından. Dünya onu böyle bilir başladığı İnkilâb dergisinin ilk beş sayısı Cenevre’de ve es geçemez. Buranın sözde tarafsız arabuluculuğu- yayımlanmıştı. Ziya Paşa Hürriyet dergisinin 89’dan na ve göreceli adaletine dünyanın dört bir yanından 100’e kadar olan sayılarını aynı yıl Cenevre’de çıkardı. insanlar koşarak gelir. Yine Ali Suavi Ulûm dergisinin çoğu sayılarını bura- da yayımladı. Cenevre, Birleşmiş Milletler’in kuruluşundan beri, onun ikinci önemli merkezi olmasına rağmen, baş- 1890’lı yıllarda Cenevre nasıl İttihat ve Terakki’nin kenti olduğu İsviçre ancak 2002 yılında UNO’ya üye Batı ile bağı olan ilk oluşum merkezlerinden biriydiy- oldu. Kısacası, şu ünlü tarafsızlık, saat üretimi, banka se; yirmi yıl sonra yine bu yörede kurulan Türk Yur- gizliliği, kızıl haç, delikli kaşar, dağların kızı Heidi hep du’nun dernek lokallerinde (Abdullah Cevdet’in Genç birer Cenevre miti ya da gerçeği. Türklerin buluşma yeri olarak sahibesi Demière’den Fotoğraflar: Isabelle M. Beck 76 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT kiraladığı Rue de Carouge 7 numaradaki lokal) yetişen İnan gibi birçok Türk münevveri de Cenevre’de tah- ve en sonunda Anadolu’ya sıkışan Osmanlı’yı ancak silini tamamladı ya da burada farklı bir statüde uzun Türk Milliyetçiliği üzerinden savunan devlet yönetici- süre yaşadılar. Bunlardan bazısı, Beşir Ayvazoğlu’nun lerinin yetiştiği merkezlerden de biriydi. “Ateş Çemberi” adlı eserinde edebi bir dille anlattığı Türkiye’nin Üniversite Refermu’nun akıl hocalarından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkez komitesinde Cenevreli pedagoji proferörü Albert Malche’nin ya da yer alan, İstiklal Harbi’nden sonra İctihad dergisinde Türk Tarih Tezi’nin sözde ilmi destekçisi Pittard’ın öğ- yeni idareyi öven yazılar yazarak nüfuz kazanmak is- rencisi ve sevenleriydi. teyen Abdullah Cevdet (1869-1932)’in yine bu dergide Türkiye’nin nüfus politikasıyla ilgili olarak; “Neslimi- Babası bir süre İstanbul’da yaşayan Jean-Jacques Rous- zi ıslah etmek, kuvvetlendirmek için Avrupa’dan ve seau (1712-1778) pederinin İstanbul’dan tekrar Ce- Amerika’dan damızlık erkek getirmek gerekir.” şeklin- nevre’ye dönüşünden on ay sonra, şehrin merkezinde- deki teklifinin yer aldığı bir yazısı kültür tarihimizde ki Piere Katedrali’ne çok yakın Grand Rue 40 numaralı bir anektot olarak hâlâ anılır ve anlatılır. evde doğdu. Rousseau’nun babası İsaak 1705 yılı ile 1711 yılları arasında Galata’da saat ustası ve saray saat- Marxist teorinin aksine Lenin’in işçi sınıfının en az çisi olarak çalışmıştı. Doğu’yu gören bu babanın oğlu olduğu ülkelerden biri olan Rusya’da yaptığı devrim Batı’da bugün de önemli olan sözler söyledi. “İtiraflar” öncesi İsviçre’de yetişmesi nasıl ilginç ise, yine İsviçre adlı eserinde babasının İstanbul’daki saray saatçiliğin- Medeni Kanunu’nu örnek alarak 1926 yılında Türki- den Cenevre’ye, “Geri dönüşünün talihsiz meyvesi ye’de toplumsal yaşamdaki paradigma değişikliğini bendim.” diyor. Babasının İstanbul’un Galata mahal- Medeni Kanun ile kalıcı bir şekilde teklif edenler de ta lesinde yaşadıklarını çocukluğunda dinlemesinden ve 1913 yılında Cenevre yakınındaki Petit-Lancy köyün- oradaki anılardan bir şeyler almamış olması imkânsız. deki kuruluşu gerçekleşen Yurtçuların ya da eski İtti- Nitekim, sarayın saatçisinin oğlu Rousseau’nun “Doğu ihatçıların devamı olan, yani İsviçre’de yetişen, Cum- Fantazminin Kökleri” isimli eseri okura babasının ha- huriyet’in aydınının ilginç örneklerindendir. yatı ve Galata’da yaşadığı dönemdeki İstanbul etkileri- nin ipuçlarını veriyor. Tunalı Hilmi 1903 yılında Avrupa’da Tahsil adlı yayı- nında Cenevre’nin “Bir Türk ve bir Şarklı için en el- Cenevre’deki ünlü Patek Philippe Saat Müzesi’nin bir verişli ve en birinci” eğitim yeri olduğunu belirtiyor. bölümünde Osmanlı’ya ve onun namaz vakitlerini tam İslamcı olarak bilinen Sebîlürreşâd dergisi bile Ferid olarak bilmeyi istemekten kaynaklanan saat tutkusuna Dervişoğlu imzasıyla Şaban 1329 sayısında yayınladığı bir köşe ayırmış olması tesadüf değil. En gözde sergi iki sayfalalık “Avrupa Mektupları: İsviçre’nin Letafeti, objelerinden biri “Boğaziçi” adında seramik üzerine Umran ve Terakkisi” yazıyla bu ülkenin gelişmişliğini dört minareli bir cami, Boğaziçi ve Osmanlı yelken- ve medeniyetini, özellikle de Cenevre şehrini örnek lisinin resmedildiği bir saat ve üzerinde Osmanlı’nın olarak gösterir. Ziya Gökalp’in o ünlü Kızılelma şiirin- Anadolu ve Rumeli coğrafyasının ustaca resmedildiği de “İsviçre’de bir Türk köyü ve şehri kurmak” hayalin- çok ince işlenmiş bir Osmanlı saati. de olduğunu da biliyoruz.1 Batı’ya giderek Doğu’yu bulan sanat tarihçisimiz Bur- Yukarıdaki tavsiyelerin de etkisiyle olsa gerek, 1914 han Toprak da önceleri bir Batı kültürü âşığıdır. Uzun yılında Cenevre’de üniversiteye kayıtlı toplam 69 Os- Avrupa yıllarının, İsviçre dağ eteklerinin fikir çilesi manlı yüksek tahsil öğrencisi olduğunu tespit ediyo- günlerinin birinde ruhi bir bunalımın eşiğine gelir. ruz. Mustafa Said Bey gibi 1898 yılında dört haftalık Sanatoryumda bir gün kendine hep kasavet duygusu turistik gezi çerçevesinde Cenevre’de konaklayanların veren Paskal’ı okurken, lise yıllarında hocasının okut- haricinde uzun süre orada yaşayanlar şöyle: Mizancı tuğu Yunus Emre’nin kendisine büyük bir ferahlık Murad, Bedirhan Paşa Zade Abdurrahman Bey, Ha- verdiğini hatırlar. Türkiye’den alelacele getirttiği bir san Arif, Celâleddin Bey, Firarî Emin Bey, Nuri Ah- Yunus Divanı ile tekrar huzura erer. Ömrünün sonuna med Bey, Lütfi Bey, İshak Sukûti, Ahmed Seraceddin, dek Yunus’u bir daha bırakmaz ve onu kamuoyuna ta- Akil Muhtar (Özden), Mithat Şükrü, Ömer Lütfü, Şiş- nıtmayı ülkü edinir. man H. Arif, A. Nuri, Halil Muvaffak, Ali Kemal, Sadık Mehmed, Mahmud Paşa ve oğlu Prens Sabahaddin, Çocuk haklarının bu medeniyet yöresinde yüzyıllarca Mustafa Ragıb, Mustafa Refik Bey, Nasuhoğlu, İlyas süren gasbı çocuk romanları yazarı Johanna Spyri ta- Ragıb Bey, Şükrü Saraçoğlu, Mahmud Esat (Bozkurt), rafından çıplak ayaklı ünlü Heidi çocuk roman kahra- Ahmed Reşid (Rey), Reşid Safvet, Cemal Hüsnü (Ta- manıyla gizliden gizliye gündeme gelmeye çalışmış ve ray), Yusuf Akçura, Süleyman Nazif, Harun (Aliçe) ve sonunda, 2013 yılında çocuklara yapılan bu haksızlık- sonraları Galib Bey, Halil (Menteşe) Bey, Suheyb Bey, lardan dolayı devlet resmen özür dilemiştir. Hatırlana- Yakup Kadri (Karaosmanoğlu). Bunlardan (Ayşe) Afet cağı gibi evlilik dışı doğan ya da düşkünlerin çocukları 77 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 aile çevrelerinden zorla alınarak Heidi gibi büyük çift- lik sahiplerinin işlerine yardım etsinler diye bir nevi çocuk köleler (Verdingkinder) olarak verilmişlerdir. Cenevre şehir merkezi sanki ikiye bölünmüş. Nehrin bir yakasında istasyon ve daha çok eski evler ve top- lumun alt kesiminin yaşadığı mahalleler var, diğer yaka ise tarihî şehir. İlginç mimarisiyle tarihî bina- lar, kilise ve müzeler; küçüklü büyüklü eski saraylar. Esas zenginler ve süper zenginler ise şehrin dışında, Leman Gölü sahillerindeki malikhanelerinde yaşıyor. Cenevre’de Türkler az da olsa azımsanamayacak bir nüfusa sahip. Vefat eden Müslümanların şehrin ortası sayılabilecek bir yerinde 1978 yılından beri mezârlık- ları bile var. Bu mezârlıkta yatanların isimleri sanki Müslümanların Birleşmiş Milletleri gibi. Fatma Bingöl (1914-1981) ile Salih Bingöl (1939-2011), Ata Amira (1897-1990) ve Gülay Destanlı (1946-2001) mezar kitabeleri bize çok sey söylüyor. Cenevre’de şimdi ya- şamını sürdüren Müslüman Cemaat Vakfı yöneticisi Ender Demirtaş, ressam Nurcan Giz, THY Cenevre Müdürü Ayşe Mısırlı Mirza, MÜSİAD Cenevre Tem- Biz tekrar tarihe dönemlim: Genç Osmanlılar ve Jön silcisi Derya Akıncı ve Diyanet’in ilk Cenevre İmamı Türklerin İsviçre’de çıkardıkları gazete ve dergilerin Rüstem Çonoğlu Cenevre Türk toplumunun tanınmış sayısı yirminin üzerinde. Öteki Avrupa ülkelerinde bu simalardan bazıları. sayıya hiçbir zaman ulaşılabilmiş değil. Tunalı Hilmi Bey’in EZAN’ı, Tarsusizade Münif Bey’in HAKİKAT’ı, Cenevre, Kıbrıs’ın kaderini belirleyen görüşmelerin Emrullah Efendi ve Tevfik Nevzat Bey’in HİZMET’i, de yapıldığı şehir. O meşhur, “Ayşe tatile çıksın!” sözü Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın HÜRRİYET’i, Abdul- bu şehirde yapılan görüşmeler tıkanınca Bülent Ecevit lah Cevdet Bey’in İÇTİHAD’ı, Ahmet Beyzade Meh- tarafından Türkiye’nin Kıbrıs Harekatı’na başlaması met Bey ve Hüseyin Fahri Bey’in İNKİLAB’ı, Bedirhan gerektiğinin parolası olarak söylenmiş. Paşazade Abdurrahman Bey’in KÜRDİSTAN’ı, Ali Şevkatî Bey’in İSTİKBÂL’i, Ahmet Rıza Bey’in MEŞ- VERET’i, Mizancı Murad Bey’in MİZAN’ı ya da İT- TİHAD-I OSMANİ, VATAN ve İSTİRDAT hatta DA- VUL, TOKMAK ve BEBERUHİ gibi mizah dergilerini de bu meyanda sayabiliriz. I. Dünya Savaşı sonuna doğru Osmanlı toprakların- dan İsviçre’ye ve özellikle de Cenevre’ye giden asker ve sivil yöneticilerle birlikte orası âdeta Türk siyasile- rinin yaşam merkezi hâline gelmişti. Bunlar arasın- da; Genelkurmay eski Başkanı Rıza ve Afif Paşalar, Halep eski Valisi Kâzım Bey, Şeyh Şamil’in damadı ve Medine eski Muhafızı Osman Paşa, Abidin Paşa- zade Rasih, içişleri eski bakanı Reşid Paşa, Dr. Rıza Nur, Hakkı Halid, Şefik Esad, Kemal Mithat, Kıbrıslı Şevket, Asaf Muammer, Hüseyin Siyret, Süleyman Paşazade Adil, Selim Nüzhet, Osman Nevres, Nusret ve Sunullah Beyler ile Rıfat Paşa gibi yaşamını Ce- nevre’de sürdürenler vardır. Mahmut Muhtar Paşa ile İkdam Gazetesi sahibi Ahmet Cevdet Bey ise hemen yakındaki Lozan’ı tercih etmişlerdir. Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Muhiddin Bey ile Mahmud Ne- dim Paşa da tedavi olmak üzere Davos’a yerleşmiş- lerdi. Bu tanınmış kişilerin yanı sıra, Jön Türklerden Süleyman Nazif, Sami, İzmit milletvekili Ziya Bey de İsviçre’yi tercih edenler arasında yer almıştır. 78 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi I. Dünya Savaşı öncesinde İsviçre’deki Türk öğren- şartlarının dayatıldığı yer. Yani, Türkiye’nin hedefinin cilerin bir araya geldiği merkezlerin başında “Türk farklı bir medeniyet alanından artık diğer bir medeni- Kulüpleri” ve “Türk Yurdu” adıyla bilinen yerler geli- yet alanına doğru olacağının tescil edilmiş olduğu yer. yordu. 15 Nisan 1911 tarihinde kurulan Cenevre Os- Türkiye’nin bir zamanlarının doktor ve mühendis manlı Kütüphanesi de, 21 Ekim 1911’de, Cenevre Türk ağırlıklı bu devlet adamlarının, yönetici kesimin, ay- Yurdu adıyla faaliyete geçmiştir. Türk milliyetçiliğini dın gençlerin okuduğu yazarlar ve düşünürler daha yaymak ve savunmak amacıyla kurulan bu yurtların çok Ludwig Büchner, Ernst Haeckel, Gustave Le Bon, kuruluşuna dönemin tanınmış Türkçülerinden Ham- Auguste Comte, Carl Vogt, Friedrich Nitsche, Felix Le dullah Suphi (Tanrıöver) ve M. Nermi gibi seçkin Dantec ve Charles Darwin ve benzerleriydi. Kendi öz Batıcı aydınlar katılmışlardır. Bu Yurt’lara, sonradan kültür kodlarından yeni bir fikir üretimi ve kültür in- Cumhuriyet döneminde başbakan olan Saraçoğlu şaası gerçekleştiremeyen; Balkan Savaşları’nın, I. Dün- Şükrü Bey başta olmak üzere, birçok genç üye olmuş- ya Savaşı’nın, Milli Mücadele’nin dayandığı o kadim tur. Aynı Yurt’un ileri gelenleri arasında; Münir Maz- medeniyet değerlerini bir bir dejenere eden o Türkçü har, Şevket Mehmed Ali, Fahri, Hakkı Hayri, Sedad, önderlerin kimisi ve onların öğrencileri sonunda Türk Nabi, Asım Germenli, Rauf, Mahmut Esat (Bozkurt), Müziği’ni yasaklamak, İslam’ı disiplin ve çerçeve içine Cemal Hüsnü (Taray) gibi bakanlık da yapmış birçok almak gibi, kendi bacaklarına kurşun sıkma misali iş- kişi yer almıştır. lere bile başvurdular. Cenevre Türk Yurdu’nun da katılımıyla, 27 Aralık Bırakın Bursa, Bilecik ya da Söğüt’ün yayla ve dağ köy- 1911’de, Gramont Köyü’nde, “Birinci Yurtçular Der- lerinin tarihî mirasının peşinde olmayı, İstanbul’un neği” toplantısı yapılmıştır. Bu ilk derneğin kurucuları hemen yanındaki Kayışdağı’ndaki berrak su pınarları- arasında; sonradan Türkiye’de etkin olmuş kişiler de nı bile gözardı ederek ta Alp Dağları’nın eteklerindeki var. Bunların başlıcaları; tıp öğrencilerinden Hazne- Leman Gölü sahilindeki Cenevre’de “Biçare millet-i daroğlu Sedat, Şefik, Germenlioğlu Âsım; hukuk öğ- Osmaniye” üzerine fikir yürtüten, nice zadegân gören rencilerinden Celaleddin Arif; kimya öğrencilerinden kültür tarihimizden alınacak çok dersler var. Ferit Recep (Eczacıbaşı); sosyoloji öğrencilerinden Ziya (Hilmi Ziya Ülken), Molla Aşkıoğlu İsmail Hakkı I. Dünya Savaş’ının o emperyalist paylaşımının hemen (Baltacıoğlu). İkinci Yurtçular Derneği toplantısı ise, sonrasında nasıl haritalar değiştirildiyse, yüzyıl sonra 28 Mart 1913’te, Cenevre yakınlarındaki Petit Lance bugün de haritalar yeniden çizilmek ve değiştirilmek köyünde gerçekleştirilmiştir. Toplantı başkanlığına isteniyor. Tarafsız küçük bir coğrafya imiş gibi tavır Yusuf Kemal (Tengirşenk) seçilmiş; İstanbul Türk alan İsviçre ve özellikle Cenevre şehri, o zaman olduğu Ocağı Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ise top- gibi bugün de alınan kararların legalleşmesinde önem- lantıda bir konuşma yapmış, Ziya Gökalpçi görüşün li bir yer işgal ediyor. egemen olduğu bu toplantıda bir de “Yurtçular Yasası” hazırlanmıştır. İsviçre ve özellikle Cenevre savaş bölgelerinden kaçan yüksek tabaka insanların da sığınak yeri, dünyanın hasta zenginlerinin tedavi merkezi, uyuşturucu ka- çakçılarının barındığı sakin bir liman ve tabii yüksek tahsil görmek isteyenlerin geldiği bir beldeydi eskiden. Şimdi de öyle. Her gün uluslararası sayısız toplantının gerçekleştiği bir kent. İLO, GATT’ın devamı WTO; WHO, CERN gibi şu an 134 resmî uluslararası kurum ve kuruluş ile 120’nin üzerindeki uluslararası STK’nın merkezinin de yine Cenevre’de olduğu düşünülürse ne demek istediğimiz anlaşılır. Dünya çapında uluslara- rası problemlerin çözümü için tarafların toplantı ve görüşmeler yaptığı bir şehir burası. Leman Gölü’nün bir kenarında Osmanlı’nın varisi Türkiye’ye göreceli bağımsızlığının verildiği ya da Ba- tı’ya mecbur edilişinin resmen tescil edildiği anlaşma- nın olduğu ünlü Lozan, diğer kenarında da Cenevre var. Başka bir ifadeyle bu coğrafya Osmanlı’yı tasfiye edenlerin varis ülke Türkiye’yi sistemlerine kabul ediliş 79 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KÜLTÜR I SANAT ENDÜLÜS’E SERENAT “Ben tarihçiyim”, demişti adamın biri hararetli bir şe- Önce gurbet oldu Endülüs, şairlerin özlem duyan gö- kilde, “Benim için şiir, bir vesikadır. Onunla dolduru- nüllerine. Şiirine taklit dediler. Oysa, yürüyüp geldiği rum mekânın mana boşluklarını, onunla okurum za- medeniyet yürüyüşünün kokusuydu üzerine sinmiş manın ruhunu ve yeri gelir onun üzerine bina ederim olan. Düşünemediler yüzyıllar sonra adlandırırken, tarihi.” o şiirin üzerinde uzun mesafelere rağmen bırakılan yerlerin reyhanının olduğunu. Yaşamayan garipliği, *** *** *** hissedemezdi verdiği sızıyı. Sızmadı o sızı o gönle, ve göremediler böylece mesafelere ve zamana rağmen Zamanın dönüş yolunun taşlarıdır her bir mısra. Yatay kopmayan bağı. Yoksunluktan gelen mahzunluk, sa- olarak dizildiğinde tarih olur, dikey olarak bir şehir. mimiyetten doğan masumiyet idi hâlinin özeti. Ge- Kişi kendine yönelttiğinde ibret, dosta söylediğinde miler yakılmış fakat köprüler kurulmuştu. Bir ayağı nida, Rabbe yöneldiğinde ise dua. Ne der bize Endü- doğuda, diğer ayağı adada iki tarafı birbirine bağlayan lüs, mısraların arasından dökülenleri toplayıp avucu- köprüler. Çok uzun sürmedi bu durum. muza bakınca. Yer edinmek yâr edinmeye döner kısa sürede. Bütün *** *** *** imkânlar, bütün cezbedici unsurlar bir yana, hayat bağlar bulunduğun yere. Hayat, yani doğumlar, evler, Gemiler yakıldı ki, var olma mücadelesi doğsun yok bahçeler, ganimetler. Varlık, yoksunluğu hissettirmez olma tehdidinden. Kulaçlar atıldı, sarıldı kısa sürede olur artık. Bazen de ama ölümler, mücadeleler ve bel- bütün kara. Varılan yer hep bir özlem yeridir önce. ki de en çok geri kazanılması gereken kaybedilenler. Sırtını dayayıp bir ağaca, dikiyor gözlerini doğuya Ab- Kısacası öfkeler, husumetler, hırslar. Masumiyet yerini durrahman. mahkumiyete bırakır. Kendine mahkum olan insan, nefsinin gardiyanlığına razı olur. İmkânlar iradesi- Batıda bir ücrada; hurma ağaçlarindan uzakta ni rehin alır kişinin. Bile isteye teslim olur. Ve başlar Dikiverdim bir hurma gönüllü gönül köleliği. Hayat-ed dunya’ya varır hayyal Memleket sahillerinden ıralarda ale’l-felah’lar. Toz pembe bir hayattır yaşanan toz du- Yaşamaktayım artık yeni bir mezrada man olan bir dünyada. Ey hurma ağacı, sende benim gibi yetim Senden olanlardan uzak bir mukim Ağlıyorsun; sızılı bir serzeniş süzülüyor yaprakların uğultusundan, ruhum eziliyor Abdurrahman I., (yıl 780) 80 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi KÜLTÜR I SANAT “Endülüs ülkesinde güzel yaşamın zevki vardır. Orada Önce gemileri yakmıştı, zamanla köprüleri yıkmış sevinç kalbi hiç terketmez.” oldu Endülüs. Ira kalmıştı evvelce yakın olan ötelere. Ne terk edebildi oraları, ne sesini duyan oldu berilerde. “Oradaki tüm bahçeler, süslemede San’a’ya benzerken, “Ey kardeşimiz, erimiyor mu kalbiniz başımıza gelen bu görüntü nasıl olur da gözleri kamaştırmaz?” felaket ve bedbahtlik karşısında?” haykırışı ancak bu- gün yankılanabildi buralarda. “Nehirleri gümüş, toprağı misk, bahçeleri ipek ve çakıl taşları incidir.” “Hakir görüleceğin bir yerde bulunmaktan kendini ten- zih et. İbn Safar el Marinî (12. yy.) Bulunacağın yer, küçük görülmeyeceğin bir yer olsun. Şefaat için çıkılan yolda, sefahata dalınca, yeryü- Ölüm, şereften sonra zillet libasına bürünmüş hayat- zünde misafir olmayı unutur, Endülüs. Sefer bitmiş, tan evladır.” cenneti dünyada bulmuştur. Yolda olmayan yolda kalır ve nihayet yolsuz kalır. Artık gür sesin yerini Ahmed ad-Dakkun (15. yy) sarhoşluk naraları alır. Önce farklılıklar kalkar orta- Zordu imtihanı Endülüs’ün. Önce hayat teslim aldı dan, sonra da fark. Kendini kaybetmeye dursun bir onu, sonra mazisi. Bir de en acı olanı, nesliyle tehdit topluluk. Kainat boşluk tanımaz. Hemen yerini alır ettiler Endülüs’ü. Karakoç’un ifadesiyle, en etkin sila- başka bir unsur. hını çekmişti Batı. Ya değişeceksin demişti, ya da nes- lini teslim edeceksin. Giden gitti. Kalanlar hem değişti, “Rabbimizin haklarını kaybettik, O da bizi kaybetti. hem neslini teslim etti. Tutunduğumuz kulp kopma noktasına geldi. Nice zamandır, dinimizi kötüden ayırdedemez olduk *** *** *** Gel de gör bak, nasılmış kendini bilememek.” Bir kaf dağı masalı mıdır Endülüs, yoksa mazideki bir (Yazarı bilinmeyen bir Endülüs şiiri) ütopya mı? Herkese istediği hisseyi sunan bir kıssa mı- dır, yoksa bir ayet mi? Süslü bir anı mı sadece yahut İlginçtir, bu hakikati ifade edenin isminin bilinme- yüzümüze tutulan bir ayna mı? mesi. *** *** *** Bir deli idi, belki de bir mecnûn; Söyle Endülüs, imanın bedeli bir hicret misin, yoksa belki de ama bir veli. ihanetin bedeli bir sürgün mü? Veya ihmalin bedeli bir Sesini duyuramamıştı besbelli. acı mısın, yoksa tuğyanın bedeli bir helak mi? Bir fatih misin, yoksa bir sefih mi? Söyle, cesaretinle örnek mi- Zamanın dönmesi ile, uğradı içten içe bir dönüşüme sin, yoksa cahilliğinle bir ibret mi? Endülüs. Irmak’tan kana kana içenin direnci kay- bolur, diye bildirilir bir ayette. Irmağa, yani hayata *Osnabrück Üniversitesi, Akademisyen dalınca Endülüs, döküldü üzerinden benliği. Mecali kalmadı artık, bir yola baş koymaya, zamana kafa tut- maya. “Kuş bile tuzağa düştüğünde kurtulup yaşama- yı ümid eder. Tüyleri yolunup uçamasa da, ayaklarıyla kanatlarıyla çırpınır.” der bir şair ve sitem eder düşü- len bu hâle. 81 sabah sayı 44 ülkesi 07 | 2015 KiTAP TANITIM OSMANLI MİLLET SİSTEMİ M. Macit Kenanoğlu Klasik Yayınlar B atı hukuk sistemi içinde, farklı inanç sahiplerinin hak ve özgürlüklerinin tanınması için 20. yüzyılı beklemek gerekti. İslam hukuk sisteminde ise farklı din ve inanç sahiplerine dokunulmaz ve ihlal edilmez bir çerçeve içinde hukukî bir koruma sağlandığı görülür. Bazı istisnalar bir yana bırakıldığında bu teminatlı hukukî yapı gayrimüslimler için eșine rastlan- mayan bir uygulama olmuștur. Osmanlı Devleti de bu uygulamayı devam ettirerek çok kültürlü bir sosyal yapıyı mümkün kılmıștır. Ancak, Osmanlı uygulamasının çokhukuklu sistem olarak takdimi mübalağalı bir yaklașımdır. Osmanlı uygulaması tek bir hakim hukuk sistemi (İslam hukuku) etrafında yine İslam hukuk teorisinin prensiplerine uygun olarak șekillenmiștir. Osmanlı deneyimi, ayrı hukuk sistemlerinin varlığı veya her cemaatin kendi hukuk sistemini uygulaması anlamına gelmez. CİHAN PAYİTAHTI İSTANBUL (2500 Yıllık Tarihi) Önder Kaya Timaș Yayınları İ stanbul, 2500 yıllık tarihi boyunca defalarca harap edilmiș, yağmalanmıș, görmezden gelinmiș, türlü afet- ler, sayısız badireler atlatmıștır. Ancak her defasında küllerinden yeniden doğmayı bilmiș, topraklarının üze- rinde egemenlik kuranların, gönlünde taht kurmayı bașarmıștır. Șehre hakim olanlar, ellerinde tuttukları eșsiz güzelliğin bilinciyle ona Nea Roma, Ebedi kent, Dersaadet gibi unvanlar verirken, kenti arzulayanlar da el-Mahrusa (korunan) ve Çarigrad (imparatorlar kenti) gibi yakıștırmalar yapmıșlardır. Șehir yaklașık 1000 yıl boyunca Hıristiyan dünyasının en önemli kentlerinden biri olma vasfını korumuș, 1453'de Osmanlıların fethiyle birlikte kısa sürede İslam dünyasının sayılı merkezlerinden biri haline gelmiștir. Konstantin, Justinyanus, Fatih, II. Bayezid, Kanuni, III. Mustafa gibi hükümdarların koruyup ihya ettikleri kent, 193'de Romalılar, 1204'de Haçlılar ve 1918'de İtilaf devletlerince tahribata uğratılmıștır. 82 sayı 44 sabah 07 | 2015 ülkesi