Kent ve Yoksulluk Sayı 16 • Mayıs 2015 www.kentarastirmalari.org Journal of Urban Studies Sayı Issue 16 ● Mayıs May 2015 ISSN: 1307-9905 Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Owner and General Director ADAMOR Araştırma Danışmanlık Medya Ltd. Şti. adına mir smano l Editörler Editors* M sta a lt no l a er elik eri e eni r n mga Sayı Editörü Issue Editor: Yrd. Doç. Dr. . Se gi engin Hakem ve Danışma Kurulu Advisory Board* eyla lkan a i ni ersitesi met emal ayram Marmara ni ersitesi eyne ılma ayram ara eni eknik ni ersitesi . n a enol antek nkara ni ersitesi ay n ınar nkara ni ersitesi i em anı alatasaray ni ersitesi esli an emirta -Mil mir konomi ni ersitesi e nem k en n ar ok yl l ni ersitesi . ra im enli Mar in rt kl ni ersitesi a ire rman ilkent ni ersitesi Mi ael ol man Minnesota ni ersitesi emal rme a i ni ersitesi at ll ınar na ol ni ersitesi erin r ni ersitesi M rat en a ir as ni ersitesi kr arate e ıl ırım eya ıt ni ersitesi ili artal y e ol an a n olis ka emisi l an aya ıl ı eknik ni ersitesi akan aynar a ette e ni ersitesi en ele nkara ni ersitesi Me met li ılı ay mine seo l ati S ltan Me met ni ersitesi na y o a i i ni ersitesi aranak Mira ta llinois ni ersitesi kt Mor l ennsyl ania State ni ersity M sta a r an ıl ırım eya ıt ni ersitesi n ay n er a i ni ersitesi Metin S en ek l ak ı s a in ksaray ni ersitesi arık eng l ıl ırım ent rk Mimar Sinan ni ersitesi r anyeli ilgi ni ersitesi o k n a tan rı ra im e en ni ersitesi l an ekeli ork t na stan l i aret ni ersitesi Me met n er a i ni ersitesi ys rlar n ıl ni ersitesi S tay a . Se gi engin i e ni ersitesi Soya ına g re al a etik sıra a In alphabetical order Yayın Danışmanı Publishing Consultant İletişim Direktörü Corporate Communications M. li r em s S nar Abonelik Reklam ve Halkla İlişkiler ıllık 60 TL ekir te ra ele li Sert r msal ıllık 120 TL ilgi i ealkent ergisi. om ADAMOR Araştırma Danışmanlık Medya Ltd. Şti. i ealkent gmail. om Yapı Kredi Bankası Kızılay Şubesi: TR61 0006 7010 0000 0083 7963 30 İletişim Correspondence Yayın Türü . e ler Ma . . Sok. e ler- ankaya rt ylık erel S reli ayın el aks Baskı: Mayıs e www.i ealkent ergisi. om Salmat Mat aa ılık t . ti. E- osta i ealkent ergisi otmail. om Kapak Fotoğrafı: onat an St t i ealkent ent ra tırmaları Dergisi EBSCO tara ın an in ekslenmekte ir. i ealkent yıl a sayı yayımlanan l sal akemli ir ergi ir. ayımlanan ya ıların sor ml l ya arına aittir. ayımlanan ya ıların teli akları i ealkent’e aittir yayım ının i ni alınma an ya ıların t m ir kısmı ya a l mleri o altılama asılama yayımlanama . Kent ve Yoksulluk ayı 16, Mayıs 2015 İçindekiler Takdim 5 Hatice Sevgi Zengin Makaleler 8 ınar Kaya z elik Yoksulluğun Küresel Birikimi: Risk mi Yoksa Fırsat mı 34 Murat o lu Neoliberalizm Kent Alanlarında Neden Yoksulluğa İhtiya Duymaktadır 50 atih Kahraman Yoksulluğun alışma İle İmtihanı: alışan Yoksullar zerine Bir Araştırma 71 Kerem kten iyasa Reformu ve Yeni Kent Yoksulluğu: in Kentlerinin Yeniden Yapılan dırıl masının Ekonomi olitiği 107 ınar n incan Kentsel Dönüşümün Sonu ları: Kent Yoksulluğu Yoksunluğu ve Toplumsal Dışlanma 123 elim Kılı Kentsel Yoksulluğa Ekolo ik Bir Yaklaşım 155 Mehmet zel Kentsel Yoksulluk ve Türkiye’de Yerel Yönetimlerin İşlevleri 182 Bediz Yılmaz Yeni Türkiye Yeni Refah Re imi Yeni Yönet iş im ve Yoksulluk: Sosyal Yardımların Anlam ve Ehemmiyetine Dair 210 a atay d can Şahin ebiha Kablay Türkiye Kömür Maden iliğinde alışma Re iminin Evrimi ve zyönetim Se eneği 258 li han K se Yoksulluk Kavramının insiyetlenmesine Dair Kısıt ve lanaklar Urban and Poverty Issue 16, May 2015 Contents Editorial 5 Hatice Sevgi Zengin Articles 8 ınar Kaya z elik The Global Accumulation of Poverty: Risk or Opportunity? 34 Murat o lu Why Does Neoliberalism need Poverty in Urban Areas? 50 atih Kahraman Examination of Poverty by Working: A Research on Workingpoor 71 Kerem kten Market Reform and the New Urban Poverty: The Political Economy of Restructuring the Chinese City 107 ınar Engincan Consequences of Urban Transformation: Urban Poverty/Deprivation and Social Exclusion 123 elim Kılı An Ecological Approach to Urban Poverty 155 Mehmet zel Urban Poverty and Functions of Local Authorities in Turkey 182 Bediz Yılmaz New Turkey, New Welfare Regime, New Governance… and Poverty: On the Significance and the Importance of Social Aids 210 a atay d can Şahin ebiha Kablay The Evolution of Working Regime in Turkish Coal Mining Industry and The Option of the Workers’ Self-Management 258 li han K se On the Concept of "Feminization of Poverty": Constraints and Possibilities Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği * The Evolution of Working Regime in Turkish Coal Mining Industry and The Option of the Workers’ Self-Management Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay Öz Bu çalışmada Türkiye’de kömür madenciliğindeki çalışma rejiminin gelişiminden hareketle, özellikle 1980 sonrası özelleştirme politikalarının yarattığı problemlere dikkat çekilecek ve madencilikte kar yerine çalışma koşullarının iyileştirilmesine öncelik veren ve bunu yaparken de verimlilik açısından problem yaşamayan işçi özyönetimi deneyimlerinin, mevcut sorunların aşılmasında sunabileceği olanak ve sınırlılıklar tartışılacaktır. Anahtar kelimeler: Maden sektörü, çalışma koşulları, özelleştirme, işçi özyönetimi. Abstract In this paper, we firstly start from the evolution of Turkey’s working regime in coal mining industry with special focuse on the problems which created with privatization process after 1980. Then, we will discuss the possibilities and limitations of workers’ self-management practices in coal mining indus- try, which are worker oriented rather than profit oriented and profitable at the same time. Keywords: Mining industry, working conditions, privatization, workers’ self-management. © Sayı 16, Mayıs 2015, ss. 210-257 ISSN: 1307-9905 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği Giriş Madenler tarih boyunca önemli olmuş, hatta medeniyet tarihi kullanılan madenlere göre isim almıştır. Madenler günümüzde de önemini korumak- tadır. Zira özellikle enerji kaynağı olarak kullanılabilen madenler, çıkarıl- dığı ülkenin zenginliğine büyük katkı sağlamaktadır. Bu durum ülkeler açısından zaman zaman sorun yaratabilmekte, gelişmiş ya da komşu ülke- lerin bu zenginliklere sahip olma isteği çeşitli savaşların çıkmasına da ne- den olabilmektedir. Madencilik son yıllarda giderek artan oranda sermeyenin ilgi odağı olmaktadır. Özellikle ülkemizde devletin yaptığı kömür yardımları ve termik santrallere verilen önemi arttıran enerji politikaları bu ilginin başlı- ca nedenleridir. Zira devletin kömürün en büyük alıcısı olması ve alım/satım ya da fiyat garantisi vermesi kömür madeni işletmeciliğini cazip hale getirmektedir (Çelik, 2014a: 4). Kömür madenciliği enerji sektö- rünün yanı sıra sosyal politikalar açısından da önemlidir. Özellikle yoksul ailelere yapılan kömür yardımları sosyal yardımların içinde önemli bir yer tutmakta bu durum hem enerji sektörü hem de sosyal yardımlar için sü- rekli bir kömür arzını gerekli kılmaktadır. Kömür üretiminin arttırılmaya çalışılması, özelleştirme uygulamalarıyla birleştiğinde kömür ocaklarında kötü ve güvensiz çalışma koşullarını beraberinde getirmekte, gelişmiş ülkelerde vahşi kapitalizm yıllarında görülen çok ölümlü kazalar ülke- mizde 21. yüzyılda görülebilmektedir. Türkiye’nin izlediği enerji politikasında kömürün rolü ve rödovansa dayalı kömür üretimiyle, Avrupa Birliği (AB) Ortak Tarım Politikası’na uyum sağlamak için izlediği strateji, işgücünde çiftçilikten madenciliğe doğru bir kaymayı beraberinde getirmektedir. Tarım sektöründeki işgü- cünün çözülüşünü beraberinde getiren bu sürecin, madencilik kültürüne aşina olmayan, deneyimsiz çiftçilerin madenlere inmesini beraberinde getirdiği, bunun da başta iş kazaları olmak üzere çeşitli problemlere yol açtığı bilinmektedir. Bu çalışmada kömür madenlerindeki işveren ve dev- let yükümlülükleri üzerinden çalışma rejimi ile madenlerin işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından halihazırdaki durumu ele alınacak ve madencilikte özelleştirme stratejisi yerine işçi özyönetiminin sağlayabileceği imkan ve sınırlılıklar üzerine bir tartışma yürütülecektir. Ancak madenlerdeki ça- 16 (Mayıs 2015) 210-257 211 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay lışma rejimini incelemeye geçmeden önce Türkiye’nin son yıllardaki kö- mür üretimi sürecine ilişkin genel bir çerçeve çizmekte fayda vardır. 1. 21. yy. Türkiye’sinde Kömür Madenciliğinin Yükseliş Dinamikleri: Kısa Bir Özet Onuncu Kalkınma Planı’na (OKP 2014-2018) göre, Türkiye’de madencilik sektörünün GSYİH içerisindeki payı 2006 yılında % 1,2 iken, 2012 yılında % 1,5’e; toplam ihracat 2006 yılında 1,1 milyar $ iken 2012 yılında 3,2 mil- yar $’a yükselmiştir ve ihracatın büyük bir kısmı doğal taş, bakır, çinko, krom, feldspat ve bordan oluşmaktadır. Toplam ithalat ise 2006 yılında 22 milyar $ iken 2012 yılında 42,2 milyar $’a yükselmiş, bunun yaklaşık 39,5 milyar $’lık kısmını ham petrol ve doğal gaz, 1,1 milyar $’lık kısmını taş- kömürü, 1,1 milyar dolarlık kısmını ise demir oluşturmuştur (OKP, 2013: 105). Durum kömür özelinde ele alındığında taşkömürü üretimi 1980’lerden 2004’e kadar gerileme trendine girmiş, ancak 2004’den itibaren üretim yeniden artmaya başlayarak yükseliş trendine girmeye başlamıştır (TKİ, 2011: 16) Aşağıdaki grafikte (Grafik 1) 1980-2010 dönemine ilişkin taşkömürü üretim trendi görülmektedir. Grafik1 Kaynak: GMİS, 2011: 10. 212 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği 2009 yılı itibariyle kömür Türkiye’nin birincil enerji üretiminde, üretilen toplam enerjinin %57’sini oluşturmaktadır. Türkiye’deki enerji üretiminin %27’si yerli kaynaklarından sağlanırken, %73 gibi önemli bir kısmı ise ithal kaynaklardan sağlanmaktadır. İthal kaynakların dağılımında kömürün payı %19 civarındadır (TKİ, 2011: 16-17). Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu’nun (TKİ) ürettiği kömürlerin %80’i termik santrallerde elektrik üretimi amacıyla kullanılmaktadır. Geriye kalan %20’lik kısım ise sanayide ve ısınma amaçlı olarak tüketilmektedir. Bu durum TKİ’nin son yıllardaki üretim ve satış per- formansına bakıldığında daha net görülmektedir. TKİ’nin 2008 yılında termik santrallere verdiği kömür miktarı 29,44 milyon ton iken, ısınma ve sanayiye verilen kömür miktarı ise 6,98 milyon tondur (TKI 2009, 18). TKİ, 2010 yılında ürettiği ya da rödovansla ürettirdiği kömürlerden toplam 29,8 milyon tonu- nun satışını yapmış olup, bu miktarın 23,4 milyon tonunu (%79) termik sant- rallerde kullanılmak üzere Elektrik Üretim Anonim Şirketi’ne (EÜAŞ) ve bağlı ortaklıklarına ve 6,4 milyon tonunu (%21) ise ısınma ya da sanayide kullanılmak üzere piyasaya satmıştır (TKİ, 2011: 21-22). 2011 yılında üretimini arttıran TKİ, ürettiği ya da ürettirdiği kömürlerden toplam 35,3 milyon tonu- nun satışını yapmış olup, bu miktarın 27,7 milyon tonunu (%78) termik sant- rallerde kullanılmak üzere EÜAŞ ya da bağlı ortaklıklarına ve 7,6 milyon tonunu (%22) ise ısınma ya da sanayide kullanılmak üzere piyasaya satmıştır. (TKİ, 2012: 29). Aşağıdaki grafikte TTK’nın 1980-2010 döneminde hangi sek- töre ne kadar kömür sattığı görülmektedir. Grafik 2 Kaynak: GMİS, 2011: 10. 16 (Mayıs 2015) 210-257 213 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay Türkiye’deki linyit rezervinin %41 ile en büyük kısmı EÜAŞ’de, %23’ü MTA’da ve %22’si de TKİ’de olmak üzere toplamda %86’sı üç kamu kuru- luşunda, geriye kalan %14’ü ise özel sektör ruhsat sınırları içinde (420’den fazla ruhsat) bulunmaktadır (TKİ, 2012: 13-14). 2004 yılından itibaren TTK tarafından işletilemeyen rezervlerin, hukuku TTK uhdesinde kalmak kay- dıyla, rödovans karşılığı * özel firmalara işlettirilmesi uygulaması başlatıl- mıştır (TTK, 2012: 26). 2011 yılında özel sektör tarafından üretilen taşkö- mürü toplam üretimin yaklaşık %40’ı oranındadır (TKİ, 2012: 15). Rödovans stratejisinin verimlilik dışında sonuçları da vardır. Örneğin Manisa’nın Soma İlçesi’ndeki Eynez/Karanlıkdere yeraltı kömür ocağında, 13 Mayıs 2014`te meydana gelen ve aralarında 5 maden mühendisinin de bulunduğu 301 madencinin yaşamını yitirdiği facia, Soma Kömür İşletme- leri A.Ş.’nin rödovans yolu ile işlettiği ancak ruhsat hukuku TKİ`ye ait olan madende yaşanmıştır (Torun, 2014: 3). Enerji sektöründe serbestleştirme politikası sonucunda piyasalaşma sü- recinin hızlandığına ve 2007 sonrasında birincil enerji tüketimindeki artışa dikkat çekilen OKP’de, özel sektörün elektrik enerjisi kurulu güç içerisin- deki payı 2006 yılı sonundaki % 41,5’den 2012 yılı sonu itibarıyla % 56,6’ya, elektrik üretimindeki payı ise % 51,9’dan % 62’ye yükselmiştir. Kamu elektrik üretim ve dağıtım varlıklarının özelleştirilmesi konusunda ciddi ilerleme kaydedilirken üretim özelleştirmesinde ise kısmen ilerleme kaydedilmiştir. Özelleştirme perspektifinden bakıldığında TKİ ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın (ETKB) misyonları örtüşmektedir. TKİ’nin misyonu; “Ülkemizin enerji ihtiyacını nitelikli, güvenilir ve düşük ma- liyetli karşılamak üzere; linyit, asfaltit, bitümlü şist, turba gibi enerji hammadde- lerini, bilimsel ve teknolojik yöntemler kullanarak ve çevresel faktörleri de dikkate almak suretiyle etkin, verimli ve sürdürülebilir bir şekilde aramak, üretmek ve kullanımlarını sağlamaktır”. Bu misyon hem ETKB’nin “Enerji ve tabii kay- nakları verimli, etkin, güvenli, zamanında ve çevreye duyarlı şekilde değerlendire- * Türkiye’nin artan enerji ihtiyacının karşılanması amacıyla TKİ, kendi üretim kapasitesini artırma gayretinin yanı sıra özel sektörün de bu alanda yatırım yapmasına imkan tanı- maktadır. Bu hedef doğrultusunda TKİ, elinde bulundurduğu kömür sahaları arasından kalite açısından elektrik enerjisi üretiminde kullanılabilecek kömür özelliklerine sahip olanları, kömürden üretilen birim elektrik enerjisi üretiminden pay almak (rödovans) şeklinde özetlenebilecek bir yöntemle, termik santral kurma şartıyla özel sektör kullanı- mına açmıştır (TKİ, 2013: 50). 214 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği rek, ülkenin dışa bağımlılığını azaltmayı ve ülke refahına en yüksek katkıyı sağla- mayı görev edindik” şeklindeki misyonuyla (ETKB, 2013: 20) hem de “Elekt- rik Enerjisi Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi” ile ortaya konan “Bilinen linyit kaynakları ve taşkömürü kaynakları 2023 yılına kadar elektrik enerjisi üretimi amacıyla değerlendirilmiş olacaktır. Bu amaçla elektrik üretimine uygun yerli linyit ve taşkömürü sahalarının, elektrik üretimi amaçlı projelerle değerlendirilmesi uygulaması sürdürülecektir” (ETKB, 2009: 8) şeklindeki stra- tejik hedefle uyumludur. Bu misyona yönelik olarak TKİ, üretim ve satış- larını arttırmaya odaklanan proje ve faaliyetlerini geliştirme yönünde çaba gösterirken, bu çabanın önemli bir boyutunu da, özel sektörle yapılacak akılcı işbirlikleri oluşturmaktadır. Bu çerçevede, “genel ekonomik yarar”, sektörün genel etkinlik ve verimliliğinin arttırılması yönündeki hedeflerin gerçekleştirilmesi, bu kapsamda TKİ tarafından işletilmeyen sahaların devir yoluyla ekonomiye kazandırılması, özel sektörden hizmet alımı şeklindeki işbirlik- lerinin kurumsal yapıyı güçlendirici şeklide sürdürülmesi vurguları öne çık- maktadır (TKİ, 2011: 19-20). OKP’nda da madencilik sektöründe ruhsat güvencesinin artırılması, “karmaşık ve uzun izin süreçlerinin basitleştiril- mesi” hedeflerinin altı çizilmektedir (OKP, 2013: 106). Toplumsal yarar ve ekonomik verimlilik esaslarına bağlı olarak yerli linyit üretiminin artırıl- ması ve linyit rezervlerinden ekonomiye azami katma değer sağlayacak şekilde yararlanılması, TKİ’nin öncelikli hedefleri arasındadır. Bu sebeple TKİ verimlilik, düşük maliyetli üretim, ürün kalitesi, üretimin sürekliliği, bilimsel yöntemlere dayalı araştırma ve geliştirme çalışmaları ile çevreye duyarlı üretime önem vermektedir (TKİ, 2011: 20). Sürecin çevresel ve insani maliyetleri bir kenara bırakılıp üretim pers- pektifinden bakıldığında son yıllarda gerçekleşen üretim artışına karşın, linyit haricinde fosil yakıtlar bakımından zengin rezervlere sahip olmayan Türkiye’nin enerji arzındaki dış bağımlılığının önemli ölçüde devam ettiği görülmektedir. OKP’nda söz konusu bağımlılığın azaltılması için “yerli kaynakların enerji üretiminde mümkün olan en yüksek oranda değerlen- dirilmesi” hedefi dikkat çekmektedir (OKP, 2013: 103). Bu hedefin, ilerle- yen kısımlarda ele alacağımız kömür üretimindeki çalışma koşulları ile özellikle de iş sağlığı ve güvenliği konusundaki mevcut durumda radikal değişiklere gidilmezse artan iş kazalarına davetiye çıkaracağını öngörmek sürpriz olmayacaktır. Kömür üretiminde rödovans uygulamasının ağırlı- ğının arttırılması, özel sektörün kömür madenindeki birinci önceliğinin 16 (Mayıs 2015) 210-257 215 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay maliyet minimizasyonu ilkesi olması, Türkiye’deki kömür madenciliğinin emek-yoğun karakteri, tarımsal işgücündeki çözülüşle birlikte madene yönelen işçilerin yeterli bilgi birikimi, deneyim ve donanıma sahip olma- malarının yaratacağı tehlikeler ve sendikaların kamu işletmelerine kıyasla özel sektör işletmelerindeki dezavantajlı konumu birlikte düşünüldüğün- de çalışma sürecine ilişkin olumlu bir projeksiyon çizmek oldukça zordur. Örneğin, Kütahya/Tunçbilek deneyimini inceleyen bir araştırmada, 2000’li yıllarda sektördeki özel girişimlerin payının artmasıyla birlikte, kamu işçilerinin emekliye sevk edilmesi, bu işçilerin yerlerine daha az sayıda işçi alınmasının Tunçbilek beldesini derinden etkilediği; işletmeler- de çalışan işçi sayısının 15 binlerden 3 binlere düştüğü, kamunun önceli- ğinin ve katkısının azalması ile birlikte Tunçbilek beldesinin eski günleri- ni, gücünü ve cazibesini yitirmeye başladığı belirtilmektedir. 1990’lı yıl- larda özelleştirmelerle birlikte yeni işçi alımı azaltılmış, resen emeklilik süreci işletilmiş, azalan işçi sayısı ve böylece etkinliği azalan sendika ile teknolojik gelişmeye bağlı olarak mekanize sistemlerin de devreye girme- siyle insan gücüne olan gereksinimin azalması birleşerek madenciliği “as- gari ücretli”, “dönemsel/geçici” bir işe dönüştürmüştür. Özel şirketlerin sektörde yer almaya başlaması ile ücretler düşmüş, iş güvencesi ortadan kalkmış, çalışma koşulları üzerindeki denetim zayıflamıştır. Sendikanın şirketler üzerinde yaptırım gücü oldukça sınırlı kalmış, şirketlerin istih- dam garantisi vermemesi ise mevcut çalışma koşullarında “işte başarılı olma”, “yaptığı işte etkili olma”, “yaptığı işten gurur duyma” gibi duygu- lardan yoksun bir işçi kuşağı üretmiştir. Genel olarak işsizliğin yüksek olması ve Tunçbilek ve çevresinde yaşayanların başka istihdam alternatif- lerinin olmaması düşük ücretli, güvencesiz ve tehlikeli işçiliği seçmeyi zorunluluk haline getirmiştir. Özel sektör işçileri kendi durumlarını “köle- lik” olarak açıklamakta ve buna çaresizlikten katlanmak zorunda oldukla- rını söylemektedirler. Özel sektörün birinci önceliği karlılık olduğundan şirketler işçiye, madene ve çevreye gerekli yatırımı yapmak istememekte- dir. Öte yandan, yeni taşeron işçiler de işe saygı ve bağlılık duyamadıkla- rı için daha kaderci olmakta ve böylece iş kazaları artmaktadır. Ancak işçiler iş kazalarında bile şirketi suçlayamamakta, oldukça korumasız, desteksiz ve güvencesiz koşullar altında çalışmayı kabul etmek zorunda kalmaktadırlar (Kalaycıoğlu & Çelik, 2013: 17-18). 216 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği OKP’nda özelleştirme stratejisinin hız kazanacağı vurgusu öne çıkmak- tadır. Plana göre 2014-2018 döneminde kamu elektrik üretim tesislerinin önemli bir bölümü ile dağıtım varlıklarının tümünün özelleştirilmesi ta- mamlanacaktır. Kamu kesimi özelleştirmelerin dışında tuttuğu santrallerle elektrik üretimine devam edecek, iletim ve toptan satış faaliyetlerini sür- dürecektir. Raporda enerji çeşitlendirmesine gidilmesi gerekliliğinin altı çizilirken, nükleer enerjiye ilişkin planlar, iletim ve dağıtıma ilişkin strate- jiler, Türkiye’nin enerji üreticisi ve tüketicisi ülkeler arasında transit ve terminal ülke olmasının sağlanması gibi hedefler sıralanmakta ancak yeni- lenebilir enerjiye ilişkin hiçbir stratejinin olmaması dikkat çekmektedir (OKP, 2013, 104-105). Nükleer enerji ve yenilenebilir enerji yatırım planla- rının 2009 tarihli “Elektrik Enerjisi Piyasası Arz Güvenliği Strateji Belge- si”nde yer alırken (ETKB, 2009: 9), 2013 tarihli OKP’nda öncelikle nükleer enerjiye ilişkin planların öne çıkması düşündürücüdür. Türkiye’de yenile- nebilir enerjiye yaklaşım 1970-2000 döneminde de böyledir ve dolayısıyla Türkiye’nin enerji politikası tercihindeki bir sürekliliği göstermektedir. Dünyada alternatif enerji türü olarak yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneliş artarken, görece sınırlı enerji kaynaklarına sahip Türkiye’de yeni- lenebilir enerji kaynakları üretim payı 1970-2000 döneminde yılda %41,2'den %24,8'e düşmüştür (Sabah v.d., 2002: 35). Yenilenebilir enerji “Türkiye’nin Yenilenebilir Gücü” raporu ise ko- nuya daha farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Türkiye’de enerji piya- salarının hızla değiştiğinin, son on yılda elektrik talebinin %70 oranında arttığının ve bu eğilimin devam etmesinin beklendiğinin altının çizildiği raporun temel bulguları dikkat çekmektedir. Bloomberg New Energy Finance (BNEF) tarafından, Türkiye’nin elektrik talebini 2030’a kadar han- gi kaynaklardan karşılayabileceği, resmi planlar senaryosu (RPS), mevcut politikalar senaryosu (MPS) ve yenilenebilir enerji senaryosu (YES) olmak üzere üç senaryo üzerinden analiz edilmiştir. Aşağıdaki grafikte elektrik enerjisi üretiminin kaynaklara göre dağılımında mevcut durum ve araş- tırmanın üç farklı senaryosuna ilişkin 2030 yılı projeksiyonu görülmekte- dir. 16 (Mayıs 2015) 210-257 217 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay Grafik3 Kaynak: WWF-Türkiye, 2014: 12. WWF-Türkiye raporu, Türkiye’de güneş ve rüzgârdan elektrik üreti- minin, sosyal, çevresel ve toplumsal dışsallıkları içermeyen maliyetinin orta-uzun vadede fosil yakıtlarla başa baş duruma gelebileceğini göster- mektedir. Rapora göre MPS, diğer senaryolara göre daha düşük sermaye maliyeti gerektirmekte, YES senaryosu ise yeni kurulu güç inşasının daha fazla olması nedeniyle kısa vadede daha maliyetli görünmektedir. Buna rağmen, YES’teki düşük yakıt maliyetleri sonucunda, 2014-2030 dönemin- de iki senaryo arasındaki toplam maliyet farkı ortadan kalkmaktadır. Ra- porun öngörüleri YES senaryosundaki yakıt harcamalarının MPS’ye göre toplam 18 milyar ABD Doları daha düşük olacağını göstermektedir (WWF-Türkiye, 2014: 12-13). Öte yandan Türkiye’nin enerji politikasındaki ağırlık yerli kaynak ol- masından hareketle kömür üretimine verilmektedir. Sektöre ilişkin plan ve raporlar incelendiğinde kömür üretiminin arttırılmasının yanı sıra nük- leer enerjinin ön plana çıkarılmak istendiği görülmektedir. Hâlihazırda sürdürülen, arttırılması hedeflenen ve istihdam açısından kritik rol üstle- nen ve nükleer enerjiyle kıyaslandığında istihdam konusunda avantajını sürdürecek olan kömür üretimindeki aktörlerden TKİ, temel politika ola- rak, yerli linyitlerin enerji arzında dışa bağımlılığını azaltma amacı ile en verimli bir şekilde aranması, üretilmesine yönelik çalışmaların yapılması 218 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği ve ayrıca çevresel açıdan gerekli önlemlerin alınmasıyla birlikte değerlen- dirilmesi düşüncesini benimsemektedir. Diğer bir deyişle TKİ, 2009 yılın- da Yüksek Planlama Kurulu Kararı ile uygulamaya konulan “Elektrik Enerjisi Piyasası Arz Güvenliği Strateji Belgesi” ile 2023 yılına kadar, tüm yerli kömür potansiyelinin ekonomiye kazandırılması hedefi doğrultu- sunda Dünyada temiz kömür teknolojileri alanında ortaya çıkan olumlu gelişmelerin yakından takip edilerek kömür kaynaklarının fosil yakıtlar içinde “öncelikli olarak değerlendirilmesi zorunlu kaynak” olduğu gerçe- ğinden hareket edilmesini kabul etmektedir. Bu bakış açısına göre Türki- ye’nin zengin linyit rezervlerine sahip olması ve yapılacak aramalar ile yeni kömür yataklarının bulunup geliştirilmesi fırsatları düşünüldüğünde, gelecekte kömürden azami bir şekilde yararlanılması kaçınılmazdır (Aktaş, 2014: 15-16). Bu çerçevede önce hâlihazırdaki kömür üretimi süre- cinde insanın hem üretici (özellikle taşeron çalışma ile işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından) hem de tüketici olarak (yoksullara yapılan sosyal yardımlar açısından) konumuna eğileceğiz. Ardından, Türkiye kömür madenciliğindeki çalışma rejimini ana hatlarıyla değerlendireceğiz ve ni- hayet kömür üretiminde alternatif bir model olarak işçi özyönetiminin olanak ve sınırlılıklarını tartışacağız. 2. Kömür Üretimi ve Tüketiminde İnsan; Özne mi? Nesne mi? Kömür üretimi sürecinin işçilere ve halka doğrudan yansıyan iki sonucu söz konusudur: İlki üretimin insani maliyeti olarak da değerlendirebilece- ğimiz kömür üretimi ile iş kazaları ve ölümlü iş kazaları arasındaki ilişki, ikincisi ise bir sosyal politika aracı olarak yoksullara ücretsiz kömür dağı- tımı uygulamalarıdır. Kömür üretiminde işçiler “işçilik maliyetleri” çerçevesinde değerlendi- rilmekte ve sektör raporlarında işçilik maliyetlerinin yüksekliğinden şikâ- yet edilmektedir. Gerçekten de TTK raporlarında madende çalışan işgü- cüne ilişkin iki vurgu öne çıkmaktadır; işgücü maliyetlerinin yüksekliği ve kömür üretimi dışındaki faaliyetler için dışarıdan hizmet alımı, nam-ı diğer “taşeron kullanımı” stratejisi. Her ne kadar jeolojik şartların tam mekanizasyona izin vermemesi TTK maliyetlerini yükseltse de, Kurum’a göre asıl önemli maliyet kalemini yoğun işgücü kullanımı ihtiyacı oluş- turmaktadır. Raporlarda ilerleyen yıllarda işgücünün rehabilitasyonu, 16 (Mayıs 2015) 210-257 219 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay randımanı artırıcı çalışmalar, modernizasyonla birlikte üretimin artırılma- sı ve maliyetlerin düşürülmesi hedefleri vurgulanmaktadır (TTK, 2012: 36; TTK, 2013a: 38) Özellikle belirtmek gerekirse TTK’nın 2008-2013 yılları arasındaki toplam ticari maliyetlerinin yaklaşık %60’ını işçilik maliyetleri oluşturmaktadır (TTK, 2014: 37). TTK’nın yüksek ticari maliyeti içerisindeki en önemli payın işçilik gi- derlerine ait olması, zararın azaltılması çalışmalarında işçi verimliliğinin arttırılması ile Kurumun asli görevi olan kömür üretimi dışındaki faaliyet- lerde hizmet alımı uygulamasının yaygınlaştırılması önem kazanmaktadır (TTK, 2012: 39). Enerji üretimi ve tüketimi arasındaki dengesizlik 1970’li yıllardan itibaren dikkat çekmesine rağmen, durum günümüze gelindi- ğinde iyice kritikleşmiştir. Yerli üretimin tüketimi karşılama oranı yirmi yıl önce %47 ve on yıl önce %33 düzeyindeyken söz konusu oran 2011 yılı itibariyle %28’e kadar düşmüştür (TKİ, 2013: 18). Son yıllarda kömür itha- latındaki artışın en önemli nedeni, elektrik üretimi amacıyla kullanılacak buhar kömürlerine (steam coal) olan talepteki artıştır. Toplam ısıl değer bazında hesaplama yapıldığında; 2011 yılında tüketilen linyit enerjisinin %65,6’sı elektrik üretiminde, %18,5’i sanayi sektörlerinde ve %15,8’i ise konut ve işyerlerinde tüketilmiştir. (TKİ, 2013: 24-26). Bu durum, enerji üretiminde yerli kaynak kullanımı ihtiyacını arttırmakta ve bu ihtiyaç kömür üretimine de yansımaktadır (TTK, 2013a: 41). Dolayısıyla neoliberal paradigmanın işgücü maliyetlerini azaltma stratejisi olarak rödovansın ağırlığı artmaktadır. Rödovansla birlikte kömür madenciliği- nin istihdam yaratma potansiyeli de sektörün güçlü yönleri içinde sayıl- maktadır (TKİ, 2014: 35; TKİ, 2012: 36). 2012 yılında yeraltı ocaklarında yapılan toplam kömür üretiminin %56’sı rödovans yöntemi ile gerçekleş- miştir (Kaymaz & Kızılca, 2014: 11). TKİ’nin 130-140 $’a mal ettiği kömürü rödovans yoluyla üretim yaparak 24 $’a mal edebilen Soma Holding A.Ş.’nin kar hırsıyla üretim maliyetlerini düşürürken (Enerji Enstitüsü, 2014), işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmasındaki yetersizlik ve ihmaller zinciri “insani maliyeti” olabilecek en acı şekilde yükseltmiştir. Bu tablo kar maksimizasyonu hedefleyen bir stratejinin sonucunda ortaya çıkmaktadır; dolayısıyla bir şirkete ya da bölgeye özgü değildir. Zira Soma faciasının yaşandığı 14 Mayıs 2014’den Aralık 2014’e kadar 18’i Erme- nek’teki faciada olmak üzere toplam 54 maden işçisi daha iş kazaları so- nucu yaşamlarını yitirmişlerdir. Soma’da katliamın yaşandığı Eynez ve 220 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği Atabacası ocaklarında çalışan 2 bin 831 işçinin cep telefonu mesajıyla işten atılmış olması da özel sektör maden işletmeciliğinin çalışanları kolay vaz- geçilebilecek bir “maliyet faktörü” olarak gördüğünü göstermektedir (Pet- rol-İş, 2014). Öte yandan büyük kömür üreticisi ülkelerde kömür çıkarma maliyetle- ri düşmekten ziyade artış göstermektedir. Örneğin 2003-2008 döneminde kömür çıkarma maliyetleri Avustralya’da %45, Endonezya’da %46, Güney Afrika’da %47, Venezuela’da ise %49 artmıştır. Maden işçilerinin uygun gaz maskesi v.b. ekipmana dahi sahip olmadığı Soma’daki madeni işleten şirketin 136 $ olan ton başına üretim maliyetini 23,8 $’a düşürürken, aynı maliyetin büyük kömür üreticisi ülkelerde ise %50 oranında artmasının üretim teknolojisindeki gelişmelere dayalı bir izahı yoktur. Madenin TKİ tarafından işletildiği dönemden bu güne maliyet düşüşüne neden olabile- cek kalemlerde hiçbir değişme olmaması ve artan emtia fiyatları (çelik ve benzin fiyatları gibi) göz önünde bulundurulduğunda “bu tasarrufun” güvenlik yatırımları ve çalışan maliyetleri kalemlerinde gerçekleşmiş ol- ması gerekir (Aksoğan v.d., 2014: 9). ILO verilerine göre ölümlü maden kazalarında 2000-2012 yılları arasın- da her 100.000 işçisinin; Norveç ve İngiltere’de 5’i, Almanya’da 8’i, Avust- ralya’da 9’u, Polonya’da 12’si, İtalya’da 14’ü, ABD’de 21’i maden kazala- rında yaşamını yitirirken bu rakam Türkiye’de 73’tür (Çelik, 2014b). TTK v.d. sektör raporlarına bakıldığında bu durumun üretimin emek-yoğun karakteriyle ilgisi kurulabileceği gibi özel sektör işletmelerinin kömür madeni işletmeye başlamaları ve maliyet minimizasyonu ilkesinin sonucu olarak da görülebilir. Türkiye’nin diğer kömür üreticisi ülkelerle kıyas- lanması açısından üretim ve ölümlü iş kazası istatistiklerine bakmak ge- rekmektedir. Aşağıdaki tabloda en büyük 15 kömür ve linyit üreticisi ül- kenin üretim miktarları görülmektedir. 16 (Mayıs 2015) 210-257 221 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay Tablo 1. Üretim miktarlarına göre en büyük 15 kömür ve linyit üreticisi ülke Kaynak: Kaymaz & Kızılca, 2014: 5. Kömür üretiminde 12. sırada olmasına rağmen Türkiye’deki kömür madeni işletmelerinin verimliliklerinin gelişmiş sanayi ülkelerine kıyasla çok düşük olduğu görülmektedir. Avustralya ve ABD Türkiye’den yakla- şık sekiz kat daha verimli kömür üretimi yapmaktadır. Benzer bir kıyas- lama Türkiye ile AB üyesi ülkeler arasında yapıldığında da Türkiye işçi başına düşen üretim değerlerinde çok geride gözükmektedir. Eurostat verilerine göre Türkiye’de bir maden işçisinin yılda ürettiği katma değer 19.200 € iken, bu rakam Türkiye gibi üretiminin çoğunu linyitin oluştur- duğu Almanya’da 96.600 €’dur. Kömür üretiminde Türkiye’nin oldukça gerisinde olan İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerdeki işçi başına düşen yıllık ortalama katma değer üretimi de Türkiye’nin oldukça üstündedir. Türkiye’de kömür madenciliği sektöründe işçi başına katma değer üreti- mindeki kötü performans, düşük işçi ücretleri ile dengelenmeye çalışıl- maktadır (Kaymaz & Işılca, 2014: 7-8). Bu da iş kazaları ile dolu bir çalışma rejimine işaret etmektedir. Türkiye 2014 yılındaki “Soma ve Ermenek gibi facialar dikkate alınmadığında” kömür üretimi başına düşen işçi ölümü sayısında ilk üç sıradaki ülkeden yalnızca Çin’den daha iyi performans gösterebilmiştir. Aşağıdaki tabloda ülke adlarının altındaki yüzdelik de- ğerler milyon ton toplam kömür üretimi başına düşen ölüm sayısını göste- rirken, “varsayım” ibarelerinin altındaki sayılar söz konusu ülkelerin her 222 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği yıl Çin kadar kömür ürettiği varsayımsal bir senaryodaki yıllık işçi ölüm- lerini temsil etmektedir. Tablo 2. Milyon ton toplam kömür üretimi başına düşen ölüm sayısı / Ülkelerin her sene Çin kadar kömür ürettiği varsayımsal bir senaryoda yıllık işçi ölümleri Çin Toplam ABD Varsayım Türkiye Varsayım Hindistan Varsayım 2007 1.28 3786 0.02 72 0.46 1351 0.13 372 2008 1.04 3215 0.02 69 0.34 1062 0.15 468 2009 0.80 2631 0.01 37 0.03 113 0.13 435 2010 0.68 2433 0.04 141 1.06 3785 0.18 632 2011 0.51 1973 0.02 60 0.66 2542 0.11 410 2012 0.37 1384 0.02 79 0.26 1051 0.11 446 2007- 2012 0.74 15422 0.02 458 0.46 9904 0.13 2763 Toplam Kaynak: Kaymaz & Kızılca, 2014: 10. Yukarıdaki tablodaki verilerin iş sağlığı ve güvenliği açısından yarattı- ğı problemleri bir sonraki başlıkta ele alacağız. Bu başlıkta son olarak üre- tim sürecinin aktif özneleri olmaları gerekirken, işsizlik, yoksulluk ve ör- gütsüzlük kıskacında nesneleşen ve sıklıkla ölümlü iş kazalarına maruz kalan maden işçilerinin ürettikleri kömürün bir sosyal politika aracı olarak kullanılması stratejisini kısaca değerlendirmeye geçebiliriz. TKİ, 2003 yı- lında Bakanlar Kurulu’nun aldığı bir kararla Valiliklerin finansmanı ve yardımlarıyla yoksul ve ihtiyaç sahibi ailelere dağıtılmak üzere kömür satışı yapmaya başlanılmıştır. Dolayısıyla TKİ, Anayasa’nın sosyal devlet ilkesi doğrultusunda hazırlanarak yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararları gereği, 2003 yılından itibaren Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü ile beraber “Fakir Ailelere Kömür Yardımı” faaliyetini yürüt- mektedir. Bu kapsamda, TKİ tarafından 2003-2012 döneminde yoksul aile- lere yaklaşık 15,2 milyon ton kömür teslimatı yapılmıştır. (TKİ 2012, 50). 2013 itibariyle fakir ailelere yapılan kömür yardımı yaklaşık 17,3 milyon tona ulaşmıştır (TKİ, 2014: 47). Aşağıdaki grafikte TKİ tarafından yapılan kömür yardımlarının yıllara göre dağılımı görülmektedir. 16 (Mayıs 2015) 210-257 223 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay Grafik 4. Kömür yardımlarının yıllara göre dağılımı (2003-2012) Kaynak: TKİ, 2012: 50. Sosyal politika aracı olarak kömürün tercih edilmesi, enerji politikasın- daki tercihle uyumludur. Zira Türkiye, linyit haricinde fosil yakıtlar bakı- mından zengin olmayan bir ülkedir (OKP, 2013: 103) ve enerjide dışa en az bağımlı olunan kaynak kömürdür. Her ne kadar kömür üretiminde işgücü maliyetlerinin toplam maliyetler içindeki payı %60’lara varıyor olsa da bu durum işçi ücretlerinin yüksek olmasından ziyade çok sayıda fakat düşük ücretli işçi çalıştırmaktan kaynaklanmaktadır. Diğer bir deyişle fakir aile- lere yapılan kömür yardımlarının finansmanında kömür madenlerinde çalışan işçilerin düşük ücretleri de etkilidir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) uyguladığı; eğitimde ve sağlıkta özel kesimin güçlendirilmesi, çalışma yaşamında esnekliğin geliştirilmesi, sosyal güvenliğin bireysel emekliliğin yedeğine alınması, sosyal güvenlik fonlarının piyasa araçları olarak algılanması v.b. stratejilerin yanı sıra sos- yal yardımların çoğaltılması gibi sosyal politika stratejilerinin halk üzerin- de bağımlılaştırıcı etki yaptığı yönünde eleştiriler mevcuttur. Dünya Ban- kası’ndan ya da diğer uluslararası kuruluşlardan alınan kredilerle değişik adlar altında bireylere, merkezi hükümet ve yerel yönetimlerce çalışmama karşılığında para, kömür, erzak vb. dağıtılması gibi uygulamaların söz konusu bağımlılığı pekiştirdiği ileri sürülmektedir (Fişek, 2009: 275). Yine, yoksulların desteği alınmaya çalışılırken, onların sıkıntılarına yapısal ve ciddi çözümler üretme kaygısı taşımayan hayırseverlik yönelimi öne çıkan uygulamaların ve popülist politikaların giderek artmakta olduğu da ileri sürülmektedir (Hablemitoğlu, 2009: 107). Genellikle hak temelli bir yakla- 224 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği şımla bağdaşmadığı kabul edilen bu tür ihtiyaç tespitine dayanan yardım- lar, kömür yardımlarında olduğu gibi ayni değil, nakdi olduklarında ve önceden tespit edilmiş şeffaf ölçütler temelinde düzenli olarak verildikle- rinde sosyal politika açısından oldukça önemli olan “vatandaşlık hakları- nı” gündeme getirebilirler (Buğra, 2013: 223). Özetlemek gerekirse, devletin halihazırda yetersiz olan sosyal boyutları neoliberalizm ve dünya piyasalarına uyum amacıyla tamamen budan- makta; yoksul ailelere kömür yardımı da dahil olmak üzere yoksullukla mücadele, devletin ya da ilgili kurumların “hayırseverliğine” havale edil- mektedir. Bu stratejilerin varlığı yoksullukla mücadele edildiği anlamına gelmez; ancak yoksulluğun yarattığı acıları bir ölçüde hafifletebileceği söylenebilir (Koray, 2005: 419-420). AKP’nin sosyal politika yaklaşımının Kıta Avrupa’sı modellerinden uzak; piyasaya müdahale öngörmemesi nedeniyle yeni-liberal modele ve geleneksel ögeler ve yardım mekanizma- sına verdiği önem sebebiyle Latin Çevresi modeline yakın olduğu söyle- nebilir. Bu model, piyasanın mümkün olduğunca az sınırlanacağı, piyasa- nın yaratacağı tahribatın ise mümkün olduğunca devlet dışındaki aktör- lerce yatıştırılacağı, geleneksel öğeler ile liberal modelin karışımı melez bir modeldir. AKP, benimsediği neoliberal politikaların doğası gereği isçilerin örgütlülüklerini zora sokmakta, devletin sosyal yükümlülüklerini azalt- makta, buna karşın gelecekten beklentileri kırılmış, güvencesiz, örgütsüz, yoksul ve yoksun kitlelerin “imdadına” koşacak ve söz konusu kitlelerde bağımlılık, itaat ve müşteri duygusu yaratacak mekanizmaları devreye sokmaktadır (Çelik, 2010: 68). Tarımdan koparak madenlerde çalışmaya mecbur bırakılan yoksul kit- lelerin (TZOB, 2014; Genç, 2014) enerji üretimi ve ısınma probleminin çö- zümünde ihtiyaç duyulan kömürü ürettikleri, ancak Türkiye’nin birçok kentindeki yoksul ailelerin ise ihtiyaç duydukları kömürü piyasadan satın alabilecek ölçüde gelir elde edemedikleri için SYDGM ve TKİ aracılığıyla 500 kg’ya kadar kömürü yardım olarak aldıkları bir durum söz konusu- dur. Kömürü üreten yoksul işçileri de, aynı kömürü ancak yardım yoluyla alabilen çalışan-işsiz yoksulları da yaratan ekonomik paradigma neoliberalizmdir. İnsana yakışır iş bulmak ve insanca yaşamaya yetecek ücreti kazanmak yerine yardım alarak yaşamak, birçok kentte sermayenin yanı sıra yoksulluğun da birikmesine neden olmakta ve sosyal çevreyi de dönüştürmektedir. 16 (Mayıs 2015) 210-257 225 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay 3. Türkiye’de Kömür Madenciliğinin Tarihsel Gelişimi Türkiye’de kömür madenlerinde çalışma ilk olarak Zonguldak bölgesinde başlamıştır. Osmanlı Devleti döneminde üretim amaçlı madencilik yerine maden haklarının ticareti olarak ifade edilebilecek bir yaklaşım sergilen- miştir. “Maden ruhsatı ticareti” devlet açısından da yararlı görülmüş; ekonomik bir amaç güdülmeksizin söz konusu ticaretten devlete harç ve resim kazandırmak amacıyla çeşitli düzenlemeler yapılmıştır (Tamzok, 2008: 181). Kapitülasyonların da etkisi ile Osmanlı Devleti zamanla başta İngiltere, sonrasında ise Fransa ve Almanya tarafından pazar olarak kulla- nılmaya başlanmıştır. Demiryolları başta olmak üzere söz konusu ülkele- rin “emperyalist yatırımları” Osmanlı topraklarının nüfuz alanlarına bö- lünmesinin ve ekonomik kaynaklarının ele geçirilmesinin mekanizmaları- nı oluşturmuştur. Zonguldak kömürü de bu ekonomik kaynakların başın- da gelmiştir (Tuncer, 1998: 27). Bölgede Sultan Abdülmecit döneminde kömür üretimine başlanırken Ereğli havzası vakfedilerek yönetimi “Hazine-i Hassa”ya verilmiştir. Ha- zine-i Hassa dönemi 1848-1865 arası devam etmiş, mülkiyet Vakfa ait ol- masına rağmen işletme ve ticaret karlarından yerli işbirlikçilerle İngiliz sermayesi yararlanmıştır. 1850’lere doğru “banker” adını alan Galata sar- rafları borç ilişkileri sayesinde Zonguldak kömürünün işletilmesinde imti- yaz sahibi olmuşlar; 1859'da çıkarılan bir yasa ile Osmanlı toprağının özel mülkiyet konusu yapılmasına izin verilmesi ile bu bankerler ülkedeki pek çok arazide sadece gelire değil mülkiyete de sahip olmuşlardır. Bu tarih- lerde Hazine-i Hassa, Havza’daki kömürün işletme hakkını bankerlerin kurduğu “Kömür Kumpanyası”na vermiştir. Ancak üretim, hem teknolo- jinin eski olmasından hem de gerekli yatırımlar yapılmadığından düşük kalmıştır. Ayrıca Osmanlı Devletinin kendi ekonomik kaynakları üzerin- deki denetimini kaybetmesinin de etkisi ile ocaklar sürekli el değiştirmiş ekonomik talan devam etmiştir. 1853 yılında Rusya'ya karşı İngiliz ve Fransız ittifakı ile Kırım’a asker çıkarmayla gerçekleşen savaşta bölge, müttefik donanmasının kömür gereksinimini karşılamış yapılan sözlü anlaşma ile savaş boyunca işletme hakkı İngilizlere verilmiştir. Hayvan gücü ile sağlanan taşıma yerine İngilizler tarafından havzaya dekovil (ray) hatları döşenmiş, ocaklarda standartlara uygun maden direkleri kullanıl- maya başlanmıştır. 1854’de Rusya'nın yenilgisi ile işletme yeniden Kömür 226 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği Kumpanyası'na kalmıştır. 1865 Sultan Abdülaziz döneminde havzanın işletme hakkı bu sefer de buharlı gemilerin kömür gereksinimini karşıla- mak amacıyla Bahriye Nezaretine verilmiş Nezaret de faaliyet merkezi olarak Kozlu'yu belirlemiştir (Tuncer, 1998: 27-31). Denetimin Bahriye Nezaretine verilmesinin arka planında madenlerin çevre bölgelerinde yaşayan köylülerin Dilaverpaşa Nizamnamesi öncesi dönemde madende işçi olarak çalışmayı ve maden için gerekli ağaç kütüklerini hazırlamayı kendi istekleriyle kabul etmemeleri vardır (Koç, 2010: 58). Bakanlık 1865-1908 arasında kömür işletmeciliği yapmış ve bazı yeni- liklere de imza atmıştır. Bu dönemde kok fırınları ve toz kömürü değer- lendirmek için briket fabrikaları kurulmuştur. Kömür ocaklarının açılması, kapatılması ve kömürün nakline ilişkin çeşitli kurallar konulmuştur. İş- letmeciliğin denetimi için de kurumsallaşmaya gidilmiştir. Havzaya ba- kanlık adına yönetici olarak atanan Dilaver Paşa kendi adıyla anılan ni- zamname (1865) ile ocaklardaki çalışma koşullarına ilişkin bazı düzenle- meler yapmıştır (Tuncer, 1998: 31). Nizamnamenin amacı devletin gerek- sinim duyduğu kömürü ülke içinde sağlamak, bunu gerçekleştirmek için bölge köylülerine münavebeli çalışma (dönüşümlü, işçilerin gruplar ha- linde bir ay çalıştırılıp bir ay dinlenerek çalışması) yükümlülüğü getirmek ve köylünün kaçmasını önleyecek asgari yaşam koşulları sağlamaktadır (Koç, 2010: 58). Bunun için günlük çalışma süresi 10 saat olarak belirlenmiş ve bölgede yaşayan 13-50 yaş arası erkek nüfusa madenlerde 12’şer gün- lük münavebeli çalışma mükellefiyeti getirilmiştir. Ancak çalışma süresi uygulamada 16 saati bulmuştur (Tuncer, 1998: 27-31). Aslında amaçlanan bölgede kömür madenlerinde kömür çıkarılmasının düzenli bir şekilde yürütülmesidir. Çalışma süresinin belirlenmesinin yanı sıra işverenin ala- caklıları arasında ücret alacaklarına öncelik tanınmıştır. İşçilerin önemsiz hastalıklarına işyeri doktorunun müdahale etmesi, ağır hastalıklarda ise işçinin eve gönderilmesine ilişkin düzenleme yapılarak hastalık, iş ilişkisi- nin sona ermesi açısından haklı sebep sayılmıştır. Düzenlemenin en önem- li eksikliği konuyla ilgili bir denetim sistemi kurulmamış olmasıdır. 1869 yılındaki Maadin Nizamnamesi ile zorunlu çalışma uygulamasına son verilmiş, iş kazalarına karşı gerekli önlemlerin alınması, madende bir dok- tor ve gerekli ilaçların bulundurulması zorunlu kılınmıştır. İş kazalarında işçi ve ailesine mahkemece belirlenecek bir tazminat verilmesi ilkesi de benimsenmiş ancak işçinin kusuru varsa ona da ceza kesilmesi düzenlen- 16 (Mayıs 2015) 210-257 227 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay miştir (Talas, 1992: 40). Düzenlemeler kapsamlı olmasa da ülkedeki ilk düzenlemeler olması açısından önemlidir. Ancak yapılan bu düzenleme- lerde dahi yabancı etkisi söz konusudur. Zira Maadin Nizamnamesi 1810 Fransız Yasası’ndan uyarlanarak hazırlanmıştır. Nizamnamedeki önemli düzenlemelerden biri madenlerdeki ruhsat ticaretinin sınırlandırılmaya çalışılması ve toprak mülkiyetinden bağımsız bir “maden işletme hakkı” getirilmesidir. Nizamnamede yabancıların maden şirketlerine ancak his- sedar olabileceği de kabul edilmiştir. Ancak yabancıların Osmanlı Devle- tinde taşınmaz mal edinmesinin önü açılınca Nizamnamede değişiklik yapılarak yabancıların iştirak şeklinde ya da bizzat maden üretmesinin önü açılmış ve düzenleme sonrası bölgede yabancıların hâkimiyeti artmış- tır. 1902-1911 yılları arasında madencilik üretiminin büyük çoğunluğu (%65) yabancı sermaye tarafından yapılmış, vatandaşlar tarafından yapı- lan yatırımların oranı dönem sonunda %42,7'den %18,9'a kadar gerilemiş- tir (Tamzok, 2008: 181-182). Dönemin düzenlemelerinde sermayedarları rahatsız eden hükümler, Osmanlı-Rus savaşında kömür fiyatlarının düşük tutulması, kömürün parasının zamanında ödenmemesi gibi nedenlerin de etkisi ile Padişah Abdülhamit'in emriyle sermayedarlar lehine yumuşatılmış, akabinde de bölgeye yerli-yabancı sermaye girişi hızlanmıştır. Yatırım yapanların etkisi ile demiryolları ve liman faaliyetleri gelişmeye başlamış bu dönemde Bel- çikalılar da yatırımlara ortak olmuştur. Ancak madenciliğin gelişmesi be- raberinde ormanların tahribini de getirmiştir. 1909 yılında Havzanın yöne- timi Ticaret ve Ziraat Nezaretine verilerek Havza-i Fahmiye (kömür hav- zası) Müdürlüğü kurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı yıllarında yönetimi Almanlar üstlenmişler, Harp Kömür Merkezi kurularak başına bir Alman subayı getirilmiştir. Almanların Havzaya gelmesi ve savaşın da etkisi ile Fransızlar bölgeden çekilmiştir. Bu dönemde Kozlu bölgesi de İtalyanlar tarafından işletilmektedir. Savaşın kaybedilmesi ile Mondros Mütarekesi- nin 7. maddesi gereği Fransızlar 1920’de havzayı işgal etmişler ve yöneti- mi İtilaf Devletleri Kömür Komisyonu almıştır. Yerel güçlerin direnişi ile işgal 21 Haziran 1921'de kaldırılmıştır (Tuncer, 1998: 32-34; Tamzok, 2008: 183-184). Cumhuriyet dönemi sonrasında da hem genel çalışma yasaları ile hem de bölgeye özel yapılan düzenlemelerle çalışma koşulları yeniden düzen- lenmiş ve bölgedeki yabancı sermayeye ait işletmeler de devletleştirilmiş- 228 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği tir. Cumhuriyet döneminde madenlere özel bir önem verilmiş hatta çalış- ma hayatına ilişkin ilk düzenlemeler de bu alanda olmuştur. BMM döne- minde 1921 tarihli 151 sayılı Ereğli Havza-i Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun çıkarılmıştır. 1923 tarihli İzmir İktisat Kong- resi’nde iktisat kongresi için çizilen “milli karakter” madencilik alanı için de esas alınmıştır. 1925 yılında Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş ma- dencilik alanındaki girişimleri desteklemek amaçlanmıştır. 1927 yılında çıkarılan Teşviki Sanayi Kanunu ile de “milli” sanayi ve “milli” özel ma- den yatırımlarını özendirmek amaçlanmıştır (Tamzok, 2008: 185-186). Kur- tuluş savaşı yıllarında maden imtiyazlarına bakıldığında tüm Anadolu'da 272’ye yakın imtiyaz olduğu görülmektedir. 1920-1925 arası kömür, bakır, simli kurşun ve boraks madenlerinin işletimi tamamen yabancılarda olup 1921 yılında 1298 madenin sadece 259’u devlete aittir. 1925 yılından itiba- ren devlet bölgeye işletmeci olarak girmiş ve bazı kömür arama şirketleri kurmuştur. Maadin Nizamnamesi, 2818 sayılı Maden Kanunu ile değişti- rilmiştir (Aktaş, 2014: 7). Cumhuriyetin ilk yıllarında özel sektör eli ile gerçekleştirilemeyen sa- nayi hamlesinin kamu girişimciliği ile sağlanmaya çalışılmıştır. Bu dö- nemde madenciliğe özel bir önem verilmiş bu alanda yasal ve kurumsal yapıyı tamamlamak için 1935 yılında 2804 sayılı Yasa ile Maden Tetkik Arama Enstitüsü ve 2805 sayılı Yasa ile de Etibank kurulmuş, böylece dev- let madencilik alanına yatırımcı ve işletmeci olarak girmiştir (Tamzok, 2008: 190). İlerleyen yıllarda devlet, ülkenin çeşitli bölgelerinde kömür madenleri de dâhil olmak üzere madencilik alanında pek çok girişimde bulunmuştur. 31.03.1937 tarih ve 3146 sayılı Yasa ile hükümetle Ereğli Şirketi arasında yapılan satın alma sözleşmesine istinaden maden ocakla- rının imtiyazları ile bunların işletilmesine bağlı menkul ve gayrimenkuller devlete devir ve temlik ettirilmiştir. Ayrıca 30.05.1940 tarih ve 3867 sayılı Yasa ile de Amasra-Ereğli arasında bulunan tüm ocakların devletçe işle- tilmesine karar verilerek ocaklar devletleştirilmiştir. Türkiye kömürlerinin çağın tekniklerinden yararlanılarak iyi işletilmesi, uzman kadrolarca yürü- tülmesi amacıyla 22.05.1957 tarihinde 6974 sayılı Yasa ile kömür faaliyeti ile uğraşan kurumlar Etibank'tan ayrılarak kurulan, ayrı bir tüzel kişilik ile ekonomik bağımsızlığa sahip TKİ’na devredilmiştir. Kurumun faaliyetleri ve statüsü 08.06.1984 tarih ve 233 sayılı KHK ile yeniden düzenlenmiştir. Bu tarihten hemen önce de 11.04.1983 tarih ve 60 sayılı KHK ile TKİ bün- 16 (Mayıs 2015) 210-257 229 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay yesinde faaliyet gösteren Ereğli Kömür İşletmeleri Kurumu yerine Kozlu, Karadon, Armutçuk, Üzülmez, Amasra İşletmelerinden oluşan TTK Genel Müdürlüğünün kurulmasına karar verilmiştir (Aktaş, 2014: 8). Ancak 24 Ocak kararlarıyla ekonomi alt yapısı 12 Eylül askeri darbesiy- le de siyasi temelleri atılan neoliberal dönemin anlayışına uygun şekilde diğer sektörlerde olduğu gibi madencilik sektöründe de öncelik kamudan alınarak özel sektöre verilmeye başlanmış, sürecin yasal dayanağı ise 15.06.1985 tarih ve 3213 sayılı günümüzde de yürürlükte olan Maden Ya- sası’yla oluşturulmuştur. Yasayla, kamu kuruluşlarınca işletilen madenler de dâhil olmak üzere tüm madenler özel sektörün arama ve işletmesine açılmıştır. Bazı madenlerdeki devlet tekeline son verilmesine karşı yasanın çeşitli maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mah- kemesine dava açılmış, Mahkeme de kimi maddelerin iptaline karar ver- miştir (Kartalkanat, 1991, 59-60). 26.05.2004 tarih ve 5177 sayılı Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile TTK’na özgü yasal düzenlemeler kaldırılarak havza Maden Kanunu kap- samına alınmıştır. 2005 yılından itibaren de rödovans usulü ile madenlerin işletilmesi söz konusu olmuştur (TTK, 2013b). 3213 sayılı Maden Yasasının 5. maddesi hakların bölünmemesi ilkesini kabul etmiştir. Düzenlemeye göre “arama ruhsatı, ön işletme ruhsatı ve işletme ruhsatlarından” hiçbiri hisselere bölünemez; ruhsatların tek tüzel ya da gerçek kişiye ait olması gerekir. Amaç, işletilmesinde kamusal yarar olan madenlerin “rasyonel ve ekonomik” olarak yönetilmesidir. Aslında rödovans ya da maden kira sözleşmesinin Maden Yasasında ya da diğer mevzuatta bir düzenlemesi yoktur ve ruhsatların bölünmemesi ilkesi ge- reği ortaya çıkarılmıştır. Uygulamada maden ruhsatlarının bölünme yasa- ğı rödovans sözleşmeleri ile aşılmaktadır. rödovans sisteminin hukuki dayanağı 3213 sayılı Maden Yasasının 28. maddesi olarak gösterilmekte dolaylı olarak rödovans sözleşmelerinden bahsedildiği iddia edilmektedir. Düzenlemede maden işletmecisinin kendisine maddi destek arayabileceği, işletme iznini başkasına kiralayabileceği ve kanun önünde teknik ve mali yönden tek sorumlunun ruhsat sahibi olacağına ilişkinin düzenlemenin rödovansın önünü açtığı belirtilmektedir. Ayrıca 06.11.1990 tarih ve 20687 sayılı RG'de yayınlanan Maden Yönetmeliğinin 32. maddesinin de rödovans sözleşmesinin Maden İşleri Genel Müdürlüğüne bildirilmesi zorunlu kılınarak rödovans ve maden kira sözleşmesinin dolaylı olarak 230 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği kabul edildiği ileri sürülmektedir. Yönetmelik, ruhsat sahibinin rödovans sözleşmesinin yapıldığı tarihten itibaren bir ay içinde Maden İşleri Genel Müdürlüğüne bildirilmesini gerekli kılmaktadır. Uygulamaya bakıldığın- da rödovans karşılığında maden ruhsatının da devredildiği görülmekte- dir. Rödovans sözleşmesine dayanarak cevher üreten rödovansçı aslında çıkardığı cevherin mülkiyetine sahip olmaktadır. Rödovans sözleşmesine ilişkin düzenlemeler Maden Yasasında yer almadığından uygulamada Borçlar Hukuku hükümlerinden yararlanılmaktadır (Topaloğlu, 2001: 249- 251). Uygulamada da görüldüğü gibi rödovans sözleşmesi aslında huku- ken uygun olmayan bir sözleşme türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Ma- den Yasası açıkça ruhsat devrini engellemekte, bu durumda da yasaya karşı bir sözleşme yapılmaktadır. Bugün maden ocaklarına bakıldığında yaygın olarak özel sektör tarafından işletildiğini ve en büyük alıcının da devlet olduğunu görülmektedir. Ancak özel maden ocakları da son dö- nemde yapılan torba yasa değişikliği bahane edilerek birer birer üretimi durdurma kararı vermektedir. Bu görünümü nedeniyle de madenler halen çalışma ilişkilerinin en hareketli alanını oluşturmaktadır. 4. Geçmişten Günümüze Madenlerde Çalışma Koşulları Madenler en kötü çalışma koşullarının olduğu yerler olup ağır ve tehlikeli işler arasında yer alması madenlerdeki çalışma koşullarını daha da ağırlaş- tırmaktadır. Durum Türkiye için de geçerlidir ve madenlerdeki çalışma koşullarının her dönemde kötü olmasının yanı sıra maden sektörü en ölümcül iş kazalarının gerçekleştiği sektördür. Madenlerde çalışan işçi sayısının fazla olması bir iş kazasındaki ölüm ve yaralanma sayılarını da arttırmaktadır. Ereğli Kömür Havzası üzerinden çalışma koşulları incelenecek olursa Havzada 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başlarında çalışan işçiler iki gruba ayrılmaktadır. Bunlar çalışma mükellefiyeti olan işçiler ile çalış- maya gönüllü gelen işçilerdir. Çalışma zorunluluğu olan işçiler de üç gru- ba ayrılmaktadır. İlk grup kömür madenciliğini kendine meslek olarak edinenler olup o yörede yaşayan ya da yerleşenlerdir (Talas, 1992: 81). Bunlar 1867 yılından itibaren madende münavebeli olarak çalışmakta, bu çalışma karşılığı askerlik hizmetinden muaf tutulurken oldukça düşük ücret almaktadırlar. Şehirlilerin bazıları da çalışma mükellefidir. Üçüncü 16 (Mayıs 2015) 210-257 231 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay grup ise nizamiye askerleridir. Serbest işçilerin ilk grubu yerüstünde çalı- şan Osmanlı uyruklu işçilerdir. İkinci grup ağırlıklı olarak Doğu Anado- lu'dan gelen münavebeli işçilerin gereksinimi karşılamada yetersiz kalma- sı durumunda istihdam edilen yeraltı işçileridir. Üçüncü grup ise genelde amele çavuşluğu yapan vasıflı yabancı işçilerdir (Quataert, 2009:19). Başlangıçtan 1940'lı yıllara kadar çalışma ve yaşam koşullarına bakıldı- ğında üretimde genel olarak basit araç ve gereçlerin (kazma, kürek, balta vb.) kullanıldığı, herhangi bir sosyal güvencenin ya hiç olmadığı ya da asgari düzeyde olduğu, düşük ücretlerin ödendiği ve çoğu zaman da bu ücretlerin ödemesinin yapılmadığı ya da geciktirildiği, işçi sağlığı ve iş güvenliğine yönelik hiç bir koruyucu tedbirin (koruyucu giysiler, tozu engelleyici önlemler, havalandırma vb.) alınmadığı, çocuk işçilerin çalıştı- rıldığı, yatakhane-yemekhane-banyo olanaklarının olmadığı bir çalışma ortamı vardır. İş kazası meydana geldiğinde işverenin tazminat ödeme yükümlülüğüne ilişkin düzenlenme var olsa da tazminatların ödenmediği görülmektedir. Kömür ocak dışına küfe ve el arabası ile taşınmaktadır. Çalışma süreleri bazı nizamnamelerle sınırlansa da genel olarak 16-17 saatlik bir çalışma söz konusudur. Köylüler ocağa yürüyerek gidip gel- mektedir. Denetimle ilgili büyük bir eksiklik vardır. Ocaklarda doktor ve ilaç bulunmamaktadır. Bu dönemde ormanlar da yoğun şekilde talanı edilmektedir (Tuncer, 1998: 48-49). Dilaverpaşa Nizamnamesinde maden işçilerine gece dışarıda kalma- maları için koğuş yaptırılması, kazmacılara liyakatine ve işine göre ücret ödenmesi söz konusudur. Günlük fiili çalışma süresi 10 saat olup hafta tatili yoktur. Müslümanlar için iki bayramda, Hıristiyanlara Paskalyada izin verilmektedir. İşçiler ocaktan kaçarsa iki kat çalışma cezasına çarptı- rılmaktadır. Maden işletmecileri kendi ocakları için ayrılan işçiyi gönder- mez ve ona iş vermezse, yevmiyelerini ödemek zorundaydı ve işçi alacak- ları öncelikliydi (Koç, 2010:67). 1921 tarihli 151 sayılı Yasada kömür madenlerinde çalışan işçilerin ça- lışma koşulları ile sosyal güvenliklerine ilişkin bazı düzenlemeler yapmış- tır. Düzenleme yapılan konular; konut, çalışma süreleri (günde en fazla 8 saat), çalışma süresinden işçinin oluru ile fazla çalışma yapılması duru- munda iki kat zamlı ücret, ücretin üçlü (hükümet-işçi-işveren) temsil ile belirlenmesi, 18 yaşından küçüklerin maden ocaklarında çalıştırılmasının yasaklanması, zorunlu çalıştırmanın yasaklanması, işverenlerin iş kazala- 232 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği rına karşı önlemler alması, ihtiyat ve teavün sandıklarının kurulması gibi konulardır (Talas, 1992: 82-86). Bu sandıklara işveren tarafından işçi ücre- tinin %1’inden az olmayacak şekilde bir miktar yatırılması, hastalanan ve kazaya uğrayan işçilerin işveren tarafından tedavi ettirilmesi zorunluluğu getirilmiştir. Ayrıca iş kazası eğer işverenin kusuru ile oluşmuşsa işçinin ailesine işverence tazminat ödenmesi zorunlu tutulmuştur (Koç, 2010: 98). 3008 sayılı İş Yasası ile çalışma koşullarında kimi iyileştirmeler yapıl- maya çalışılmışsa da İkinci Dünya Savaşı genel olarak çalışma rejiminde, özellikle de madenlerdeki çalışma koşullarında kötüleşmeye neden ol- muştur. Bu dönemin çalışma rejimine etki eden en önemli yasa 4417 sayılı (RG 26.1.1940) Milli Koruma Kanunudur. Yasa savaş döneminin etkilerini yansıtmaktadır. Yasanın çalışma hayatı açısından önemi mükellefiyet uy- gulamaları getirmesindedir. Uygulama, savaş sonrası dönemde de söz konusu olmuş, ağırlıklı olarak köylülere ve az sayıdaki kentteki işçilere de çalışma mükellefiyeti getirilmiştir. Seferberlik dolayısıyla işgücü arzında ortaya çıkan azalmadan kaynaklanan işgücü açığını gidermeye yönelik çıkarılan ve 500 bin ücretli işçiyi etkileyen Yasa, koruyucu sosyal hüküm- lerin pek çoğunu da askıya alınmıştır. Yasa ile çalışma süreleri uzatılmış, yasal tatil olanakları sınırlanmış; kadın ve çocukların istihdamı konusun- daki yasal sınırlamalar bertaraf edilerek aynı koşullar onlar için de geçerli kılınmıştır. Ancak tüm bu önlemler madencilik sektöründe gerekli olan işgücünü sağlamaya yeterli olmadığından bu kesim için işgücü gereksi- nimi zorunlu çalışma “iş mükellefiyeti” ile sağlanmaya çalışılmıştır (Makal, 2007: 164-167). Uygulamayı yönetmek üzere Havza'da bir İş Mü- kellefiyeti Müdürlüğü kurularak çalışmaktan kaçan köylü işçileri yakala- mak için bir Tahkimat Komutanlığı oluşturulmuştur. İşçilerin çalışması için ocakta ve yaşadıkları alanda şiddet uygulanmıştır. Bu dönem pek çok işçi çalışmamak için kendini yaralama yolunu seçmiştir (Tuncer, 1998, 66). Yasa işyerini terk etme yasağı getirmiş, yasaya aykırı hareket edilmesinin yaptırımları 1944 yılında çıkarılan yasa ile daha da ağırlaştırılmıştır. Hü- kümet asgari çalışma saatlerini ve işyerlerinin açık kalacağı süreleri belir- leme yetkisini eline almıştır (Tokol, 2005: 43). Yasanın 9-10 ve 19. maddeleri maden mükellefiyeti açısından önemli- dir. 9. madde hükümetin sanayi ve maden kurumlarındaki üretimi ve diğer işyerlerindeki mesaiyi, gerekli işçi kadrosunu ve uzman elemanları- nı temin edebileceği ve bu nedenle vatandaşlara ücretli iş mükellefiyeti 16 (Mayıs 2015) 210-257 233 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay getirilebileceğini düzenlemektedir. 10. madde sanayi ve maden kurumla- rında ve diğer işyerlerinde çalışan işçiler, mühendisler ve çeşitli çalışanla- rın çalıştıkları kurumu veya işyerini kabul edilebilir bir mazeret olmaksı- zın ve haber vermeksizin terk edilemeyeceğini hükme bağlamaktadır. 19. madde ise gerekli durumlarda işlerin mahiyet ve ihtiyacın derecesine göre günlük iş saatlerinin her gün 3 saate kadar arttırabileceğini belirlemekte- dir. Yasanın çıkmasından sonra Ereğli Kömür Havzası'nda 27 Şubat 1940 tarihinde iş mükellefiyeti tesis edilmiş, 22 Şubat 1941'de de 16 yaşından büyük erkek çocukların maden işlerinde çalışmasına ilişkin karar alınmış- tır. Yasa henüz yeni olan İş Kanununun koruyucu hükümlerinin uygula- maya geçmesini engellemiş, uzun süre yürürlükte kalmış ve çalışma ko- şullarını ağırlaştırarak zorunlu çalışma yöntemini getirmiştir (Makal, 2007: 167-171) *. Günümüzdeki çalışma koşulları açısından inceleme yapabilmek için öncelikle hangi işyerlerinin maden işyeri sayılacağına bakmak gerekir. Maden Yasasının 1. ve 2. maddelerinde hangi işyerlerinin maden işyeri sayılacağı belirtilmiştir. Düzenlemeye göre; madenlerin aranması, hazır- lanması ve işletilmesi ile ilgili olarak arama ruhsatlı işletme hakkı talepli, işletme ruhsatlı veya işletme imtiyazlı maden işyerlerinde, yerüstünden yeraltına veya yeraltından sürülen düz ve eğik galeriler, kuyular, kömür ve cevher içerisinde sürülen her türlü yollar, üretim sahaları madendeki faaliyetin devamı ile ilgili her türlü yeraltı açıklıkları, yeraltında bulunan yardımcı tesisler, yeraltı işleri sayılmaktadır. Yeraltı işlerinde uygulanan münavebeli çalışma sistemi, işçilerin gruplar halinde bir ay çalışıp, bir ay dinlenmesi esasına dayanmaktadır (Tuncay ve Ekmekçi, 2013: 443). Madenlerdeki çalışma koşullarına ilişkin 4857 sayılı İş Kanunundaki en önemli düzenleme madde 66/a’da belirlenmiştir. Ancak Soma faciası son- rası 10/09/2014 tarih ve 6552 sayılı Torba Yasa ile İş Kanunun bazı madde- lerinde madenciler lehine bazı değişiklikler yapılmıştır. İş Kanunu’nun 66/a maddesindeki düzenlemede “Madenlerde, taşocaklarında yahut her ne şekilde olursa olsun yeraltında veya su altında çalışılacak işlerde işçile- rin kuyulara, delhizlere veya asıl çalışma yerlerine inmeleri veya girmeleri ve bu yerlerden çıkmaları için gereken süreler”in işçinin günlük çalışma süresinden sayılacağı görülmektedir. Yasadaki bu düzenlemeye rağmen * Mükellefiyet konusunda ayrıntılı bilgi için Bkz. Makal, 2007. 234 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği bu sürelerin işverenlerce iş süresine dâhil edilmediği Soma faciasında gö- rülmüştür. 6552 sayılı Torba Yasa ile İş Kanununun 41. maddesinde yapılan deği- şiklikle (md. 4) Yasanın 42. maddesindeki “Zorunlu nedenlerle fazla ça- lışma” ve 43. maddesindeki “Olağanüstü hallerde fazla çalışma” halleri dışında yer altında çalışan işçilere kendi istekleriyle ya da istekleri dışında fazla çalışma yaptırılamayacağı hükme bağlanmıştır. Yasanın 42 ve 43. maddelerine göre yaptırılacak fazla çalışmada ise “haftalık 36 saati aşan her bir saat fazla çalışma için verilecek ücret, normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde yüzden az olmamak üzere arttırılması suretiyle ödenir” hükmüdür. İş Kanunu’nun yeraltı işçileriyle ilgili deği- şiklik yapılan diğer bir maddesi ise yıllık ücretli izin süresini düzenleyen 53. maddesidir. Maddeye eklenen bir fıkra ile (md. 5) “Yer altı işlerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izin süreleri dörder gün arttırılarak” uygula- nacağı düzenlenmiştir. Bu durumda 53. maddedeki yasal yıllık izin sürele- rine yeraltı maden işçileri için ilave dört gün eklenecektir. İş Kanunu’nun çalışma süresini düzenleyen 63. maddesinin birinci fıkrasına eklenen cüm- le ile “yer altı maden işlerinde çalışan işçiler için yer altındaki çalışma sü- resi; haftada en çok 36 saat olup günlük 6 saatten fazla olamaz”. Böylece diğer işçiler için belirlenen haftalık 45 saatlik çalışma süresinden önemli ölçüde indirim yapılmıştır. Maden işçilerinin çalışma koşullarına ilişkin önemli bir değişiklik de Maden Yasasına eklenen (md. 9) ek madde 9 ile yapılmıştır. Düzenlemeye göre “Maden Yasasının 2. maddesinde sayılan 4. grup madenlerden “linyit” ve “taşkömürü” çıkarılan işyerlerinde, yer altında çalışan işçilere ödenecek ücret miktarı 4857 sayılı Kanunun 39. maddesi uyarınca belirlenen asgari ücretin iki katından az olamaz”. Tüm bu değişiklikler ve önceki düzenlemeler göz önüne alındığında maden işlerinin yeraltı işlerinde çalışan işçilerin başlıca çalışma koşulları aşağıdaki şekilde sıralanabilir; • Haftalık çalışma süreleri 36 saat olup günlük 6 saatten fazla çalıştırı- lamazlar. • Asıl çalışma yerlerine inme ya da girme süreleri ve bu yerlerden çıkmak için gereken süreler işçinin günlük çalışma süresinden sayılır. İşveren bu süreleri iş dışı süre olarak değerlendiremez. • Ücretler asgari ücretin en az iki katı kadardır. 16 (Mayıs 2015) 210-257 235 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay • Zorunlu nedenler ve olağanüstü haller dışında bu işçilere fazla ça- lışma yaptırılamaz. Eğer bu tip durumlarda fazla çalışma yaptırılacaksa ücret en az %100 arttırılarak zamlı ödenir. • Normal yıllık izin sürelerine 4 gün daha eklenir. 5. Maden İşçilerinin Sosyal Güvenlik Açısından Durumu Maden işletmelerindeki işler özellikle de yeraltı işleri yıpratıcı işlerden olduğundan bu işlerde çalışanlar için kolaylaştırılmış emeklilik koşulları uygulanmaktadır (Sözer, 2013: 344; Tuncay ve Ekmekçi, 2013: 439). Bakan- lıkça tespit edilen maden işlerinin yeraltı işlerinde sürekli ya da münave- beli olarak en az 20 yıldan beri çalışan sigortalılar için yaşlılık aylığı bağ- lanma yaşı 55 olarak belirlenmişse de (Şakar, 2011: 268), 10.09.2014 tarih ve 6552 sayılı Yasa ile aylık bağlanma yaşı 50'ye indirilmiş, ancak prim öde- me gün sayılarında herhangi bir değişiklik yapılmamıştır (Alper, 2014: 271). 5510 sayılı Yasa kapsamında ilk defa sigortalı olanlar için prim öde- me ile ilgili yeni bir düzenleme olmadığından 4/1-a (bağımlı çalışanlar) kapsamındaki sigortalıların da diğerleri gibi 7200 gün prim ödemesi gere- kirken; bu sigortalılar 4/1-c (kamu görevlileri) kapsamındaysalar 9000 gün prim ödemiş olmaları gerekmektedir. Bu kişilerin prim ödeme gün sayısı ve sigortalılık süresi hesaplanırken Yasanın 40. maddesinde düzenlenen fiili hizmet süresi zammı da ayrıca dikkate alınacaktır (Güzel vd., 2012: 567). 5510 sayılı Yasa ile yeraltı işlerinde çalışanlar için getirilen kolaylaştı- rıcı hükümler 5510 sayılı yasa öncesi dönemde sigortalı olanlar için farklı olasılıklara göre düzenlenmiştir (Sözer, 2013:344-345; Şakar, 2011: 268-269): • Süreli olarak yeraltı maden işlerinde çalışan işçi 20 yıl sigortalılık süresine sahip ve aynı zamanda 5000 gün MYÖS (Malullük Yaşlılık Ölüm Sigortası) primi ödemişse yaş şartı aranmadan emekli olabilir (5510 sayılı Yasa Geç. md. 9/V-a). • İşçi yeraltı münavebeli işlerde çalışmış ise, 25 yıl sigortalılık süresi ve 4000 gün prim ödeme koşulu ile yine yaş şartı aranmaksızın aylığa hak kazanabilir (5510 sayılı Yasa Geç. md. 9/V-b). • Çalışmalarının bir kısmını yeraltı maden işinde sürdürmüş sigortalı- lar yeraltı çalışmaları için 1800 gün prim ödemiş ve 50 yaşa ulaşmışlar- sa emekli olabilirler (5510 sayılı Yasa Geç. md. 9/V-c). 236 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği Maden işyerlerinde yeraltında geçen çalışmaların her 360 günü için prim ödeme gün sayısına 180 gün eklenir. Emeklilik yaş hadlerinde de bu işlerde en az 1800 gün çalışmış olmak şartıyla indirim yapılır. 360 günden eksik sürelere ait fiili hizmet süresi zammı 360 güne orantılanarak hesap- lanır. Ancak bundan yararlanabilmek için maden işlerinin yeraltı işlerinde çalışmış olmak ve risklere maruz kalmak şarttır. Fiili hizmet zammından yararlanabilmek için bu işlerde en az 1800 gün çalışmış olmak zorunludur. Ancak prim ödeme gün sayılarına eklenen fiili hizmet süresi zammı ile yaş hadlerinde süre sınırı uygulanmaz (Tuncay ve Ekmekçi, 2013: 444). 6. Madenlerde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Neoliberal politikalar, esnek birikime ve rekabet koşullarının artmasına, “yoğunlaştırıcı ve sıkılaştırıcı çalışma” ile yüksek devir hızlı çalışma tem- posunun hızlanmasına ve beraberinde de iş kazalarındaki artışa neden olmaktadır. Bu çalışma biçiminin büyüyerek devam etmesi Türkiye’nin ölümlü ve yaralanmalı iş kazaları açısından Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü sırada yer almasına neden olmuştur. Türkiye’de iş kazalarının en çok görüldüğü iki sektör inşaat ve kömür madenleridir. Madenlerdeki “patlamalar, yangınlar ve göçükler” bu alanda yaşanan kazalardaki ölüm riskini arttırmaktadır (Güler Müftüoğlu & Taniş, 2010: 190-192). 2014 yı- lında yaşanan Soma ve Ermenek faciaları bu risklerin gerçekleştiği anlar olarak ülke tarihine geçmiştir. Soma faciasından sonra 11/09/2014 tarih ve 29116 (M) sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 6552 sayılı Torba Yasa çıka- rılmış ancak yasanın maliyetleri arttırdığı gerekçesiyle önce Zonguldak'ta sonra da Soma'da yüzlerce işçi (üstelik de bazıları bir telefon mesajı ile) işsiz kalmıştır. Ancak söz konusu yasal değişikliğin işçi sağlığı ve iş gü- venliği açısından büyük bir değişim yaratmadığı 28 Ekim 2014’de Kara- man'ın Ermenek ilçesinde gerçekleşen kaza ile ortaya çıkmıştır. İş kazaları ile mücadele ve iş güvenliğini sağlamak amacıyla 20/06/2012 tarihinde 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu (RG 28339 sayı 30/06/2012 tarih) kabul edilmiş olsa da düzenleme, kazaların azalması konusunda etkili olmamıştır. Kanunun pek çok maddesinde işverenin işçiyi gözetme borcu düşünülerek işe alımdan çalıştırmaya; eğitimden sağlığa, tehlike anında önlemlerden risk değerlendirmesine kadar pek çok konuda yükümlülükler getirilmiştir. Kanunda hem kamu hem de özel 16 (Mayıs 2015) 210-257 237 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay kesim çalışanları düşünülerek düzenlemeler yapılmış; çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini korumak işverenin görevi olarak belirlenmiştir. Önleyici, iyileştirici ve koruyucu önlemlere özel önem verilmiş, her işyeri için risk değerlendirmesi yapılması istenmiştir. Tüm işyerlerine işyeri he- kimi ve iş güvenliği uzmanı görevlendirme zorunluluğu getirilmiş, gere- kirse bu konuda hizmet satın alınmasının önü açılmıştır. Eğitim ve bilgi- lendirmeye önem verilmiş, katılım mekanizmaları yaratılmaya çalışılmış- tır. Gerektiğinde devlet desteğinden de bahsedilmiş, idari para cezaları arttırılmıştır. Ayrıca Kanun’la toplumdaki güvenlik bilincinin arttırılması- na yönelik olarak radyo ve televizyon kurumlarına kamu spotu yapma zorunluluğu getirilmiştir (Kılkış; 2014: 71-72). Ancak konunun yasa ile düzenlenmesi iş kazaları ve meslek hastalıkla- rını azaltmamış hatta Türkiye tarihinin en ölümlü iş kazası bu yasadan sonra gerçekleşmiştir. Yasadaki temel bazı sorunlar aslında bu kazalarda da gözler önüne serilmiştir. Fişek’in (2014) de belirttiği gibi iş sağlığı ve güvenliğinde “insan önce gelir”, bu iş bir “takım oyunudur” ve “hak sa- hipleri haklarına sahip çıkmadan başarı elde edilemez”. Uygulamalarda bu üç ilke göz ardı edilmekte; insandan önce belge, çeşitli nedenlerle ye- tersiz kişilerin iş güvenliği elemanı olması ve iş güvenliğinin sadece bir teknik iş olarak görülerek teknik yönü ağır basan kişilerin bu yetki ile do- natılması, işyeri hekimlerinin önemsizleştirilerek denetimlerin ihmal edilmesi başlıca sorunlu alanları oluşturmaktadır. Kanun, sosyal hakları gözardı ederek alanla bağlarını da zayıflattığından başarı şansını da dü- şürmüştür (Fişek, 2014: 382-384). Yasanın diğer bir önemli sorunu işçi sağlığı ve iş güvenliği alanına da “hizmet alımı” yöntemini getirmesidir (Güneş, 2014: 10). Yasanın 6/1-a. maddesinde işverene çalışanları arasından iş güvenliği uzmanı çalıştırma yükümlülüğü getirilmiştir. Eğer çalışanlar arasında belirlenen niteliklere sahip personel yoksa işverene bu hizmetin hepsini ya da bir kısmını ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden alma olanağı tanınmıştır. Hatta işveren, belirlenen niteliklere ve gerekli belgeye sahipse, tehlike sınıfı ve çalışan sayısı dikkate alınarak bu hizmetin yerine getirilmesini kendisi de üstle- nebilir. Maddedeki düzenlemeye bakıldığında iş güvenliğinde denetim hizmetinin piyasaya açıldığı açıkça görülmektedir. Kanunun iş güvenliği denetim modeline yeni bir boyut kazandırdığı, iş sağlığı ve güvenliği pro- fesyonellerinin de önleyici denetim yapabilmelerine olanak tanıdığı; “böy- 238 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği lece sınırlı sayıdaki denetim elemanlarıyla yine sınırlı sayıda işyerine ula- şabilen kamu denetimi yanında, bir otokontrol mekanizması oluşturuldu- ğu” iddia edilse de (Orhan, 2014: 24), çok sorunlu bir alanda piyasaya bı- rakılan bir otokontrol sistemine bel bağlanmaktadır. Zira işveren ister iş güvenliği uzmanı çalıştırsın isterse de ortak sağlık ve güvenlik biriminden hizmeti almış olsun, bu birimlerle arasında bir ücret ilişkisi kurulacaktır. İşverenle iş güvenliği uzmanı arasında ücret ilişkisinin kurulması duru- munda iş güvenliği uzmanlarının özgür iradeleri ile denetim yapma ola- nağına önemli bir sınırlama getirilmiş olur. Bazı durumlarda işverenin kendisinin de bu hizmeti verebilecek olması ise ayrı bir tartışma konusu- dur. İşverenin kendi işyerinde denetim işlevini de üstlenmesi, yaptırımla- rın zayıflamasına da neden olacağı gibi denetim uygulamasının amacına da terstir. Madenlerin denetiminde ayrıca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) ile ETKB birlikte sorumludur. Ancak uygulamaya bakıldığında 1,5 milyondan fazla işyerinin denetimi için ÇSGB bünyesinde sadece 1034 yetkili iş müfettişi ve müfettiş yardımcısı görev yapmaktadır (Çelik, 2014a: 7). Bu durum iş müfettişlerinin her işyerine uğramasını olanaksızlaştır- makta, denetim süresinin kısalmasına ve tüm sahanın denetlenememesine neden olmaktadır. Denetimlerin haberli yapılması ise diğer bir sorundur. Zira denetimden haberi olan işverenler iş müfettişine gösterecekleri alanı iş güvenliğine uygun hale getirmekte bu da denetimin istenen fonksiyonu sağlamamasına neden olmaktadır. Madencilikte özellikle yer altı işlerinde en önemli iş riskleri aşağıdaki nedenlerle ortaya çıkmaktadır (Güneş, 2014: 10): • Özellikle üretim bacalarında ve klavuz arınlarında uygun ve yeter- siz tahkimat yapılması nedeniyle arın patlaması, göçük, tavan ve yan- lardan malzeme düşmesi. • Uygun ve yeterli havalandırma sisteminin bulunmaması nedeniyle metan gazının deşarj edilememesine bağlı metan yanması ve grizu pat- lamaları. • Nefeslik ve kaçamak yolu olarak ikinci bir çıkış bulunmamasına bağlı acil durumlarda işçilerin güvenlice tahliye edilememesi. • Tehlikeli gazlar için erken uyarı sisteminin ve gaz ölçüm cihazları- nın bulunmamasına bağlı gaz ölçümlerinin yapılamaması, ferdi maske- 16 (Mayıs 2015) 210-257 239 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay lerin olmamasına ya da kullanımını bilmemeye bağlı tehlikeli gazlar- dan etkilenme ve zamanında ocağı tahliye edememe. • İlkyardım ve tahlisiye istasyonlarının kurulmaması ya da istenilen nitelikte olmamasına bağlı kurtarma ve ilkyardım işlerinin zamanında yapılamaması. • Patlayıcı maddelerin ocaklarda kullanılabilecek özellikte olmaması, ehliyetsiz kişilerce ateşlenmesi ve güvenlik önlemlerine uyulmaması nedeniyle ortaya çıkan tehlikeler. • İşçilerin nakliyede kömür taşımada kullanılan vagonlara binmesi sonucu ortaya çıkan kazalar. Ayrıca Soma faciasında ortaya çıkmıştır ki mesleki eğitimde olması ge- reken işçilerin eğitimde gösterilmesine rağmen madende çalışmaları ne- deniyle de ölü sayısı artmıştır. Bu da bize iş güvenliği eğitimlerinin işçilere “kâğıt üzerinde verildi” olarak gösterildiğini, pek çok işçinin ağır ve tehli- keli işte çalışsa bile herhangi bir eğitim almadan işe başlatıldığının kanıtı- dır. Oysa 6331 sayılı Yasanın 17/7. maddesine göre eğitimin maliyetleri çalışanlara yansıtılamaz ve eğitimde geçirilen süre de çalışma süresinden sayılır. Dolayısıyla işçiler eğitimde olduğu süreye ilişkin ücretlerini tam olarak alırlar. Soma faciası göstermiştir ki işverenler işçileri eğitimde gös- terse de aslında fiili olarak onları çalıştırmakta ve böylece üretim yapılma- yan süreye ilişkin ücret borcundan kaçınmaktadırlar. SGK (2012) verilerine göre, 2012 yılı itibari ile gerçekleşen iş kazası ve meslek hastalıklarına bakıldığında “Kömür ve linyit çıkarılması” işlerinde toplam 67 iş kazası gerçekleşmiş bu kazalarda 8.828 erkek işçi iş kazasına maruz kalmış; 55 meslek hastalığı tespit edilmiş, bunlara da 231 erkek işçi maruz kalmıştır. İş kazası sonucunda 67 erkek işçi sürekli iş göremezliğe uğramış, 20 erkek işçi de yaşamını yitirmiştir. Meslek hastalıkları sonu- cunda 55 erkek işçi sürekli iş göremezliğe uğramıştır. Aynı dönemde er- kek işçiler için ayakta geçirilen geçici iş göremezlik süresi 136.803 gün, hastanede yatarak geçirilen süre ise 2452 gün olmuştur. Meslek hastalıkla- rı için bu süreler sırasıyla 66 gün ve 47 gün olarak gerçekleşmiştir (SGK, 2012). İstatistikler incelendiğinde ülkemizde en fazla iş kazasının gerçek- leştiği işler kömür ve linyit çıkarma işleri iken, işe bağlı ölüm olaylarının da en fazla gerçekleştiği işler arasındadır. 2014 yılı verileri istatistiklere yansıdığında bu oranın daha da artacağı şüphesizdir. 240 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği Madenlerdeki iş güvenliğine ilişkin son gelişme ise Soma faciasından sonra da sık sık gündeme gelen ILO’nun 176 sayılı Maden İşyerlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesinin TBMM tarafından kabul edilmesidir (Sendika.org, 2014). Kamu ya da özel, yer altı ve yer üstü ayrımı yapıl- maksızın tüm maden işyerleri 176 sayılı ILO sözleşmesi kapsamındadır ve sözleşme üretim öncesi ve sonrasındaki tüm süreçlerdeki kuralları içer- mektedir. Madenlerde güvenlik ve sağlığın denetlenmesi, müfettiş tara- fından teftişi, ölümcül veya ciddi kazaların teftişinin ve tutanağının, tehli- keli olayların ve maden felaketlerinin prosedürü, kaza ve hastalıklarla tehlikeli olaylarda istatistiklerin derlenmesi ve yayınlanması, madenlerde sağlık ve güvenliğin tehlikeye düşmesi durumunda faaliyetlerin durdu- rulması ya da kısıtlanması konusunda yetkili otoritenin görevlendirilmesi, sağlık ve güvenlik önlemleriyle ilgili konulara işçi temsilcilerinin katılma- sı, üretim-depolama-ulaşım ve patlayıcı kullanımının denetim altına alın- ması, kurtarma-ilk yardım ve uygun medikal malzemelerin madenlerde bulundurulması, yeraltı maden işçilerine yeterli solunum cihazı sağlan- ması, terk edilmiş maden çalışmalarında koruyucu önlemler alma, riskli maddelerin ve atıkların ortadan kaldırılması zorunluluğu getirilerek ma- den işçiliğinin doğasına uygun tedbir ve önlemler almada işveren yüküm- lü kılınmıştır. Sözleşmenin diğer bir önemli düzenlemesi ise sorumluluğu yine işverende olmak üzere madencilerin yer altına mahsur kalması du- rumunda tespitlerini sağlayacak bir sistem kurulması zorunluluğu geti- rilmiş olmasıdır. Sözleşmede yaşam odalarına dair bir düzenleme bulun- mamakla birlikte işverenin gereken her önlemi almasına ilişkin düzenleme eğer gerekliyse bu önlemin alınmasını da gerektirmektedir (Yorgun, 2014). 7. Madencilikte Özyönetim; Modası Geçmiş Bir Ütopya mı, Rasyonel Bir Strateji mi? Hâlihazırdaki uygulamalarda gerek işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlan- ması ve sosyal güvenliğe ilişkin süreçlerin işletilmesi, gerekse de üretimde verimliliğin arttırılması konularında temsil ve denetim mekanizmalarının işletilmeye çalışıldığı görülmektedir. Çalışmamızın bu kısmında temsil ve denetim mekanizmalarının tümüyle işçilerde olduğu çeşitli özyönetim deneyimlerini öncelikle çalışma koşulları açısından değerlendireceğiz. Verimliliğin arttırılmasında çalışanların fikirlerine danışılmasının ve çalı- 16 (Mayıs 2015) 210-257 241 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay şanların istekleri doğrultusunda düzenlemelere gidilmesinin sıradan iş- letmelerde olduğu kadar, maden işletmelerinde de kritik rol oynayacağı bilinmektedir (Bkz. Konuk v.d., 2006: 8). Ancak bu kısımda çeşitli sektör- lerde farklı düzeylerde işletilmeye çalışılan “yönetime katılma” deneyim- lerinden ziyade özyönetim deneyimleri üzerinde duracağız. İşçi özyönetimi deneyimleri endüstriyel demokrasinin en ileri aşaması olarak değerlendirilebilir (Talas, 1997: 525). Temsil mekanizmalarından ziyade her işçinin eşit oy hakkına sahip oldukları işyeri/işletme konseyleri üzerinden işleyen bu deneyimlerin temsili demokrasiden ziyade doğru- dan demokrasiye daha yakın olduğu savunulmaktadır. İşçi özyönetimi deneyimlerinin gerek SSCB’nin ilk birkaç yılı, Tito Yugoslavya’sı, Küba gibi tarihsel örnekleri itibariyle gerekse de son 20 yılda neoliberalizmin yarattığı ekonomik tahribat sonucunda genellikle taban hareketleri üze- rinde yükselmiş, Bolivya, Uruguay, Arjantin, Venezuela v.d. Latin Ameri- ka ülkelerinde üretilen ürün/hizmet farkı gözetilmeksizin pek çok sektör- de başvurulan bir yol olarak (mermer üretimi, otel hizmetleri, plastik üre- timi, tıp merkezi hizmetleri v.b.) gündeme gelebildiği görülmektedir (Bkz. Şahin ve Gökten, 2013). İşçi özyönetimi deneyimlerine kömür madenciliği perspektifinden ba- kıldığında gerek Türkiye’den gerekse de İngiltere ve Brezilya gibi ülkeler- den örneklerle karşılaşılmaktadır. Türkiye’deki örnekler tarihsel örnekler olmakla birlikte günümüzde söz konusu maden ocaklarının özyönetimle işletilmemesi sebebiyle başarısız olmuş deneyimler değildir; bunlar devle- tin kolluk kuvvetleriyle bastırılan ve yeniden eski sahiplerinin yönetimine geçirilen deneyimlerdir. 1969’da Alpagut, 1970’li yıllarda ise Yeni Çeltek maden işletmelerinde işçiler madenleri işgal ederek özyönetim sürecine geçmişlerdir. 1969’da çimento sanayine ve bölgeye linyit kömürü üreten Çorum Alpagut Linyit İşletmelerinde çalışan 786 işçi aylardır yaptıkları eylemlere ve greve yanıt alamayınca bir forum düzenlemiş ve sendika yönetiminin mesafeli tavrına rağmen 13 Haziran 1969’da işletmenin yönetimini ele geçirmişlerdir. Bu sürece gelinmesinde işçi ücretlerinin iki ayı aşkın süre- dir ödenmemesi, iş güvenliğinden sorumlu olan tek mühendisin çeşitli sebeplerle aylardır işletmeye gelmemesi, siyasal kadrolaşma ile işletmede bulunan ancak yüksek maaş aldığı halde ocağa gelmeyen yöneticilerin varlığı ve gerek özel işletmelere gerekse de devlet kurumlarına veresiye 242 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği kömür satışının gerçekleşmesidir. İşçilerin başlangıçtaki talepleri ücret alacaklarının verilmesi, torpil ve yolsuzluğun sona erdirilmesi, iş güvenli- ğinin sağlanması ve ocakların daha iyi yönetilmesi adına TKİ’ye devre- dilmesi gibi taleplerdir (Narin, 2014: 52). Alpagut özyönetim deneyiminin temel organları tüm işçilerin oluştur- duğu genel işçi kurulu ile bu kurulun seçtiği işçi konseyidir. Peşin satış stratejisini benimseyen işçi özyönetiminin işçi konseyi, üretim, satış v.d. faaliyetlere ilişkin haftalık raporlar vermiş, hatta bu raporları eski patron- ların aleyhte faaliyetlerine karşı yerel gazetelerle de paylaşmışlardır. Üre- timden elde edilen net gelirin (üretimin sürmesi için gerekli harcamalar çıkarıldıktan sonra elde kalan miktar) nasıl bölüşüleceğini tüm işçiler bir- likte tartışmış ve öncelikle alacakların ödenmesine karar verilmiştir. Alpagut Linyit işçi özyönetimi deneyiminin 27. gününde işçilerin Nisan ayı alacakları kapatıldığı gibi işçi ücretleri düzenli ödenmeye başlanmıştır. İşçilerin özgüvenlerini geliştiren işçi özyönetimi ile yönetilen madendeki üretim iki hafta içinde yaklaşık %50 artarken, civar köylerdeki insanların da özyönetime desteği artmıştır. Eski yönetimin üretilen kömürü devlet işletmelerinden özel işletmelere doğru torpil ve yandaşlıkla dağıtılması uygulamasına son verilmiş; işçi özyönetimi kömürün öncelikle köy okul- larına verilmesini sağlamış ve bu süreçte köy halkına danışılarak karar alınmıştır (Narin, 2014: 53-54). Bu durum işçi özyönetiminin salt ekonomik birim ve faaliyet alanı olmadığını, ekonomik alanın ötesine taşan ve sosyal etkileri olan bütünleşik bir süreç olduğunu göstermektedir. İşletme dışın- daki insanlarla ve kentle bütünleşme, gerek ülkemizdeki gerekse de dün- yanın çeşitli bölgelerindeki güncel ve tarihsel deneyimler açısından da ortaklaşılan bir duruma işaret etmesi açısından önemlidir. Yolsuzluğu, karaborsayı ve fahiş fiyatları kaldıran uygulamalara imza atan Alpagut Linyit işçi özyönetimi deneyimi 16 Temmuz 1969 günü Ankara’dan getiri- len Jandarma Birliği’nin ocakları ve güç santralini ele geçirip işçi özyöne- timini sona erdirmesine dek başarıyla sürmüştür (Narin, 2014: 54). Türkiye tarihinde işçi özyönetimi şeklinde yönetilen bir diğer kömür madeni ise Amasya-Suluova’daki Yeniçeltek Maden İşletmesi’dir. Yeniçeltek maden işletmesindeki üretim büyük ölçüde, şeker fabrikalarına enerji için gerekli kömürü üretmeye dayanmaktadır. Şeker üretimi hem şeker pancarı üretimine hem de kömür üretimine bağlı olduğundan ma- den işletmesi ve şeker fabrikası hem madencilerin hem de iki kurum ile 16 (Mayıs 2015) 210-257 243 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay çeşitli şekillerde ilişkili olan bölge halkının kaderini belirlemekteydi. Böl- gede yerleşik olan ve işçi ücretleriyle çalışma koşullarını saptayan sendi- kanın yöneticisinin aynı zamanda kömür nakliye filosunun da sahibi ol- ması, gerek maden işçileri ve yöre halkı gerekse de şeker pancarı üreticisi köylüler açısından olumsuz sonuçlar yaratmaktaydı. Tüccar ve aynı za- manda işçi simsarı olan sendika yöneticisi ile işletme yönetiminin işbirliği sonucunda oluşan ortamda işçiler mücadelecei karakteri öne çıkan genç bir sendika olan Yeraltı Maden İş’de örgütlenmeye başlamışlardır. 1980 yılında toplu iş sözleşmeleri uyuşmazlıkla sonuçlanınca işçilerin grev ka- rarına karşılık şirket, zarar ettiği gerekçesiyle ocakları kapattığını açıkla- mış ve buna karşılık 890 işçi 26 Nisan 1980’de işletmeyi işgal ederek işçi özyönetimi şeklinde üretim yapmaya devam etmişlerdir. İşçi konseyi ve konseye bağlı 20 işçiden oluşan komitelerin oluşturulduğu özyönetim deneyiminde şirketin iddia ettiğinin aksine haftada 2,5 milyon kar elde edildiği halka açıklanmıştır. Yeniçeltek Maden İşletmesi’ndeki işçi özyöne- timi deneyimi üretimden dağıtıma ve satışa doğru genişledikçe işletmenin sosyal çevresini de etkilemeye başlamıştır. Komiteler aracılığıyla köylerde karaborsa sorunu ortadan kaldırılır, köylülerin yakacak sorunu ise kömü- rün doğrudan doğruya işletmeden halka dağıtımı gerçekleştirilerek bitiri- lir. Özyönetim sürdükçe, maden komiteleri ile köy komiteleri, yaba işçile- rinin dernekleri, öğretmen örgütleri ve köy dernekleri ile ilişkiler hızla gelişir. İşe alımlarda uygulanan yöntem (ilanın madende işçilerin görebi- leceği bir panoya asılmasına ek olarak, özetle köy komitelerine ve bölge- deki derneklere haber verilmesi ve işe en çok ihtiyacı olan kişilerin sap- tanmasına dayalı bir süreç) şeffaf olduğu kadar salt işletmedeki işçilerin verdiği kararlara değil yöre halkının istekleri de dikkate alınarak verilmesi bağlamında demokratik bir süreçtir. Valilik ve Bakanlık yetkililerinin işçi servis araçlarına ve kömür kamyonlarına el koyması ve işletmenin telefon- larının kesilmesi özyönetim sürecini sekteye uğratır; işçiler bu koşullar altında üretime devam etmek tehlikeli olduğu için üretimi durdururlar ve işyerini terk etmeme kararı alırlar (Narin, 2014: 54-57) Yeniçeltek Maden İşletmesi’ndeki grev, 12 Eylül 1980 Darbesinin ardından Milli Güvenlik Konseyi’nin 14 Eylül 1980 tarihli bildirisiyle durdurulmuş ve işçi özyöne- timine son verilmiştir (TSA, 1998: 499). Dünyada daha yakın tarihli örneklere de rastlanmaktadır. Temel mese- le iflas eden ya da patronu tarafından kapatılan bir işyerinin işçilerince 244 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği “işgal edilerek” yeniden üretime geçirilmesi sonucunda işsizlik problemi- nin çözümü için alternatif bir strateji (işçi sınıfının genellikle denediği son yol) ortaya koyulmasıyla sınırlı değildir. Özelleştirme stratejisi ile taban tabana zıt bir strateji olan işçi özyönetimi; işçi sigorta primlerinin ödenme- si, işletmenin bulunduğu kentin ekonomik ve sosyal açıdan varlığını sür- dürebilmesi ve hatta benzer kapatmalara karşı işgal ve özyönetim dene- yimlerini harekete geçiremeyen kentlere kıyasla suç oranlarının düşük seyretmesi gibi kapsamlı sonuçları olan (Tower Colliery örneğinde olduğu gibi) bir stratejidir. Thatcherizm ile birlikte İngiltere’de kamu işletmeciliğinin gözden düşmesi, madencilik sektörünü de yakından etkilemiştir. Ekonominin özelleştirmelerle yeniden yapılanması; karlı görülmeyen kömür işletmele- rinin kapatılması, sektördeki kamu kuruluşlarının tasfiyesi ve kömür sek- törüne devlet yardımlarının kesilmesi anlamına gelmiştir. Söz konusu strateji Türkiye’de de 1990’lardan itibaren hız kazanmaya başlamıştır (Kalaycıoğlu & Çelik, 2013: 4). Eski sahipleri tarafından işletilmesi ekono- mik bulunmayan Galler’deki Tower Colliery madeninin işçi özyönetimiy- le kooperatif şeklinde işletilmeye başlanmasıyla birlikte 13 yıl boyunca yılda ortalama 500.000 ton (420.000 ton ile 670.000 ton aralığında: Smith v.d., 2011: 292) kömür çıkarılmış; hem üretim hem de satışlar artmış ve yılda yaklaşık 4 milyon pound kazanç elde edilmiştir (Smith v.d., 2011: 288). Madenden çıkarılan kömürün %45’i Aberthaw elektrik santraline, %15’i Corus çelik üretim şirketine satılırken, geri kalan %40’lık kısım bü- yük bir pazarlama başarısı örneği olarak iç ve dış piyasaya (Fransa, İrlan- da, İtalya gibi) satılmıştır. Bunlara ek olarak Tower Colliery madenini işle- ten işçiler, “Tower Enerji Hizmetleri” kooperatifini kurarak “Lionheart Isıtma Hizmetleri” adında bir mühendislik şirketiyle ortak girişimde bu- lunmuşlardır (Smith v.d., 2011: 293-294). Madendeki işçilerin tamamı sendikalıdır ve işçilerin çoğu “Ulusal Ma- den İşçileri Sendikası”na (NUM) üyedir. İşçilerin özyönetim sürecindey- ken de sendika üyeliklerinden vazgeçmemeleri hem pratik hem de sembo- lik olarak sosyal dayanışmanın temelini oluşturmuştur (Smith v.d., 2012: 62). Madenin işçi özyönetimiyle idaresi yalnızca madende çalışan işçi sayı- sını 230’dan 400’e arttırmakla kalmamış, kazançların bir kısmı ile kentteki yerel girişimler de desteklenmiştir (Smith v.d., 2011: 297). Aynı dönemde İngiltere’nin diğer madenlerindeki üretim ve istihdam ise hızla düşmüştür 16 (Mayıs 2015) 210-257 245 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay (1995’de 35 milyon tondan 2007’de 6,6 milyon tona, Bkz. Smith v.d., 2011: 292). işyeri demokrasisinin bir parçası olarak Kooperatifin varlığını sür- dürmesi ve bürokratikleşmenin getirebileceği sıkıntıları aşmak için işye- rinde gerek üretim ve bölüşüm gibi kooperatif içi süreçlere gerekse de toplumsal hedeflere ilişkin aktif tartışmaların sürdürüldüğü Tower Colliery deneyiminde karlar, muhafazakar hükümetin özelleştirmeyle hedeflediğinin aksine özel çıkara değil, kolektif çıkara hizmet etmektedir. Tower Colliery deneyiminin varlığını sürdürmesi hem işçiler hem de kent açısından yaşamsal öneme sahiptir, zira bölgede ard arda kapanan ma- denlerin ardından istihdam olanakları önemli ölçüde ortadan kalkmış ve kentteki suç oranları da yükselmiştir (Smith v.d., 2011: 293). Bölgesindeki oldukça az sayıdaki ekonomik ve sosyal başarı örneğinden biri olan Tower Colliery, sıradan bir özel şirketin yapmasının garip karşılanacağı, rugby kulübü, motorsiklet yarışları, ağır hasta çocukların bakıldığı bakımevleri, operalar gibi yerel projelere de sponsor olarak destek olmuştur (Smith v.d., 2011: 295-296). Ortalama ücretlerin İngiltere’deki en yüksek ücret düzeyi olduğu Tower Colliery deneyiminde hastalık durumunda işçilere yapılan ödeme- ler de, özel şirketlerdeki ödemelerle (yasaların belirlediği ödeme alt sınırı) kıyaslandığında oldukça cömerttir. İşçiler hastalandıklarında maaşlarında herhangi bir kesinti ile karşılaşmamakta ve 6 ay boyunca maaş almaya devam edebilmektedirler (Smith v.d., 2011: 293). İşçilerin özyönetime yöneldikleri bir diğer maden de Brezilya’daki CBCA, “Brezilya Araranguá Kömür İşletmesi”dir. 1917’de Criciúma Santa Catarina şehrine kömür sağlamak için kurulan işletme, Brezilya’da işçi yönetimine geçen ilk işletmelerdendir. Ancak özyönetime geçme sürecinin başlangıcı (işçilerin özyönetime yönelme nedenleri) Türkiye’deki Alpagut ve Yeniçeltek deneyimleriyle benzerlik gösterirken, süreç ilerledikçe işçiler bürokratikleşmeyi önleyememişlerdir. 1987 yılında işçilerin ücretleri bir- kaç ay üst üste ödenmemiş; işçiler haklarını elde edebilmek için aktif mü- cadele başlatmış, bunun üzerine de şirket (CBCA) madeni kapatmıştır. İşçiler işlerini korumak için örgütlenmişler; madenin yeniden üretime açılarak kamulaştırılmasını ve madenin yönetiminin iflas sürecinde Criciúma Maden İşçileri Sendikasına devredilmesini talep etmişlerdir. İşçiler madenin eski patronlarıyla bugünkü adıyla Cooperminas’ı oluş- 246 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği turmak için anlaşmaya varılan 1997 yılına kadar 10 yıl süreyle üretime özyönetim ile devam etmişlerdir (Faria & Novaes, 2011: 407). İşçiler hem özyönetim sürecini başlatabilmek hem de çalışma koşulla- rını iyileştirmek ve piyasaya kömür satışı konularında stratejiler geliştir- mek zorunda kalmışlardır. Özyönetim sürecinin başlangıcında işçiler ma- deni kendi kontrolleri altında tutmak ve işletmenin üretim araçlarını ha- cizden kurtarmak için mücadele etmişlerdir. Örneğin Brezilya ulusal bası- nına da yansıyan bir eylemlerinde işçiler kendi üstlerine dinamit bağlaya- rak ekipmanın maden dışına çıkarılmasını engellemişlerdir. Madenin işçi özyönetimiyle işletilmeye başlanmasıyla birlikte çalışma koşullarında bü- yük gelişmeler yaşanmıştır. Madenin 1992’deki durumuyla 2005’deki du- rumu karşılaştırıldığında, havalandırma, aydınlatma ve iş güvenliği açı- sından önemli gelişmeler kaydedilmiş ve madenin içindeki kirliliği azalt- mak için yeni ekipmanlar satın alınmıştır. Kömürün piyasada satılması konusunda, bölgedeki diğer kömür madenlerinin de izlediği garantili satış stratejisi izlenerek çıkarılan kömürün belli bir bölümü termoelektrik sant- rallerine satılmıştır. Bu strateji işçi özyönetimi şeklinde işletilen madene uzun dönemli projeksiyon yapma olanağı tanımıştır (Faria & Novaes, 2011: 407). Özyönetim sürecinin başlangıcında tüm işçilerin katılımıyla çalışma sürecinin örgütlenmesinin yanı sıra, tüm politik ve stratejik kararlardan sorumlu olacak olan bir maden komisyonu oluşturulmuştur. 1200 işçinin tamamının katıldığı genel kurulun kooperatif başkanıyla ikame edildiği CBCA deneyiminde, bazı özel durumlarda maden komisyonundaki kimi üyelerin üyelikleri iptal edilmiştir. Ancak zamanla kolektif karar alma süreçlerinin çoğu kurumsallaşmış ve seçilen üyeler üzerinden yürütülen ast-üst ilişkisi benzeri bir ilişkiye dönüşmüştür. İşçilerin maden işletmesi yönetimine (kooperatif yönetimine) katılım sürecinin bürokratikleşmesi olarak değerlendirilebilecek olan bu durum bir tür kooperatif korporatizmine yol açmış; işçileri pasifleştirmiş (bölgedeki diğer işçi öz- yönetimi hareketlerine verilen destekte azalma) ve işçi özyönetimi şeklin- de yönetilmeye başlanan maden işletmesinin izolasyonunu da beraberin- de getirmiştir. Özyönetim ile işletilen madenin bölgedeki diğer maden işletmelerine göre avantajı olan satış garantisine sahip olmasının, özyöne- tim sürecini iyileştirmesi beklenirken bu gerçekleşmemiştir. Hatta bunun aksine, süreç 25 yıl bu şekilde devam ederken, 15. yılın sonunda pek çoğu 16 (Mayıs 2015) 210-257 247 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay madenin özyönetime geçmesinde aktif rol alan madenciler erken emekli edilmiş ve “yeni” ve “eski” işçiler arasında fark oluşmuştur. Özyönetim sürecini güçlendirecek sistematik bir sürecin yokluğunun yanı sıra made- nin özyönetime geçme sürecindeki mücadele tarihine gereken önemin verilmemesi, işçilerde aktif katılmaları gereken demokratik süreçlere karşı ilgisizlikle sonuçlanmış ve zamanla işyerindeki genel kurula katılım azal- mış ve kurul, işçiler tarafından “bir tür bürokratik ritüel” olarak görülme- ye başlanmıştır. İşyerindeki karar alma süreçlerinin taban demokrasisine dayanması amacıyla oluşturulan maden komisyonları da zamanla işlet- medeki “teknisyenlerin” ve “yöneticilerin” aldıkları kararları onaylama merciine dönüşmüştür. Dönüşen komisyonların amaçları iç çekişmelerle, yetki devri konusundaki problemleri çözmek ile sınırlanmıştır (Faria & Novaes, 2011: 400-417). Brezilya Araranguá Kömür İşletmesi’nin işçi öz- yönetiminin başlangıçtaki ideallerinden uzaklaşarak bürokratikleşme sü- recine girmesinin ortaya çıkardığı durum işçiler için sonuçları açısından olumsuz olmakla birlikte özyönetim sürecinde gerek ücretlerin zamanında ödenmesi gerekse de işçi sağlığı ve güvenliği açısından kayda değer iler- lemelerin sağlanmış olması, muadil bir kapitalist maden işletmesine kıyas- la işçi özyönetiminin üstünlüğünü ortaya koymaktadır. Sonuç Enerji bugün Dünyada ve Türkiye'de en önemli sorun alanlarından birisi- ni oluşturmaktadır ve ülkeler enerji sorununu aşabilmek için çeşitli strate- jiler üretmektedir. Ülkelerin enerji kaynağı tercihleri yalnızca ekonomiyi etkilememekte aynı zamanda hem insan hem de doğa açısından önemli sonuçlara yol açmaktadır. Pek çok gelişmiş ülke artık enerji üretiminde fosil yakıtların payını azaltmaya yönelirken, Japonya depreminden sonra nükleer enerji konusunda da bir geri çekilme söz konusudur. Bu tip enerji kaynaklarının doğaya, insana etkisi ve özellikle olası bir kazada karşılaşı- labilecek sonuçlarının ağır olması da tercihlerin değişmesinde etkili ol- maktadır. “Yenilenebilir” enerjiye yönelim, başta gelişmiş ülkelerde olmak üzere enerji politikalarının giderek önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Ülkemizde ise enerji politikaları ve tercihleri ne yazık ki uzun yıllardır bunun tersine bir seyir izlemiş, son yıllarda ise bu seyir hız kazanmıştır. Bir yandan özellikle termik santrallerde kullanılması ve bir sosyal politika 248 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği aracı olarak vatandaşlara bedava kömür dağıtabilmek adına fosil yakıtlara verilen önem artarken, diğer yandan hâlihazırda Türkiye’nin iki bölgesin- de nükleer santral kurma çalışmaları devam etmektedir. Enerji politikala- rındaki bu tercih üretimin arttırılmasını gerekli kılmaktadır. Neoliberal paradigmanın şekillendirdiği üretim süreci, çalışma rejimini etkilerken maden işçileri de kendi payına düşeni almaktadır. Bu yıllardan sonra daha önceki dönemlerde devletleştirilen madenlerin artan bir şekilde özel dev- redildiği üstelik de üretilen kömüre satın alım garantisi verildiği görül- mektedir. Ağır ve tehlikeli iş kapsamında olan madenlerdeki üretimin özel sektö- re bırakılması ve bunun da özellikle alım garantisi verilerek yapılması, ocaklarda üretimin arttırılması yönünde sürekli bir baskı yaratmaktadır. İşverenler karlarını arttırabilmek için iş sağlığı ve güvenliği için gerekli önlemleri yeterince almamakta ve bu durum çalışma koşullarının her ge- çen gün biraz daha kötüleşmesine sebep olmaktadır. Devletin çeşitli so- runlu sözleşmelerle (rödovans, hizmet alımı) üretimi özel sektör işletmele- rine devrettiği bu alanda, Soma faciasında da görüldüğü üzere genellikle tarım sektöründe kullanılan “dayıbaşılık” gibi taşeron çalıştırma yöntem- leri dahi kullanılabilmektedir. Madenlerin özelleştirilmesi ve taşeronlara terk edilmesi başlıca sorundur. Zira özel sektörün birinci önceliği işçi gü- venliği değil, karlılıktır. Karlılığın arttırılması ise üretimin artışının, başta ücret ile iş sağlığı ve güvenliğine ilişkin maliyetlerin düşürülmesi ile des- teklenmesiyle mümkündür. Maliyetleri düşürmek için işçi sayısı azaltıl- makta; bilgi birikimi, çalışma kültürü ve deneyime dayalı bir işgücüne sahip olması gereken madencilik sektörü birçok örnekte “asgari ücretli”, dönemsel, geçici bir işe dönüşmektedir. Süreçte sendikaların güç kaybet- mesi ya da işverenle yakınlık kurmaları da söz konusu kötü gidişata ivme kazandırmaktadır. Hem maden işletmelerini taşeronun alması hem de bu taşeronun işçi bulma konusunda diğer taşeronları devreye sokması üretim güvenliğini tehlikeye sokmakta ve işçi sağlığı açısından büyük risk yaratmaktadır. Olayın çok önemli iki boyutu vardır. İlk boyut, maden bölgelerinde daimi olarak çalışacak işçilere olan ihtiyaçtır. Geçmişten günümüze işçi sorunu- nu çözmek için bazı yöntemler kullanılmıştır. Bu ihtiyacın savaş ya da otoriter yönetim dönemlerinde genellikle “mükellefiyet”, diğer bir deyişle zorunlu çalıştırma ile çözüldüğü görülmektedir. Günümüzde ise başka bir 16 (Mayıs 2015) 210-257 249 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay tür mükellefiyet yaşanmaktadır. İzlenen makro ekonomi politikalar sonu- cunda bu bölgelerde tarım yoluyla geçimini sağlayan köylülerin bu ola- nakları ellerinden alınmakta (tütün, zeytin v.b. örneklerde olduğu gibi), tarım yoluyla geçinemeyen köylüler işçileşmekte ve maden ocaklarının neferleri haline gelmektedir. Öte yandan madenlerde çalışmak zordur ve madenlerde iyi eğitim almış işçilerin kendi rızalarıyla çalışmaları gerekir. Oysa ülkemizde de görüldüğü ve her maden kazasından sonra ifade edil- diği gibi asıl meslekleri madencilik olmayan çiftçiler, köylüler madenlerde çalışmaya mecbur kalmaktadırlar. Artık sadece geçim için değil kredilerle borçlandırıldıkları için de böyle bir mecburiyetin öznesi olmaktadırlar. İkinci boyut ise özellikle kamunun maden işletmeciliğinde kendini geriye çekerek özel sektörün faaliyet alanının genişlemesinin ve taşeronlaşmanın iş güvenliğinde ciddi sorunlar yaratmasıdır. Pek çok ocakta demode tek- niklerle, beden gücüne dayalı kömür çıkarma işi yapılmakta ve yine işçile- re kişisel koruyucular ya verilmemekte ya da kullanılmayacak durumdaki malzemeler verilmektedir. Bu ise olası bir iş kazasında ölüm ve yaralanma sayısını arttırmaktadır. İşçilerin eğitim almadan madenlere girmemesi gerekirken ve bunun maliyetinin işçiye yansıtılamayacağı Yasa ile düzen- lenmişken, işçiler eğitimde gösterilmekte fakat bu esnada madenlerde çalıştırılmaktadırlar. Ülkemizde madenlerde yaşanan iş kazaları her geçen gün artmakta, ölümlü kazalar dünya ortalamalarının oldukça üzerinde seyretmekte ve Soma faciası Türkiye tarihinin en ölümlü “iş kazası” olarak tarihe geçmek- tedir. Ne yazık ki yetkili kişiler madenciliğin “fıtratında” kazanın olduğu- nu söylemekte ve gelişmiş ülkelerin 19. yüzyıl rakamları ile bu durumu kanıtlamaya çalışmaktadır. Literatürde “iş kazası”, “ağır ve tehlikeli iş” kavramları mevcut olmakla birlikte bu işlerin ağır ve tehlikeli olması özel- likle bu alanlarda üretimde daha sıkı kuralların uygulanmasını, teknoloji- den yararlanılmasını, koruyucu malzemelerin kullanılabilir olmasını ve her şeyden önemlisi çok iyi denetim yapılmasını gerekli kılmaktadır. Bu konularda düzenleme yapılmaması, yapılan düzenlemelere uyulmaması, uygun denetim yapılmaması ise iş kazası oranını ve bu kazalardaki ölüm ve yaralanma sayılarını arttırmaktadır. Dolayısıyla bir yerde iş kazası var- sa bu işin fıtratında olduğundan değil gerekli önlemlerin alınmamasından kaynaklanmaktadır. 250 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği Türkiye her ne kadar 2012 yılında 6331 sayılı iş güvenliğine ilişkin ya- sayı kabul etmiş olsa da ülke tarihinin en ölümlü iş kazasının yasa çıktık- tan sonra gerçekleşmesi, sorunun başka yerde olduğunu göstermektedir. Sorun bir zihniyet sorunudur. Özellikle tehlikeli işlerin özel sektöre terk edilmesi bu sorunun en önemli kısmını oluşturmaktadır. Bu alanların ka- mulaştırılmasının acilen düşünülmesi gerekmektedir. Diğer bir önemli sorun ise hâkim zihniyetin Yasaya da yansımış olmasıdır. Yasa, her alanda olduğu gibi denetim alanına da “hizmet alımı” yöntemini sokmuştur. Denetim en sorunlu alanlardandır ve bir konuda kurumsallaşma sağlaya- bilmek için “kurum, kural, denetim ve yaptırım” dörtlüsünün mutlaka işler olması gerekir. Oysa Yasadaki denetim mekanizmasına bakıldığında denetimin piyasaya açıldığı görülmektedir. Denetim işlevini yerine getire- cek olan iş güvenliği uzmanı ya işverenin ücretini bizzat ödediği işçisidir ya da dışarıdan yine ücretini vererek getirttiği kişidir. İş hukukunda da bilindiği gibi ücret, işçi ile işveren arasındaki bağımlılık ilişkisinin en önemli unsurudur. Arada bir ücret ilişkisinin olması denetimin etkisiz- leşmesine neden olmaktadır. Bunun da ötesinde Yasa, işverenin kendisi de bu niteliklere sahipse iş güvenliği işini yürütebileceğini düzenlemektedir. Bu durumda işverenin kendi kendini denetlemesi beklenmektedir. Dene- tim konusundaki diğer önemli bir sorun ÇSGB’na bağlı iş müfettişlerinin sayısının az olması ve bu nedenle denetimlerin olması gerektiği gibi yapı- lamamsıdır. Bu denetimlerin ne kadar etkili olduğuna ilişkin şüphe Soma faciası sonrasında Çalışma Bakanının açıklamasında da ortaya çıkmakta- dır. Bakan kazanın meydana geldiği madene müfettişler tarafından son bir yılda tam 16 kez denetim gerçekleştirildiğini açıklamıştır. 16 kez deneti- min yapıldığı maden ocağından 301 işçinin cansız bedeninin çıkarılması herkesin düşünmesi gereken bir konudur. Kömür madenciliğinde mevcut strateji izlenmeye devam edilecekse, derhal denetim konusunda etkili düzenlemeler yapılmalı ve yaptırımlarla desteklenen bir sisteme geçilme- lidir. Öte yandan hâlihazırdaki durum madenlerin özel sektör tarafından iş- letilmesinin işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından sorun teşkil ettiğini gös- termektedir. Bu durumda sorunun esaslı çözümü için ya kamulaştırma ya da işçi özyönetimi seçeneklerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. İşsizli- ğin yaygınlaşması, tarımın çözülmesinin yarattığı etkiler ve taşeron ilişki- lerinin yaygınlaşması birlikte düşünüldüğünde işgücünün giderek meta- 16 (Mayıs 2015) 210-257 251 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay laştığı görülmektedir. Mevzuatta bir değişikliğe gidilerek iş kazaları ile karşılaşan maden işletmelerine ceza uygulamasından ziyade işçilerin ya da işçilerle birlikte sendikanın özyönetime gitme (kooperatifleşme) hakkı- nın tanınması sağlanırsa bu durum işletme sahiplerinin gerekli önlemleri almalarında daha dikkatli olmalarını beraberinde getirecektir; zira aksi halde işletme, kamu denetiminde işçi kontrolüne geçebilecektir. Şüphesiz halihazırdaki mülkiyet ilişkileri açısından bakıldığında (kooperatiflere ilişkin mevzuata rağmen) bu seçenek ütopik gözükebilir. Zira kömür ma- denlerinde görülen işçi özyönetimi süreçleri de genellikle işçilerin fiili maden işgali ile başlamaktadır ve zamanla meşruiyet kazanmaktadır. Do- layısıyla bu seçenek hukuki olarak açılmazsa ilerleyen yıllarda işçiler, ya- şama ve çalışma haklarının ihlalinden hareketle geçmişte ülkemizde, gü- nümüzde de birçok ülkede yaptıkları gibi fiili işyeri işgali yoluyla işçi öz- yönetime geçme sürecini izleyebilirler. Bir çok sektörde görülebilen özyönetim deneyimleri üretim hacminin arttırılması, işçi ücretlerinin ödenmeye ve işçi sigorta primlerinin yatırıl- maya devam etmesi, işçi sayısının arttırılması, mekanizasyon yardımıyla çalışma sürelerinin kısaltılması, işletmenin sosyal çevresi ile bütünleşmesi v.b. uygulamalarıyla özel işletmecilik anlayışından farklılaşmaktadır. Farklı deneyimlerin ortaklaştıkları husus, çalışma koşullarındaki iyileş- medir. Bu süreçte sendikaların rolü de farklılaşabilmektedir. Örneğin Gal- ler’deki Tower madeninde tüm kararlar birlikte alınmasına ve her işçinin bir oy hakkı olmasına rağmen, sendika işçilerin “patronlaşmasını önle- mek” gibi bir strateji izlemektedir. Tabii ki sendikaların özyönetim süreci- ne katıldıkları bu durum, sendikaların hem ülkedeki hem de sektördeki sicilleriyle yakından ilişkilidir. Zira aynı strateji Türkiye’deki sendikal bürokrasi, oluşturulan işçi konseylerince aşılamazsa çok farklı sonuçlara yol açabilecektir. İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması, istihdam güvencesi ve işçi ge- lirlerinin güvence altında olması hem işçiler hem de yaşadıkları kent açı- sından kritiktir. Dolayısıyla sektörde ölümlü “iş kazalarının” sayısının artması sonucunda kamulaştırma taleplerinin yükseldiğini görmekteyiz. Daha derin bir endüstriyel demokrasi anlayışı için mücadele etmek ve salt kamulaştırma yerine “işçi denetiminde kamulaştırma” ve “işçi özyöneti- mini” tartışmaya açmak gerekmektedir. 252 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği İflas eden ya da ölümlü kazaya yol açan işletmelerde “işçi denetimi” kurulmasına ilişkin taleplerde bulunulması kısa dönemde üzerinde ortaklaşılabilecek bir politika olarak gözükmektedir. Bu konuda kamuoyu oluşturulması için başta sendikalar olmak üzere çaba sarf edilmesi gerek- mektedir. Ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte, Kardemir örneğinde yaşanan süreçten özyönetim, bürokrasi ve sendikanın tutumu açısından dersler çıkarılması elzemdir. KAYNAKÇA Aksoğan, P. v.d. (2014). “Soma Kömür Faciası Bilgilendirme Dokümanı”. GreenPeace. http://www.greenpeace.org/turkey/Global/turkey/report/2014/05/Greenpeace%2 0Som a%20Bilgilendirme.pdf [Erişim Tarihi 15/12/2014]. Aktaş, M. (2014). “Türkiye’de Kömür Madenciliği ve Enerjideki Rolü”. TKİ Bildiri Metni. http://www.tki.gov.tr/Dosyalar/Dosya/YAZILI%20B%C4%B0LD%C4%B0R%C4%B0 %20METN%C4%B0.pdf [Erişim Tarihi 1/12/2014]. Alper, Y. (2014). Türk Sosyal Güvenlik Sistemi Sosyal Sigortalar Hukuku, Bursa: Dora Basım Yayın Dağıtım. Buğra, A. ( 2013). Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika. İstanbul: İletişim Yayınları. Çelik, A. (2014a). “Organize Bir Katliam Soma”, Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, 49-50, ss. 4-9 Çelik, A. (2014b). http://t24.com.tr/yazarlar/aziz-celik/yok-oyle-literatur-turkiye- madenci- olumunde-lider,9279 [Erişim Tarihi 1/12/2014]. Çelik, A. (2010). “Muhafazakar Sosyal Politika Yönelimi: Hak Yerine Yardım, Yükümlülük Yerine Hayırseverlik”. İ.U. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi. No: 42. ss. 63-81. Enerji Enstitüsü. (2014). “Soma Holding, TKİ’nin 130-140 dolar mal ettiği kömü- rün maliyetini 23 dolara düşürmüştü”. http://enerjienstitusu.com/2014/ 05/14/soma- holding-tkinin-130-140-dolar-mal-ettigi-komuru-23-dolara- dusurmustu [Erişim Tarihi 1/11/2014]. ETKB. (2009). Enerji Piyasası ve Arz Güvenliği Strateji Belgesi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı. http://www.enerji.gov.tr [Erişim Tarihi 1/11/2014]. ETKB. (2013). Büyüyen Ekonomi, Sürdürülebilir Enerji. Enerji ve Tabii Kaynak- lar Bakanlığı 2013 Faaliyet Raporu. http://www.enerji.gov.tr [Erişim Tarihi 1/12/2014]. 16 (Mayıs 2015) 210-257 253 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay Faria, M. S. & Novaes, H. T. (2011) “Brazilian Recovered Factories: The Constraints of Workers’ Control”, Ours to Master and to Own içinde, Chicago: Haymarket Books, ss. 400-417. Fişek, G. (2014). “İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası Sonrası Dönemin Değerlendiril- mesi”, 15. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Kongresi, Ankara, ss. 381-387. Fişek, G. (2009). “‘Sivil (!) İtaatkarlar (ya da AKP’nin Sosyal Politikasının Çıkmaz- ları)”. Alpaslan Işıklı’ya Armağan içinde. Ankara: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yay. ss. 257- 276. Genç, F. (2014). “Tarım Bitti, Tek Yol Maden”. http://www.milliyet.com.tr/tarim- bitti-tek- yol-maden/ekonomi/detay/1883731/default.htm [Erişim Tarihi 1/11/2014]. GMİS. (2011). Genel Maden İşçileri Sendikası Türkiye Taşkömürü Kurumu Ra- poru. Zonguldak. Güler Müftüoğlu, B. & Taniş, B. (2010). “21. Yüzyılda Zonguldak Maden İşletme- lerinde Çalışma Hayatı: Bir Kesit-Tek Gerçek”, Çalışma ve Toplum, Sayı 25, ss.185- 216. Güneş, T. (2014). “Madencilikte Taşeron ve Güvencesiz Üretim: İşçi Sağlığı ve Güvenliği Uygulamaları”, Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, 49-50, ss. 10-13. Güzel, A. v.d. (2012). Sosyal Güvenlik Hukuku, İstanbul: Beta Basım Yayım. Hablemitoğlu, Ş. (2009). “Medyatik Hayırseverlik ve Muhafazakar Popülizm Kıskacında “Sosyal Haklar”. I. Sosyal Haklar Uluslararası Sempozyumuna Su- nulmuş Bildiri. http://www.sosyalhaklar.net/2009/bildiri/hablemitoglu.pdf [Erişim Tarihi 1/11/2014]. Kalaycıoğlu, S. & Çelik, S. (2013). “Tunçbilek Kömür İşletmelerinde Özelleştir- menin Madencilik, İşçilik ve Tunçbilek Üzerine Etkileri”. İşgüç, Ekim, Cilt: 16, Sayı: 01 ss. 01-19, DOI: 10.4026/1303-2860.2014.0243.x Konuk, A. v.d. (2006). “Kömür Madeni İşletmelerinde Verimlilik Artışı için Alınacak Kararlarda İşçilerin Tercihleri”. Madencilik, Cilt 45, Sayı 3, ss. 3-8. Kartalkanat, A. (1991). “Cumhuriyet Döneminde Madenciliğimizin Gelişimi ve Tür- kiye Madencilik Politikası”, Jeoloji Mühendisliği, 38, ss. 51-67 Kılkış, İ. (2014). İş Sağlığı ve Güvenliği, Bursa: Dora Basım Yayım Dağıtım. Koç, Y. (2010). Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi Osmanlı'dan 2010’a, Ankara: Epos Yayın- ları. Koray, M. (2005). Sosyal Politika. Ankara: İmge Yayınları. Makal, A. (2007). Ameleden İşçiye Erken Cumhuriyet Dönemi Emek Tarihi Çalışma- ları, İstanbul: İletişim Yayınları Narin, Ö. (2014). “Türkiye İşçi Sınıfı Tarihinde İşçi Özyönetim Deneyimleri ve Kriz Dönemlerinde Özyönetimin Olanakları”. Disk-Ar. Sayı: 3. ss. 48-61. 254 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği OKP. (2013). Onuncu Kalkınma Planı. http://www.kalkinma.gov.tr/Lists/Yaynlar/ Attachments/518/Onuncu%20Kalk%C4%B1nma%20Plan%C4%B1.pdf [Erişim Tarihi 1 Haziran 2014]. Orhan, S. (2014). “İş Sağlığı ve Güvenliğinde Denetim Modeli”, Sosyal Güvenlik Dünyası, Yıl 17, Sayı 89, ss. 21-27. Petrol-İş. (2014). “Ya Ölüm Ya İşsizlik”. http://www.petrol-is.org.tr/haber/ya- olum-ya- issizlik-8243 [Erişim Tarihi 15 Aralık 2014]. Quatert, D. (2009). Osmanlı İmparatorluğu'nda Madenciler ve Devlet Zonguldak Kömür Havzası 1822-1920, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Sabah, E. v.d. (2002). “1970-2000 Yılları Arası Türkiye’nin Birincil Enerji Tüketiminde Kömürün Yeri”. Madencilik, Cilt 41, Sayı 2, ss. 31-42. SGK. (2012). SGK İstatistik Yıllıkları, http://www.sgk.gov.tr/wps/portal/tr/ kurumsal/istatistikler/sgk_istatistik_yilliklari, [Erişim Tarihi 20/12/2014]. Smith, R. v.d. (2012). “Going Underground: Tower Colliery” Maurizio Atzeni (der.) Alternative Work Organizations içinde. Palgrave Publishing. ss. 49-75 Smith, R. v.d. (2011). “A Narrative of Power: Tower Colliery as an Example of Worker Control Through Cooperative Work Organization”, Working USA The Journal of Labor and Society, Vol. 14, ss. 285-303. Sözer, A. N. (2013). Türk Sosyal Sigortalar Hukuku, İstanbul: Beta Basım Yayım. Sendika.org (2014). “ILO’nun 167 ve 176 sayılı sözleşmeleri mecliste onaylandı” http://www.sendika.org/2014/12/ilonun-167-ve-176-sayili-sozlesmeleri-mecliste- onaylandi/ [Erişim Tarihi 8/12/2014]. Şahin, Ç. E. & Gökten, K. (2013). “Latin Amerikan Özyönetim Pratiklerinden İn- san Odaklı Bir Esnekleşme Beklenebilir mi?”. Çalışma ve Toplum. Sayı: 37, 2013/2, ss. 119-145. Şakar, M. (2011). Sosyal Sigortalar Uygulaması, İstanbul: Beta Basım Yayım. Tamzok, N. (2008). “Osmanlı İmparatorluğu'nun Son Döneminden Çok Partili Döneme Madencilik Politikaları, 1861-1948”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 63:4, ss. 179- 204. Talas, C. (1997). Toplumsal Ekonomi-Çalışma Ekonomisi. Ankara: İmge Yayınla- rı. Talas, C. (1992). Türkiye'nin Açıklamalı Sosyal Politika Tarihi, İstanbul: Bilgi Ya- yınevi. Tokol, A. (2005). Türk Endüstri İlişkileri Sistemi, Ankara: Nobel Yayın Dağıtım. Topaloğlu, M. (2001). “Rödovans Sözleşmesi: Hukuksal Durum, Sorunlar ve Çö- züm Önerileri”, Türkiye 17. Uluslararası Madencilik Kongresi ve Sergisi, TUMAKS, 395- 416. 16 (Mayıs 2015) 210-257 255 Çağatay Edgücan Şahin& Sebiha Kablay Torun, M. (2014). “Soma Katliamı”. ESM Dergi (Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası) Haziran Sayısı, ss. 3-6. TKİ. (2014). Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu Kömür Sektör Raporu (Linyit) 2013. Ankara. TKİ. (2013). Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu Kömür Sektör Raporu (Linyit) 2012. Ankara. TKİ. (2012). Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu Kömür Sektör Raporu (Linyit). 2011. Ankara. TKİ. (2011). Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu Linyit Sektör Raporu 2010. An- kara. TSA (1998). Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi Cilt 3. “Yeniçeltek Maden İşlet- mesi Grevi ve Eylemi, 1980” maddesi. ss. 498-499. TTK. (2014). Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü. Taşkömürü Sektör Raporu. TTK. (2013a). Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü. Taşkömürü Sek- tör Raporu. TTK. (2013b). Tarihçe, http://www.taskomuru.gov.tr/, [Erişim Tarihi: 20/12/2014]. TTK. (2012). Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü. Taşkömürü Sektör Raporu. Tuncay, C. & Ekmekçi, Ö. (2013). Sosyal Güvenlik Hukuku Dersleri, İstanbul: Be- ta Basım Yayım. Tuncer, K. (1998). Tarihten Günümüze Zonguldak'ta İşçi Sınıfının Durumu “Kumpanyalar Dönemine Geri Dönüş”, İstanbul: Göçebe Yayınları. TZOB. (2014). “Felakette Ölen İşçilerin Çoğu Tarımdan Ayrılan Çiftçilerimiz”, Türkiye Ziraat Odaları Birliği. http://www.tzob.org.tr/ [Erişim Tarihi 1/9/2014]. WWF-Türkiye. (2014). Türkiye’nin Yenilenebilir Gücü Raporu. İstanbul: Bloomberg New Energy Finance. Yorgun, S. (2014). “ILO'nun 176 Sayılı Sözleşmesi Onaylanmalı- dır”,http://www.haber7.com/ yazarlar/doc-dr-sayim-yorgun/1161826-ilonun-176- sayili-sozlesmesi-onaylanmalidir, [Erişim Tarihi 20/12/2014]. 256 16 (Mayıs 2015) 210-257 Türkiye Kömür Madenciliğinde Çalışma Rejiminin Evrimi ve Özyönetim Seçeneği Yrd. Doç. Dr. Çağatay Edgücan Şahin: 1981 İstanbul doğumludur. 2003’te Uludağ Üniversi- tesi İ.İ.B.F. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl kabul edildiği Marmara Üniversitesi S.B.E. Çalışma Ekonomisi Yüksek Lisans programını 2005’te “Tüketim Toplumu ve Türkiye’de Tüketim Toplumunun Yaratılma Süreci” başlıklı teziyle, 2005 yılında aynı bölümde başladığı doktora programını ise 2009’da “Üretim Süre- cinde Yaşanan Değişimlerin Endüstri İlişkileri Üzerine Yansımaları” başlıklı tezi ile tamam- ladı. Halen Ordu Üniversitesi Ünye İ.İ.B.F. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölü- mü’nde öğretim üyesi olan Şahin’in "Beşeri Sermaye ve İnsan Kaynakları: Eleştirel Bir Yak- laşım" adlı bir kitabı bulunmaktadır. İlgi alanlarını, emek çalışmaları, iktisadi düşünce, tüke- tim toplumu, ekonomik antropoloji, jazz ve metal müzik oluşturmakta ve çeşitli amatör gruplarda baterist olarak yer almaktadır. Yrd. Doç. Dr. Sebiha Kablay: Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümünde, Yüksek Lisans eğitimini yine Gazi Üniversitesi S.B.E. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri ABD'nda yapmıştır. Doktora eğitimini ise Ankara Üniversitesi S.B.E. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri ABD’nda yapmıştır. Halen Ordu Üniversitesi Ünye İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkile- ri Bölümü'nde öğretim üyesidir. Assiye Aka ve Murat Cem Demir ile birlikte hazırladığı Neoliberal Politikalar ve Sağlık Çalışanları başlıklı bir kitabı, çeşitli kitap ve dergilerde ya- yımlanmış makaleleri bulunmaktadır. Sağlıktan tarıma, eğitimden kamu çalışma rejimine ve çocuk işçiliğine ilişkin konularda çalışmalar yürütmektedir. 16 (Mayıs 2015) 210-257 257
US